Capital'e abone olun.
BÜYÜMENİN ROTASI

Büyümenin rotası

IMF Sonrası Hayat Türkiye’nin IMF ile yaptığı son stand-by anlaşmasının süresi geçen ay içinde (10 Mayıs) doldu. Biz bu yazıyı yazdığımız ana kadar bu anlaşmanın yerine yenisinin yapılacağına yöne...

Son Güncelleme: 01.06.2008


IMF Sonrası Hayat

Türkiye’nin IMF ile yaptığı son stand-by anlaşmasının süresi geçen ay içinde (10 Mayıs) doldu. Biz bu yazıyı yazdığımız ana kadar bu anlaşmanın yerine yenisinin yapılacağına yönelik bir işaret de yoktu. Bu durumda IMF ile yaklaşık 10 yıldır süren ilişkimiz sona ermiş gibi görünüyor.

IMF ile bu son ilişki 30 Haziran 1998 tarihinde imzalanan Yakın İzleme Anlaşması’yla başlamıştı. Finansal destek içermeyen Yakın İzleme Anlaşması yerini 22 Aralık 1999’da 4 milyar dolarlık kredi desteği içeren bir stand-by anlaşmasına bırakmıştı. Bu anlaşma Türkiye’nin 9 Aralık’ta ilan ettiği Enflasyonu Düşürme Programı’nı desteklemeyi amaçlıyordu. Ancak Kasım 2000’de ve Şubat 2001’de patlayan iki finansal kriz IMF’yi elini verip de kolunu kaptırmış gibi bir pozisyona düşürdü. Kasım 2000 krizinden sonra IMF desteği 10 milyar dolara çıkarılıp yola devam edilmeye çalışılsa da Şubat 2001 krizinde havlu atıldı. 15 Mayıs 2001’de Enflasyonu Düşürme Programı’nın yerini Güçlü Ekonomiye Geçiş programı alırken, IMF de uygulanmakta olan stand-by anlaşmasının içerdiği kredi desteğini 19 milyar dolara çıkardı. Yine de bu anlaşmanın süresi dolmadan 4 Şubat 2002’de 16 milyar dolarlık destek içeren yeni bir stand-by anlaşması yapıldı. Büyük ölçüde başarıya ulaşan bu anlaşmanın süresinin dolmasından sonra da 11 Mayıs 2005’te 10 milyar dolarlık destek içeren bir stand-by anlaşması daha imzalanmıştı.

IMF’siz Olur mu?
Bu 10 yıllık süreç çok sancılı geçti ama Türkiye hedeflerine büyük ölçüde ulaştı. Bugün 10 yıl öncesiyle kıyaslanmayacak sağlamlıkta bir ekonomimiz var. Bu 10 yılda enflasyonu tek haneye düşürdük, kamunun açığını ve borç stokunu Maastricht kriterlerinin altına çektik. İşte bu nedenle bir kesim artık IMF’den boşanmanın bir sakıncası olmadığını savunuyor.

Fakat IMF ile yeni bir anlaşmanın yapılmasını şart gören bir kesim de var. Bu kesim esas olarak dünyada yaşanan finansal krize dikkat çekiyor. Bu kriz ortamında Türkiye’nin yapısal hale gelmiş olan dış açığını finanse etmesinin zor olacağı düşünülüyor. IMF ile yapılacak bir anlaşmanın hem ucuz finansman olanağı sağlayacağı hem Türkiye’nin dış piyasalardaki kredibilitesini güçlendirerek diğer finansman kaynaklarına ulaşımını kolaylaştıracağı ileri sürülüyor.

Esasında bu kesimin, hükümetin, IMF desteği olmadan bu süreci atlatabilme yeteneği konusunda kuşkulu olduğu da gözden kaçmıyor. Ayrıca siyasette yaşanan son gelişmelerin (yeni Anayasa tartışmaları, türban davası, AKP’ye açılan kapatma davası, Yargıtay bildirisi vb) böyle bir yetenek olsa bile bunun kullanılması ihtimalini düşürdüğü kabul ediliyor. Özellikle kapatma davasıyla geleceği tehlikeye düşen iktidarın ekonomiyi fırtınalı sulardan çıkarmak için gerekli icraatı gösterebileceğine pek ihtimal verilmiyor.

Duygu Ve Mantık
Açıkçası biz bu konuda düşüncelerimizi tam netleştirebilmiş değiliz ama ikinci görüşe daha yakınız. Duygularımızın ağır bastığı bir yanımız artık IMF denetiminden kurtulmamız gerektiğini söylüyor. Fakat mantığın ağır bastığı öbür yanımız, hem dış hem iç gelişmelerin beslediği bu fırtınayı atlatana kadar yine IMF’ye yaslanmanın gerekli olduğunu düşünüyor. Bu arada onlarca yıldır kısa aralıklarla fırtınalar yaratan bu iç siyasi sorunlara ne zaman çözüm bulunacak, bu çözüm bulunana kadar hep IMF’ye muhtaç mı olacağız soruları da kara kara düşünmemize yol açıyor.

Duygularımızı artık IMF’den kurtulmamız gerektiği yönünde harekete geçiren dürtüyü yandaki grafiği görünce daha iyi anlayabilirsiniz sanırım. Bu grafik, Türkiye’nin IMF’ye üye olduğu 1947 yılından bu yana IMF anlaşmasıyla geçen dönemleri gösteriyor. Her bir çubuk o yılın kaç ayında IMF anlaşmasının geçerli olduğunu ifade ediyor.

İlişki Tarihi
İlk kez Türkiye’nin sabit kur sistemindeki ikinci devalüasyonunu yaptığı 1958 yılında (4 Ağustos Kararları) başlayan IMF ilişkisi, daha sonra neredeyse kronik bir hal almış gibi görünüyor. O ilk anlaşmanın süresinin dolmasından sonra IMF’den sadece 17 ay ayrı kalmışız. 1961-1971 arasındaki 10 yıllık dönemde IMF ile bir anlaşma içinde olmadığımız bir tek yıl yok. Gerçi 1960’lı yıllardaki anlaşmalar bir istikrar programına destek değil, dış ödeme açıklarının finansmanı için Türkiye’ye bir kaynağın ayrılması şeklindeydi ama olsun.

Bu ikinci dönemin sona ermesinden sonra IMF ile ayrı kaldığımız dönem 6 yıl. 1970’lerdeki petrol şoklarının getirdiği süreç bizi yine IMF’ye muhtaç hale getirince 1978’den itibaren üçüncü ilişki dönemi başlıyor. Özellikle başlarda oldukça kavgalı bir şekilde seyreden bu ilişki de 1985’e kadar devam ediyor.

Bu kez ayrılık dönemi 8 yıl sürüyor. 1994 krizinden sonra yeniden IMF’ye muhtaç hale geliyoruz. 1995’te ipleri koparsak da bu ilişki resmi olarak Mart 1996’da bitiyor.

1997’yi boş geçirdikten sonra ise bu kez ağırlaşan sorunlar nedeniyle IMF’yi yeniden bir istikrar programına razı etme çabaları ortaya çıkıyor. Bu çabaların meyvesini vermesiyle de en başta bahsettiğimiz 10 yıllık son ilişki dönemi başlıyor.

1960 Modeli
Türkiye’nin IMF’ye üye olduğu 11 Mart 1947’den bu yana geçen süre tam 734 ay. Bu 734 ayın 339’unda yani neredeyse yarısında (tam olarak yüzde 46’sında) IMF ile bir anlaşma içinde olmuşuz. İşte bu durum “Biz hiç ekonomimizi kendi başımıza çekip çeviremeyecek miyiz” diye düşünüp isyan etmemize yol açıyor.

Fakat ekonomide duygusallığın yeri yok. Bu nedenle duygularımız ne derse desin şu anda IMF ile yeni bir anlaşma yapılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.

Esasında bu anlaşmanın bizi duygusal açıdan rahatsız eden taraflarını törpüleme imkanı da olabilir. IMF ile illa 3 yıllık ve de ağır gözetim maddeleri içeren bir anlaşma yapılması gerekmiyor. Pekala IMF yetkilileriyle iyi bir pazarlık sonucu 1960’lı yıllardaki gibi kısa süreli ve Türkiye’ye gerektiğinde kullanılabilecek bir kaynağın ayrıldığı bir anlaşma yapılabilir. 1960 model böyle bir anlaşma dış ödeme açıklarının finansmanı konusundaki endişeleri gidererek ekonomi yönetimini rahatlatabilir.

Esasında ekonomi çevrelerinde bir süredir konuşulmakta olan ihtiyati stand-by seçeneği de biraz buna benziyor. Fakat hükümetten böyle bir anlaşma hazırlığı olduğu yönünde de güçlü bir sinyal gelmiyor.

OVMÇ Seçeneği
Hükümet ekonomi yönetiminde umudunu daha çok geçen ay açıkladığı Orta Vadeli Mali Çerçeve’ye (OVMÇ) bağlamış gibi görünüyor. Ancak konjonktürün ikinci sayfasında kısaca değerlendirdiğimiz OVMÇ, IMF anlaşmasına alternatif olabilecek gibi görünmüyor. Bu haliyle havada kalmış birtakım rakamlardan ibaret görünen OVMÇ’nin ekonomik kamuoyu tarafından ciddiye alınabilmesi için öncelikle içinin doldurulması gerekiyor.

Ekonominin içinde bulunduğu durumda ilk olarak ekonomik kamuoyunun geleceğe ilişkin endişelerini gidermek gerekiyor. Üç aydır serbest düşüşte olan Tüketici Güven Endeksi (TGE) nisan ayında yine dip yaptı. Reel Kesim Güven Endeksi’ndeki (RKGE) nisan ayı gelişmeleri, sinirleri genelde tüketiciye göre daha sağlam olan reel kesimin de moralinin bozulmaya başladığını gösteriyor. Bu güven kaybının ekonomiyi resesyona sürükleyecek boyutlara varmaması için hükümetin bir an önce bir şeyler yapması gerekiyor. Bu konuda yapılabilecekler içinde ise olmazsa olmazı, ekonomik kamuoyunun ciddiye alacağı yeni bir istikrar programının açıklanması oluşturuyor. Tabii yapılması gerekenler listesinde siyasi gerginliği azaltacak adımların atılmasının da yer alması gerekiyor.

Kısacası IMF sonrası hayat pek kolay olmayacak gibi görünüyor. Bu süreci yine IMF’nin kapısına düşmeden atlatabilmeyi diliyoruz.

OVMÇ, Stand-By’a Alternatif Olur mu?

Ekonomik kamuoyu stand-by anlaşmasının yerine neyin konulacağını merak ederken, söz konusu anlaşmanın süresinin dolmasına bir hafta kala hükümet Orta Vadeli Mali Çerçeve (OVMÇ) diye bir rapor yayınladı. Ekonomik kamuoyunun bir bölümü bunu yeni istikrar programının öncüsü gibi algıladı ama rapordaki rakamlar havada kaldığı ve de nasıl bir varsayımsal çerçeveye oturtulduğu belli olmadığı için pek fazla heyecan yaratmadı. Hatta faiz dışı fazlada öngörülen düşüşle yakalanan harcama imkanının gelecek yılki yerel seçim için uygulanacak seçim ekonomisinin finansmanına gideceği kuşkusu ortaya çıktı.

Esasında OVMÇ’de öngörülen rakamlara tek başına diyecek fazla bir şey yok. Son 5 yılda yüzde 73,5’ten yüzde 38,8’e kadar düşen Avrupa Birliği (AB) tanımlı borç stokunun milli gelire oranı eğer önümüzdeki yıllarda da düşmeye devam edecekse; bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 1,5 civarında kalmayı sürdürecekse; o zaman faiz dışı bütçe fazlasının milli gelire oranının da düşmesinin bir sakıncası görünmüyor. Fakat bütçe açığının nasıl olup da düşük kalmaya devam edeceği ve borç stokundaki düşüşün nasıl sürdürüleceği konularında OVMÇ’de bir açıklama bulunmuyor. Bu nedenle de OVMÇ’nin stand-by’ın alternatifi olması imkansız gibi. Hükümetin stand-by’a alternatif yaratabilmek için OVMÇ’nin altını çok iyi doldurması ve sıkı bir takvime bağlı yeni bir reform programı açıklaması şart görünüyor.

Yüzde 4’lük Hedefi 3 Yıl Unutacağız

Geçen ayın enflasyon gündemi açısından en önemli olayı Merkez Bankası’nın yılın ikinci Enflasyon Raporu’nu açıklamasıydı. Söz konusu raporun en önemli tarafı da enflasyon tahminlerinde radikal bir yükseliş yapılmasıydı. Bu raporlarda enflasyon tahminlerinin sürekli yükseltilmesine alışığız ama bu seferki gerçekten çok büyük bir artıştı.

Merkez Bankası, önceki raporda yüzde 5,5 olarak tahmin ettiği 2008 yıl sonu enflasyonunun şimdi yüzde 9,3 olmasını bekliyor. Önceki raporda yüzde 3,7 olan 2009 yıl sonu enflasyon tahmini ise şimdi yüzde 6,7’ye yükseltilmiş durumda. Görüldüğü gibi bu tahminler yüzde 4’lük orta vadeli enflasyon hedefinin epey üzerinde bulunuyor. Bu nedenle son raporda tahmin ufku 2 yıldan 3 yıla çıkarmış ve 2011 yılının ilk çeyreğine kadar uzatılmış durumda. Enflasyonun yüzde 4’lük hedefe ancak 2011 yılı ortalarında yaklaşabileceğini öngören Merkez Bankası, 2010 yılı sonu için de yüzde 4,9’luk bir tahmin yapıyor.

Merkez Bankası’nı enflasyon tahminlerinde yükseliş yapmaya iten 3 neden var:
* Birincisi, önceki tahminler yapılırken 2008 yılındaki ortalama varil fiyatı 85 dolar olarak alınan petrolün fiyatındaki yükselişin bir türlü durmaması. Bu nedenle son tahminler yapılırken petrolün ortalama varil fiyatı 105 dolar olarak alınmış durumda. Petrol fiyatındaki bu yükselişin 2008 yılı enflasyonunu 0,9, 2009 yılı enflasyonunu ise 0,4 puan yukarıya taşıyacağı tahmin ediliyor. Bu arada biz bu yazıyı yazarken petrol fiyatları 130 doların da üzerine çıkmıştı. Bu durum petrolün enflasyona olan etkisinin daha da yüksek olabileceğini düşündürüyor.

* İkincisi, gıda fiyatlarında beklenen düzeltmenin gelmemesi ve yükselişin sürmesi. Bunun 2008 yılı enflasyonunu 1,2, 2009 yılı enflasyonunu ise 1,1 puan yükselteceği tahmin ediliyor.

* Üçüncüsü, döviz kurlarında yılın ilk çeyreğinde yaşanan yükselişin de enflasyona yansıması bekleniyor. Bu yansımanın 2008 yılı için 1,5-2 puan, 2009 yılı için ise 1 puan dolayında olacağı öngörülüyor.

Hedef de Değişecek
Enflasyon Raporu’nu gördüğümüz zaman bizim aklımıza gelen “Peki ama enflasyon tahminleri bu kadar yükseltilirken enflasyon hedefine neden dokunulmuyor” sorusu sizin de aklınıza gelmiş olabilir. Bu sorunun cevabını da Enflasyon Raporu’nun yayınlandığı gün açıklanan nisan ayı Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı özetlerinde gördük. Buna göre PPK bu toplantıda enflasyon hedefinin yükseltilmesini de tartışmış ama hesap verme ilkesiyle bağdaşmayacağı için 2008 yılı için böyle bir uygulamaya gitmeyi sakıncalı görmüş durumda. Fakat anlaşıldığı kadarıyla önümüzdeki sonbaharda 2009 yılı hedefleri belirlenirken enflasyon hedefinde bir yükseliş yapılacak.

Geçen ayın enflasyon gündemiyle ilgili diğer gelişmesi de nisan ayı enflasyon oranlarının açıklanmasıydı tabii. Enflasyonda şubat ayında başlayan yükseliş nisan ayında da sürdü ve yıllık enflasyon yüzde 9,7’ye kadar çıktı. Böylece enflasyonun yeniden çift haneye tırmanmasına çok az bir mesafe kaldı.

İlk Çeyrekte Büyüme Yükselecek

Mayıs ayında mart ayı sanayi üretimi verilerinin de açıklanmasıyla, ilk çeyrekte büyümenin ne düzeyde olabileceğine ilişkin ilk sağlıklı tahminleri yapma olanağına kavuşmuş olduk. Bizim görebildiğimiz kadarıyla ilk çeyrekte büyüme geçen yılın son 2 çeyreğinde görülen düzeyin (yüzde 3,4) 1-2 puan üzerine çıkacak.

Bu tahminimizi büyük ölçüde sanayi üretimindeki artışın ilk çeyrekte hızlanarak yüzde 6,9’a yükselmesine dayandırıyoruz. Sanayi üretimindeki artış geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 8,5 olduktan sonra yavaşlamış ve ikinci çeyrekte yüzde 3,9, üçüncü çeyrekte yüzde 4,4, dördüncü çeyrekte yüzde 5,1 olarak gerçekleşmişti. Bu yılın ilk çeyreğinde sanayi üretimindeki artışın geçen yılın son 3 çeyreğine göre daha yüksek olmasının büyümeyi de yukarıya taşıyacağını tahmin ediyoruz.

Tabii bu tahminimiz sadece sanayi üretimindeki değişime dayanmıyor. Ekonomideki konjonktürün yönünü kestirmeye çalışırken 30 civarındaki göstergeyi mercek altına alıyoruz. Bu göstergelerden bir kısmına geçen ay “Büyümenin Rotası” başlıklı yazımızda yer vermiştik. Bu göstergeler de ilk çeyrekte büyümenin geçen yılın ikinci yarısındakinden daha yüksek çıkabileceğini destekliyor.

Yalnız bu yükselişte yılın ilk 2 ayında geçerli olan “baz etkisi”nin önemli rolü olduğunu belirtelim. Geçen yılın ilk ayında bayram tatili nedeniyle ekonominin faaliyet hacmi düşüktü. Bu yıl bayram tatili aralık ayına kayınca ocak ayındaki iş günü sayısı 2 gün arttı. Şubat ayında da artık yıl uygulaması iş günü sayısında 1 günlük artış getirdi. İş günü sayısındaki bu artışlar da ekonominin faaliyet hacminin bu yıl daha yüksek olmasına yardımcı oldu.

Bu baz etkisinin ortadan kalkmasıyla mart ayında sanayi üretimindeki artış yüzde 2,4’e geriledi. Ekonomideki konjonktürü takip etmekte kullandığımız diğer göstergelerde de mart ayından itibaren bozulma başladı. Bu bozulma ilk çeyrekteki büyümeyi çok etkilemeyecek. Fakat ekonomi ikinci çeyrekten itibaren yeniden yavaş büyüme temposuna geri dönecek gibi görünüyor.

Dış Ticarette Reel Veriler Farklı

Yılın ilk 3 ayında dış ticaret verilerinde çok yüksek artış oranları görüldü. Dünya ekonomisindeki yavaşlama beklentisine rağmen ihracattaki artış yüzde 42,9’u bulurken, ithalattaki artış ise yüzde 39,5 oldu. Gerçi ilk 2 aydaki artışlarda baz etkisinin rolü var ama hem ihracattaki hem ithalattaki artışın mart ayında da normalin üzerinde olduğu görülüyor.

Esasında nominal verilere bakılarak yapılan bu değerlendirme yanıltıcı. İhracat ve ithalat fiyat endekslerini kullanarak reel verileri hesapladığımızda karşımıza daha farklı bir tablo çıkıyor. O tablo mart ayında hem ihracattaki hem ithalattaki reel artışın iyice yavaşladığını, nominal verilerdeki artışın fiyat hareketlerinden kaynaklandığını gösteriyor.

Reel dış ticaret verilerinde mart ayında görülen büyük yavaşlama, ekonominin ikinci çeyrekte yeniden yavaş büyüme temposuna geri döneceği senaryomuzla uyumlu. Fakat büyümede yavaşlama getirecek olan bu gelişme dış açıkta bir ferahlama yaratmayacak gibi. Çünkü ödemeler dengesi reel değil nominal veriler üzerinden hesaplanıyor. Bu da özellikle petrol ve emtia fiyatlarındaki yükselişten kaynaklanan ithalat fiyatlarındaki artışın cari açığı yükselteceği anlamına geliyor.

İstihdam da Artıyor İşsizlik de

İş gücü piyasasında, aynı zamanda yılın ikinci çeyrek dönemine tekabül eden, şubat ayı verileri hem olumlu hem olumsuz gelişmeleri içinde barındırıyor. Olumlu gelişme istihdamın 4 ay aradan sonra yükselmesi. Olumsuz gelişme ise işsizliğin buna rağmen yükselmeye devam etmesi.

İstihdamın 4 ay aradan sonra yeniden yükselmesinde, tarımsal istihdamdaki çözülmenin epey hız kesmesinin etkisi var. Önceki 2 ayda tarımsal istihdamdaki düşüş 500 binin üzerindeyken şubat ayında 252 bin olarak gerçekleşti. Bu arada özellikle sanayideki 240 bin kişilik artışın etkisiyle tarım dışı istihdamdaki yükselişin biraz hızlanması da toplam istihdamdaki değişimin pozitif tarafa geçmesine katkıda bulundu.

İstihdamdaki bu artışa rağmen işsizlik oranının yükselmesinin nedeni ise iş gücüne katılımda 3 aydır süren düşüşün durması ve 158 bin kişilik bir yükseliş olması. İş gücündeki yükseliş istihdamdaki 103 bin kişilik artışın üzerinde olunca haliyle işsizler ordusuna 55 bin kişilik bir kayıt daha yapıldı. İşsiz sayısının işgücüne bölünmesiyle hesaplanan işsizlik oranı da 0,2 puanlık yükselişle yüzde 11,6’ya çıktı.

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER