Capital'e abone olun.
BÜYÜME NE OLACAK?

Büyüme Ne Olacak?

Ekonomideki en önemli göstergelerden ikisi büyüme ve enflasyondur. Finansal piyasalarda mayıs ve haziran aylarında yaşanan dalgalanmanın bu göstergelerden enflasyon üzerindeki etkisi anında görüldü...

Son Güncelleme: 01.08.2006

Ekonomideki en önemli göstergelerden ikisi büyüme ve enflasyondur. Finansal piyasalarda mayıs ve haziran aylarında yaşanan dalgalanmanın bu göstergelerden enflasyon üzerindeki etkisi anında görüldü. Artık 2006 yılının yüzde 5’lik enflasyon hedefinin tutmayacağı kesin. Enflasyon belki de hedefin iki katını bile bulacak.

Söz konusu dalgalanmanın büyümeyi ne ölçüde etkileyeceği ise henüz tam olarak ortaya çıkmış değil. Enflasyondaki ve faizlerdeki yükselişin iç talebi ve yatırımları kısacağına muhakkak gözüyle bakıldığından, yılın ikinci yarısında ekonomide bir yavaşlama bekleniyor. Ancak, yılın ilk yarısının yüksek bir büyüme oranıyla kapanması nedeniyle, yüzde 5’lik yıl sonu büyüme hedefi hala tutturulabilir gibi görünüyor.

Esasında şu anda elimizde sadece yılın ilk çeyreğine ilişkin milli gelir verileri var. Yan sayfadaki tabloda da gördüğünüz gibi bu veriler ilk çeyrekte ekonominin yüzde 6.4 oranında büyüdüğünü gösteriyor. İkinci çeyreğe ilişkin milli gelir verileri eylül ayında yayınlanacak. Ancak eldeki bazı veriler ve gözlemlerimiz bu dönemde de ekonomideki hızlı büyümenin sürdüğüne işaret ediyor. Yılın ilk yarısının hızlı büyümeyle kapandığını işte buna dayanarak söylüyoruz.

İkinci çeyrekte büyüme
İkinci çeyrekte büyümenin ne kadar olabileceğini anlamak için ekonomik konjonktüre ilişkin temel göstergelere baktığımızda şu bulgulara ulaşıyoruz:

* Hızlı büyümenin ikinci çeyrekte de devam ettiğine dair en önemli sinyaller üretim cephesinden geliyor. Yan sayfadaki tabloda gördüğünüz gibi, sanayi üretimi nisan ve mayıs aylarında oldukça yüksek gerçekleşti. İmalat sanayi kapasite kullanım oranının geçen yılki düzeyinin üzerinde gerçekleşmesi, sanayi üretiminin haziran ayında da yüksek olacağının sinyalini veriyor. Yılın ilk çeyreğinde yüzde 3.4 olarak gerçekleşen sanayi üretimindeki artış oranı ikinci çeyrekte yüzde 7’nin üzerinde olacak gibi görünüyor. Ekonomide sanayinin payı yüzde 30’a yakın olduğu için, sanayi üretimindeki bu artış büyümeye büyük ölçüde yansıyacak.

* İç talebe ilişkin göstergeler ise ticaret sektöründe işlerin finansal dalgalanmayla birlikte bir miktar bozulduğunu gösteriyor. Fakat bu göstergeler iç talebin büsbütün durduğuna da işaret etmiyor. Otomobil satışlarında ilk çeyrektekinin yarısı düzeyinde olsa da artış var. Eldeki nisan ve mayıs ayı verilerine göre beyaz eşya satışlarında da durum aynı. Bu göstergeler, ilk çeyreğe göre biraz yavaşlasa da, ticaret sektöründeki büyümenin ikinci çeyrekte de süreceği izlenimini veriyor.

İhracat atakta
* Dış talebe ilişkin göstergelerden ihracatın büyümeye katkısı ikinci çeyrekte artacak gibi görünüyor. Çünkü, ihracat ilk çeyrekte yüzde 7.1 artmışken, ikinci çeyreğin ilk iki ayında yüzde 9.1 artmış durumda. Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) öncü gösterge niteliğindeki ihracat verilerine bakarsak, haziran ayı ile birlikte ikinci çeyrekteki ihracat artışının daha da yükseleceğini de görüyoruz. Çünkü, TİM’in verilerine göre haziran ayındaki ihracat artışı yüzde 28.4’ü buluyor. Ancak dış talebe ilişkin bir başka gösterge olan turizm gelirlerinde durum ikinci çeyrekte de pek parlak değil.

* Yatırım eğilimine ilişkin göstergeler ise ikinci çeyrekte yatırımların büyümeye katkısının azalabileceğine işaret ediyor. Mayıs ayında yatırım malı ithalatındaki artış yavaşlarken teşvikli yatırımlardaki artışın da hız kaybetmeye başladığı gözleniyor.

Tüm bu verilerden hareketle ikinci çeyrekte büyüme oranının ilk çeyrektekine yakın gerçekleşebileceğini söyleyebiliriz. İkinci çeyrekte finansal piyasalardaki dalgalanma ile birlikte iç talebin daralmaya başlaması büyümeyi azaltıcı rol oynayacak. Fakat dış talepteki artış ve sanayinin iç talepteki daralmaya hemen tepki vermemesi, bu azalmayı telafi edecek.

Büyüme aritmetiği
Yılın ilk yarısının yüzde 6’nın üzerinde bir büyüme ile kapanması halinde, yüzde 5’lik yıl sonu hedefinin tutması için ikinci yarıyılda yüzde 4’lük bir büyümenin gerçekleşmesi yetecek. Yani büyüme aritmetiği, ekonomi ikinci yarıyılda derin bir durgunluğa sürüklenmez ise, 2006 yılı büyüme hedefinin tutturulmasına imkan verecek.

Ekonominin yılın ikinci yarısında derin bir durgunluğa sürüklenmesi ihtimalini ise şimdilik düşük görüyoruz. İç talepte bir yavaşlama bekliyoruz ama işletmelerin yeniden ihracata yüklenerek iç talepteki düşüşü dış talep ile bir ölçüde telafi edeceklerini düşünüyoruz. Böylece üretimin iç talepteki düşüş ölçüsünde gerilemeyeceğini tahmin ediyoruz.

Tabii bu tahminimizin gerçekleşmesi için, şimdilik durulmuş gibi görünen finansal piyasaların yeniden karışmaması gerekiyor. Şu anda ekonomi son dalgalanma ile birlikte kurlarda ve faizlerde yaşanan yükselişi hazmetmeye çalışıyor ve bunu da başarabilecek gibi görünüyor. Ancak, kurlarda ve faizlerde yeni bir yükseliş yaşanırsa ekonominin hazım kapasitesi aşılabilir.

Uzun süreli büyüme rekoru
2006 yılı büyüme hedefinin kurtarılması, Türkiye ekonomisinin uzun süreli hızlı büyüme rekorunu kırması açısından önem taşıyor. Türkiye ekonomisi son dört yılda hep yüzde 5’in üzerinde bir büyüme oranı tutturdu ve 1950-53 dönemine ait uzun süreli hızlı büyüme rekorunu egale etti. Eğer 2006 yılı da yüzde 5 veya daha yüksek bir büyüme oranıyla kapanırsa beş yıl üst üste hızlı büyüme gerçekleşmiş olacak ve bu rekor kırılacak.

Hızlı büyüme rekorunun kırılması sadece istatistiksel açıdan anlam taşımıyor. Ekonominin hızlı büyümeye devam etmesi, Türkiye’nin sosyal problemlerinin ağırlaşmaması için şart.

Türkiye genç bir nüfusa sahip olduğu için her yıl işgücü piyasasına 500 bin dolayında yeni giriş oluyor. Yapılan araştırmalar sadece işgücü piyasasına yeni girenlere istihdam olanağı yaratmak için bile her yıl yüzde 6’lık büyümenin şart olduğunu gösteriyor. Buna bir de tarımdaki hızlı çözülme nedeniyle açığa çıkan işgücünü eklersek, işsizlik sorununun daha da ağırlaşmaması için ekonominin her yıl yüzde 6’nın da üzerinde bir hızla büyümesinin gerekli olduğu sonucuna varabiliriz.

Ekonominin sadece bir yıl tökezlemesi bile halen 2.5 milyon dolayında olan işsiz sayısını 3 milyonun üzerine çıkaracak. Son iki yıldır yüzde 10.3 olarak gerçekleşen işsizlik oranı da 2-3 puan yukarıya taşınacak.

Vitesi yükseltmek için
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üyeliğinin yakın gelecekte gerçekleşebilmesi için de ekonominin hızlı büyümeye devam etmesi gerekiyor. Türkiye’nin AB üyeliğinin önündeki en büyük engellerden birini refah düzeyinin AB ortalamasının çok altında olması oluşturuyor. AB’nin zengin ülkelerinde yaşayanlar Türkiye’nin üyeliği ile birlikte ülkelerinin göçmen istilasına uğrayacağını düşünüyor. Bu kaygıların azaltılması için halen yüzde 27 dolayında olan refah düzeyimizin AB ortalamasına oranını 10 yıl içinde en azından 10 puan yükseltmemiz gerekiyor. Bu da ancak hızlı büyümenin devamı halinde mümkün olacak.

Hükümet, geçen ay başında TBMM’den geçirip yürürlüğe soktuğu Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda 2007-2013 dönemindeki yıllık ortalama büyüme hedefini yüzde 7 olarak belirleyerek, ekonomide vitesi yükseltmeyi arzu ettiğini açıkça gösterdi. Son yıllarda yıllık programlardaki büyüme hedefi standart olarak hep yüzde 5’ti.

Ancak ekonomide vitesi yükseltmek sadece hedef belirlemekle olmuyor. Bu hedefin kağıt üzerinde kalmaması için önümüzdeki dönemde hükümetin ekonomi yönetiminde daha dikkatli olması, siyasi gerginliklerden de kaçınması gerekiyor. Aksi takdirde ne yurtiçi yatırımlar ne de yabancı sermaye girişi Dokuzuncu Plan’da öngörüldüğü ölçüde gerçekleşmez. Yatırımların beklenenin altında kalması ise ekonominin performansının vasatın altına düşmesine yol açabilir.
      
İlk Çeyrek Büyümesi Beklenenin Üstünde

2006 yılının ilk çeyrek döneminde ekonomideki büyüme tahminlerden yüksek çıktı. Beklentiler yüzde 5.5 dolayında bir büyüme iken gerçekleşme yüzde 6.4 oldu.

Doğrusu biz sanayi üretiminin düşük olması nedeniyle ilk çeyrekteki büyüme oranının yüzde 5’e bile ulaşmasını beklemiyorduk. Ancak hem milli gelir istatistiklerinde görülen sanayi büyümesinin sanayi üretim endeksinin gösterdiğinden (yüzde 3.4) yüksek olması hem de ticaret sektöründeki büyümenin aynen sürmesi bizi yanılttı.

İlk çeyrekte ticaret sektörü yüzde 7.4 büyüdü. Büyümeye en büyük katkıyı da 1.8 puan ile bu sektör yaptı. Yüzde 4.5 büyümenin gerçekleştiği sanayi sektörünün büyümeye katkısı 1.5 puan oldu. En yüksek büyüme yüzde 25.9 ile inşaat sektöründe gerçekleşti. Ancak bu sektörün ekonomideki payı düşük olduğu için, büyümeye katkısı ticaret ve sanayi sektörlerinin altında kaldı ve 1.1 puan olarak gerçekleşti.

Büyümeye harcama cephesinden baktığımızda ise en büyük katkının yatırımlardaki artıştan geldiğini görüyoruz. 2004 ve 2005 yıllarında büyümeyi şahlandıran yatırım harcamalarındaki artışın bu yılın ilk çeyreğinde de aynen sürdüğü görülüyor. İlk çeyrekte yatırım harcamalarında gerçekleşen artış yüzde 30.5’i buluyor. 

İlk çeyrekte iç talepteki canlılığın da sürdüğü gözleniyor. Özel tüketim harcamalarındaki artış yüzde 8.4’ü buluyor. Özellikle dayanıklı tüketim malı harcamaları ile yarı dayanıklı ve dayanıksız tüketim malı harcamalarındaki artışların yüksek olduğu dikkati çekiyor.

Bu arada kamunun da tüketim harcamalarını artırmaya başladığı görülüyor. Ancak kamunun tüketim harcamalarının milli gelir içindeki payı çok yüksek değil. Bu nedenle büyümeye kayda değer bir katkısı da yok.

Dış talebin büyümeye katkısının ise iyice azaldığı görülüyor. Mal ve hizmet ihracatındaki artış yüzde 3.5’te kalıyor.

Enflasyonda Hedefe Dönüş Epey Zaman Alacak

Geçen ay Konjonktür bölümünün başlığını “Çift Haneli Enflasyon” olarak koymuş ve iki yıllık bir aradan sonra yeniden çift haneli enflasyona dönmek üzere olduğumuzu haber vermiştik. Haziran ayı sonunda enflasyon gerçekten de beklendiği gibi yeniden çift haneli düzeye yükseldi. Fakat neyse ki haziran ayı enflasyonu korkulduğu kadar yüksek çıkmadı. Bu da 2006 yılı sonuna kadar enflasyonun yeniden tek haneye dönebileceği umudunu doğurdu. Ancak artık yüzde 5’lik hedefe yaklaşmak bile söz konusu değil.

Yüzde 1.4 dolayında beklenen haziran ayı enflasyonu yüzde 0.34 olarak gerçekleşti. Enflasyonun beklenenden düşük çıkmasında gıda fiyatlarındaki düşüşün önemli etkisi oldu. Altın fiyatlarındaki yükselişin durması enflasyonun beklenenden düşük çıkmasına etki eden bir başka faktör. Kurlardaki artışın tüketici fiyatlarından çok üretici fiyatlarına yansıtılması da enflasyonun beklenenden düşük çıkmasına etkide bulundu. Ancak bu, tüketici enflasyonunun beklenenden düşük çıkmasına yol açarken, yüzde 2.6 dolayında beklenen üretici enflasyonunun yüzde 4’ü bulmasına yol açtı. Eğer talep koşulları elverirse, üretici fiyatlarındaki yükseliş önümüzdeki aylarda tüketici fiyatlarına yansıyabilir.

Haziran ayı enflasyonu beklenenden düşük çıktı ama geçen yılın aynı ayındaki düzeyini (yüzde 0.1) aştı. Bu da mayıs ayı sonunda yüzde 9.9 düzeyinde olan yıllık enflasyonu haziran ayı sonunda yüzde 10.1’e taşıdı.

Enflasyon Mektubu
Merkez Bankası, yıl başında enflasyon hedeflemesi sistemine geçerken üçer aylık dönemler için “hedefle uyumlu patika” adı altında hedefler belirlemişti. Bu hedeflerin etrafına da 1’er puanlık iç, 2’şer puanlık da dış belirsizlik aralığı eklemişti. İç belirsizlik aralığının aşılması halinde konunun IMF ile müzakere edilmesi, dış belirsizlik aralığının aşılması halinde ise ek olarak hükümete de bir mektup ile durumun iletilmesi ve alınması gereken önlemlerle ilgili bilgi verilmesi benimsenmişti.

Enflasyon mart sonunda iç belirsizlik aralığının kılpayı altında kalınca Merkez Bankası bu hesap verme mekanizmasını işletmekten kurtulmuştu. Fakat Merkez Bankası’nın beklentisinin aksine enflasyon nisan ayından itibaren düşmek yerine yükselişe geçince, haziran ayı sonunda üst belirsizlik aralığı aşıldı. Böylece Merkez Bankası’nın hükümete bir Enflasyon Mektubu yazması zorunlu oldu.

Söz konusu mektup 14 Temmuz tarihinde kamuoyuna açıklandı. Ancak enflasyonun yükselişe geçmesinin nedenleri arasında iç siyasi gelişmelere hiç yer verilmemesi ve hükümetten de herhangi bir önlem talep edilmemesi nedeniyle Enflasyon Mektubu ekonomik kamuoyunu pek tatmin etmedi.

Fakat söz konusu mektupta yine de yararlı bilgiler var. Bu mektupla Merkez Bankası enflasyonun geleceğine ilişkin öngörülerini yeniledi. Enflasyonun yeniden hedefe yakınsamasının daha önce öngördüğünden daha uzun bir sürede gerçekleşeceğini kabul etti.

Merkez Bankası’nın son öngörülerine göre yıllık enflasyondaki yükseliş temmuz ayında da sürecek. Ağustos ayından itibaren ise bir miktar gerileyecek. 2006 yılı, yüzde 70 olasılıkla, yüzde 9.1 ile yüzde 10.5 arasındaki bir enflasyonla kapanacak. Enflasyonun yeniden hedefe yakınsaması 1.5 ile 2 yıl arasındaki bir zamana yayılacak. Enflasyondaki düşüş 2007 yılının ikinci yarısında hızlanacak. 2007 yılı sonunda enflasyon, yüzde 70 olasılıkla, yüzde 3.5 ile yüzde 7 arasında gerçekleşecek. Bu öngörü 2007 yılında da enflasyonun hedefin (yüzde 4) üzerinde gerçekleşmesi olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor.

Mektupta bu tahminlerin politika faizlerinin sabit kalacağı varsayımıyla oluşturulduğu da belirtiliyor ve yüzde 4’lük hedefe ulaşmak için faizleri bir miktar daha artırmanın gerekli olabileceği vurgulanıyor. Merkez Bankası’nın bu mektubun yayınlanmasından sonra düzenlenen ilk Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısından sonra faizleri 0.25 puan daha yükseltmesi ise 2007 hedefine ulaşmak için çabalarını sürdüreceğini düşündürüyor.

Bütçenin Dengesi Yerinde

Son iki ayda finansal piyasalarda yaşanan dalgalanma pek çok kişiyi hop oturup hop kaldırdı ama şunu kabul etmek lazım ki, ekonomiyi, benzer gelişmelerin yaşandığı 2001’deki kadar da etkilemedi. Çünkü Türkiye ekonomisi bugün beş yıl öncesine göre oldukça sağlam. Bu sağlamlığın temelinde ise hükümetin bütçede dengeyi sağlamış olması yatıyor.

Finansal piyasalarda dalgalanmanın yaşandığı mayıs ve haziran aylarında bütçenin fazla vermesi de bu açıdan hükümetin piyasaya verdiği bir mesaj gibi oldu. Bu iki ayda verilen fazla sayesinde bütçe yılın ilk yarısını pozitif bakiye ile kapattı.

Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, yılın ilk yarısında bütçeden yapılan harcamaların tutarı 81.6 milyar YTL. Aynı dönemde toplanan gelir ise 84 milyar YTL düzeyinde. Böylece ilk altı ay 2.4 milyar YTL’lik fazla ile kapanmış bulunuyor.

Bütçe verilerinin ayrıntılarına baktığımızda bu gelişmede son yıllarda olduğu gibi yine faiz ödemelerindeki düşüşün etkili olduğunu görüyoruz. Faiz dışı harcamalardaki artış gelirlerdeki artışın üzerindeyken, faiz ödemelerindeki düşüş toplam harcamalardaki artışı sınırlıyor.

Yalnız finansal piyasalardaki son dalgalanmadan sonra faiz oranlarında yaşanan yükseliş nedeniyle artık faiz ödemelerinin bütçeye verdiği bu desteğin sonuna geldik gibi. Çünkü yeni borçların daha yüksek faizle alınması bir süre sonra faiz ödemelerini yeniden yükseltmeye başlayacak.

Ancak yılın ilk yarısının oldukça iyi geçmesi nedeniyle yine de 2006 yılı bütçe hedeflerinin rahatlıkla tutturulabileceğini düşünüyoruz. Çünkü yıl sonu bütçe açığı hedefindeki marj oldukça geniş. Geçen yıl sonbaharda belirlenen hedeflere göre, 2006 yılı bütçesinin 14 milyar YTL açık vermesi bekleniyor.

Cari Açıkta Finansman Kalitesi Yükseldi

Finansal piyasalarda mayıs ayında başlayan dalgalanmanın endişe yaratmasının temel nedeni, Türkiye’nin büyük bir cari işlemler açığının bulunması ve bu açığı finanse eden yabancı sermayenin bu tür dalgalanmalarda hemen çıkışa geçme eğiliminde olmasıydı. Mayıs ayı ödemeler dengesi verileri, finansal dalgalanmayla birlikte cari açığı finanse eden yabancı sermayenin bir bölümünün gerçekten de hemen gittiğini gösterdi. Ancak yabancı sermayenin “sıcak para” olarak adlandırılan bu bölümü giderken, cari açığın finansmanında en kaliteli yabancı sermaye türü olarak gösterilen doğrudan yabancı yatırımlar devreye girdi.

Türkiye’nin yılın ilk beş ayında verdiği cari açık tutarı 16.6 milyar dolar. Bu tutar geçen yılın aynı döneminde verilen cari açığın neredeyse yüzde 50 üzerinde. Cari açıktaki bu artış büyük ölçüde dış ticaret açığındaki yükselmeden kaynaklanıyor. Dış ticaret açığındaki yükselmeye ise ithalattaki artışın ihracattaki artışı ikiye katlaması yol açıyor.

Fakat bu yıl cari açık geçen yıla göre yükselirken bu açığı finanse eden kaynakların daha hızlı yükseldiği dikkati çekiyor. Ayrıca finansmanda kalitenin yükseldiği de görülüyor. Geçen yılın ilk beş ayında 628 milyon dolar olan doğrudan yatırımlar, bu yılın aynı döneminde 13 kat yükselişle 8.1 milyar dolara çıktı. Geçen yıl cari açığın finansmanında önemli rol oylayan portföy yatırımları bu yıl negatif bakiye veriyor. Büyük ölçüde özel sektörün yurtdışından aldığı orta ve uzun vadeli kredilerden kaynaklanan ve bu itibarla ılık para olarak nitelendirebileceğimiz diğer yatırımların da ikiye katlandığı görülüyor.

İlk beş ayda portföy yatırımlarının negatif bakiye vermesine büyük ölçüde mayıs ayındaki 3.1 milyar dolarlık çıkış etki yaptı. Aynı dönemde doğrudan yatırımlarda görülen sıçramanın da büyük bölümü mayıs ayındaki 6.5 milyar dolarlık girişten kaynaklandı.

Dış Borca Özel Sektör Gaz Veriyor

Geçen yılın sonunda 170.6 milyar dolar olan Türkiye’nin dış borç stoku, bu yılın ilk çeyreğinde 185 milyar dolara yükseldi. Üç ayda gerçekleşen bu 14.4 milyar dolarlık artışın ise neredeyse tamamı özel sektörün yurtdışından borçlanmasından kaynaklandı.

Dış borç stoku verilerinin ayrıntılarına baktığımızda, 2005 yıl sonunda 87.1 milyar dolar olan özel sektörün borcunun 2006’nın ilk çeyreği sonunda 100.6 milyar dolara yükseldiğini görüyoruz. Bu iki rakam arasındaki fark 13.5 milyar doları buluyor.

Aynı dönemde kamunun dış borcunun ise 68.1 milyar dolardan 69 milyar dolara çıktığını yani 1 milyar doların altında bir artış gösterdiğini görüyoruz. Özel konumu nedeniyle hem kamudan hem de özel sektörden ayrı olarak değerlendirilen Merkez Bankası’nın dış borcunda ise kayda değer bir değişim olmadığı dikkatimizi çekiyor.

Dış borçta 2005 yılında yaşanan artış da özel sektörün dış borçlanmasından kaynaklanmıştı. Geçen yıl kamu ve Merkez Bankası dış borç stokunu önemli bir miktarda eritirken özel sektörün dış borçları 20 milyar dolar artmıştı.

Özel sektörün dış borcunun yükselmesinin temel nedeni, kurdaki düşüş nedeniyle dövizle borçlanmanın maliyetinin azalması. Geçen yıl dev özelleştirmelere giren büyük gruplar da bu avantajdan yararlanmak için dış finansmana yönelince özel sektörün dış borcu hızla tırmandı.

Kurdaki son artış dış finansmana ağırlık veren özel sektör kuruluşlarını borç geri ödemelerinde tahminlerinin üzerinde bir fatura ile karşı karşıya bırakacak. Ancak henüz kurlar bu geri ödemelerde önemli bir sorun yaratacak kadar yükselmiş değil. Ayrıca yeni dış borçların büyük bölümünün orta ve uzun vadeli olması da bu açıdan rahatlatıcı bir unsur.

Adaletin Gecikmesi Boşuna Değil

Adaletin geç tecelli etmesi Türkiye’nin önemli sorunlarından biri. Bu sorun sadece bizi değil Türkiye’ye yatırım yapmaya niyet eden yabancıları da olumsuz etkiliyor. Ancak Dokuzuncu Kalkınma Planı’ndan aldığımız veriler, bu gecikmenin boşuna olmadığını gösteriyor. Söz konusu verilere göre Türkiye’de adalet personeli sayısı gelişmiş ülkelerin gerisinde kalıyor.

Türkiye’de her 100 bin kişiye 7 hakim düşüyor. Oysa bu sayı Almanya’da 25’i buluyor. Diğer gelişmiş ülkelerde de 100 bin kişiye 10’un üzerinde hakim düştüğü görülüyor.

Türkiye’de hakimler dışındaki adalet personelinin sayısı da gelişmiş ülkelerin gerisinde. Ülkemizde 100 bin kişiye düşen yardımcı adalet personeli sayısı 31. Bu sayı Almanya’da 73 iken İspanya’da 89’u, Portekiz’de ise 93’ü buluyor. Yalnızca Fransa’da yardımcı adalet personeli sayısının, nüfusa oranla, Türkiye’dekinden daha düşük olduğu görülüyor.

Türkiye’de mahkemelere açılan dava sayısı gelişmiş ülkelerdekinin gerisinde olsaydı, adalet personeli sayısının daha az olması çok fazla sorun yaratmayabilirdi. Fakat yine nüfusa oranlanmış haliyle dava sayılarına baktığımızda gelişmiş ülkelerin pek gerisinde kalmadığımız görülüyor.

Biz adalet personeli sayısının yeterliliği açısından bir anlamlı göstergenin de hakim başına düşen dava sayısı olduğunu düşündük ve tablodaki dava sayısını hakim sayısına bölerek bu verileri elde ettik. Tablonun son sütununda görülen bu veriler Türkiye’deki hakimlerin iş yükünün İtalya dışındaki ülkelerin hepsinden fazla olduğunu gösteriyor. Almanya’da bir hakime düşen dava sayısı 135 iken, ülkemizde 479’u buluyor.

Erdoğan’ın 2013 Rüyası

Bir yıllık gecikme ile hazırlanan Dokuzuncu Kalkınma Planı, geçen ayın başında TBMM’de onaylandı ve Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bundan önceki sekiz plan hep beş yıllık olarak hazırlanmışken, Avrupa Birliği’nin (AB) bütçe dönemleriyle uyum amacıyla, Dokuzuncu Plan yedi yıllık bir dönemi içerecek şekilde hazırlandı. Dokuzuncu Plan 2007-2013 döneminde uygulanacak ve epey iddialı olan hedeflerinin gerçekleşmesi halinde de AB’ye üyeliğimiz kolaylaşacak.

Son 20 yılda hükümetler planlara pek ilgi göstermemiş, uygulamaya niyetleri olmadığı için hazırlıklarına da pek karışmamışlardı. Ankara’dan sızan bilgilere göre, Dokuzuncu Plan’ın hazırlık safhasına ise hükümet epeyce ilgi gösterdi. Ancak bu ilginin Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla kişi başına gelir hedeflerinin şişirilmesi şeklinde olduğu ifade ediliyor ki bu da pek hayırlı bir şey gibi görünmüyor.

Dokuzuncu Plan’da 2013 için çizilen Türkiye tablosu aşağıdaki gibi özetlenebilir.

Makroekonomi: Dokuzuncu Plan’a göre Türkiye ekonomisi önümüzdeki yedi yılda ortalama yüzde 7 büyüyecek. Büyüme hedefi iddialı ama gerçekleştirilmesi imkansız değil. Türkiye ekonomisi son dört yılda ortalama yüzde 7.5’lik bir büyüme oranı tutturdu. Siyasette ve ekonomide maceradan uzak durulduğu takdirde bu hızlı büyüme döneminin önümüzdeki yedi yıla sarkmaması için bir neden yok. Büyüme hedefi tuttuğu takdirde Türkiye ekonomisi 2013 yılından bugünkünden yüzde 60 daha büyük olacak.

Refah düzeyi: Dokuzuncu Plan’daki 2013 yılı kişi başına milli gelir hedefi 10 bin 99 dolar. Kişi başına milli gelirde 2006 tahmini 5 bin 215 dolar olduğu için, bu, önümüzdeki yedi yılda kişi başına milli gelirin ortalama yüzde 9.9 artmasının beklendiği anlamına geliyor. Ekonomi yüzde 7 büyürken kişi başına milli gelir nasıl yüzde 9.9 artar diye sorarsanız bunun cevabı Dokuzuncu Plan’daki dolar kuru öngörülerinde saklı. YTL ve dolar cinsinden toplam milli gelir verilerinden yaptığımız hesaplar, ortalama dolar kurunun 2006 yılı için 1.45, 2013 yılı için ise 1.4365 YTL olarak alındığını gösteriyor. Bu önümüzdeki yedi yılda YTL’de değerlenme beklendiği anlamına geliyor. Ancak refah düzeyindeki gerçek artış dolar cinsinden hesaplanan kişi başına milli gelirdeki değil sabit fiyatlarla hesaplanan kişi başına milli gelirdeki artış ile görülür. Bu da kabaca toplam milli gelirdeki artışın nüfus artış hızından çıkarılmasına eşittir. Bu hesabı yaptığımızda 2013 yılında refah düzeyimizin bugünkünden yüzde 48 daha yüksek olmasının beklendiği ortaya çıkıyor.

Enflasyon: Dokuzuncu Plan, 2006 yılı muharebesini kaybedecek gibi görünmemize rağmen enflasyona karşı açılan savaşın sonuçta başarıya ulaşacağını varsayıyor. 2013 yılı enflasyon hedefi yüzde 3.

İşsizlik: Dokuzuncu Plan döneminde ekonomide yaşanan hızlı büyüme işsizliğe de bir nebze çare olacak. Hedeflere göre 2013 yılında işsizlik oranı yüzde 7.7’ye inecek. Bu arada tarımsal istihdamdaki çözülme sürecek ve tarımın istihdamdaki payı yüzde 20’nin altına gerileyecek.

Kamu dengesi: Son yıllarda epey düzelen kamunun genel dengesinin zaten bu yıldan itibaren fazla vermesi bekleniyor. Plan döneminde kamu dengesindeki fazlanın artarak süreceği tahmin ediliyor.

Dış denge: Dokuzuncu Plan’a göre, halen yüzde 7’nin üzerinde olan cari açığın milli gelire oranı 2013 yılında yüzde 3’e kadar inecek. Bu düzelmenin esas olarak ihracatın ithalattan daha hızlı artmasıyla gerçekleşmesi bekleniyor. Bu arada Plan döneminde yıllık doğrudan yabancı sermaye girişinin 12 milyar dolar dolayında gerçekleşeceği ve dolayısıyla cari açığın finansmanında bir sorun yaşanmayacağı düşünülüyor.

Demografi: Dokuzuncu Plan’a göre nüfusumuz 2013 yılında 79 milyona ulaşacak. Nüfus artış hızı yüzde 1’e kadar inecek.

Sağlık: Yedi yıllık Plan dönemi sonunda doktor sayısının 120 bine ulaştırılması hedefleniyor. Hedefler tutarsa hastane yatağı sayısı ise 237 bine yaklaşacak. Bu gelişmeler sağlık altyapısında önemli bir iyileşme anlamına geliyor. Ancak yine de sağlık altyapısının gelişmiş ülkeler düzeyine yükselmesine yetmiyor.

Eğitim: Okullaşma oranlarında iddialı hedefler görüyoruz. Ortaöğretimde yüzde 100’lük okullaşma oranının hedeflenmesi, Plan dönemi içinde zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması halinde mümkün olabilir. Örgün yükseköğretimdeki okullaşma oranının 8.2 puan artırılması hedefi ise yeni üniversitelerin yolda olduğu izlenimini veriyor.

İletişim: Dokuzuncu Plan, son yıllarda yerinde sayan sabit telefon aboneliğin bu durumunu devam ettireceğini öngörüyor. Cep telefonu aboneliğinin ise iyice yaygınlaşacağı tahmin ediliyor.

Ulaşım: Hükümetin demiryollarına verdiği önemin bir göstergesi önümüzdeki yedi yılda 938 km yeni demiryolu yapımı hedefiyle Dokuzuncu Plan’a yansımış durumda. Plan döneminde bölünmüş karayolu uzunluğunun da önemli ölçüde artırılması hedefleniyor.

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER