Capital'e abone olun.
ÇİFTHANELİ ENFLASYON

ÇiftHaneli Enflasyon

Aralık 2003 tarihli Capital’in Konjonktür sayfasına “Tek Haneli Enflasyon” başlığını atmıştık. Enflasyonun yüzde 20’nin üzerinde olduğu o dönemdeki bu yazımızın konusu 2004&...

Son Güncelleme: 01.07.2006

Aralık 2003 tarihli Capital’in Konjonktür sayfasına “Tek Haneli Enflasyon” başlığını atmıştık. Enflasyonun yüzde 20’nin üzerinde olduğu o dönemdeki bu yazımızın konusu 2004’ün yaz aylarına doğru tek haneli enflasyona kavuşabileceğimiz idi. Nitekim bu öngörümüz gerçekleşmiş ve enflasyon tam da beklediğimiz gibi Mayıs 2004’te tek haneye inmişti. Doğrusu o zaman 2.5 yıl sonra bu başlığın tam tersini atacağımızı düşünmemiştik. Ancak enflasyon son birkaç ayda öyle bir yükseliş eğilimi sergiledi ki yeniden çift haneli enflasyonun eşiğine geldik.

hedŞu an elimizde olan bilgilere göre mayıs ayı itibariyle yıllık TÜFE (Tüketici Fiyatları Endeksi) enflasyonu yüzde 9.86 düzeyinde. Dergimizin piyasaya çıkmasından birkaç gün sonra haziran ayı enflasyon oranları açıklandığında büyük ihtimalle bu oranın yüzde 10’un üzerine çıktığını göreceğiz. Hem bizim hem de piyasaların tahmini önümüzdeki birkaç ay daha enflasyondaki yükselişin devam edeceği yani çift haneli düzeyde kalmayı sürdüreceği yönünde. Enflasyonla mücadeleden sorumlu kurum olan Merkez Bankası da haziran ve temmuz aylarında enflasyonun yükselmeye devam edeceğini söylüyor.

Enflasyon nereye?
hedMerkez Bankası’nın ayda iki kez düzenlediği Beklenti Anketi’nin haziran ayında düzenlenen ikincisinde yer alan cari aya, gelecek aya ve iki ay sonrasına ilişkin aylık enflasyon beklentilerini kullanarak yaptığımız hesaplar, yıllık enflasyonun temmuz ayında yüzde 12’nin üzerine yükseleceğini gösteriyor.

Bu beklentiler ağustos ayından itibaren ise yıllık enflasyonun yeniden düşüşe geçeceğine işaret ediyor. Aynı ankette yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 9.78 düzeyinde. 12 ay sonrasına ilişkin enflasyon beklentisi yüzde 7.48, 24 ay sonrasına ilişkin enflasyon beklentisi ise yüzde 5.95 düzeyinde bulunuyor. Yani bu beklentilere göre enflasyondaki yükseliş iki ay daha sürecek ve sonra yeni bir düşüş eğilimi başlayacak.

Son (20 Haziran 2006 tarihli) Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısından sonra yapılan açıklamaya bakılırsa Merkez Bankası da enflasyonun ağustos ayından itibaren düşüşe geçmesini bekliyor. Merkez Bankası bu düşüşün piyasaların beklediğinden daha hızlı olmasını da öngörüyor. Çünkü açıklamada enflasyonun 2007 sonlarına doğru hedefe yakınsayacağından bahsediliyor. Bilindiği gibi 2007 sonu enflasyon hedefi yüzde 4 düzeyinde. Oysa piyasaların beklentisi bundan iki yıl sonra yani 2008 ortalarında bile enflasyonun yüzde 6’ya yakın bir düzeyde olacağı yönünde.

Kur durmadan düşüş olmaz
Enflasyonun önümüzdeki iki ayda da yükseleceğine biz de katılıyoruz. Fakat düşüşün ne zaman başlayacağı konusunda, finansal piyasalar durulmadan gerçekçi bir analiz yapılamayacağını düşünüyoruz.

Biz bu satırları yazdığımız sırada finansal piyasalardaki dalgalanma sürüyordu. Dolar kuru 1.70 YTL’nin üzerine çıkmış ve Merkez Bankası 10 gün aradan sonra ikinci kez döviz piyasasına satım yönünde müdahalede bulunmuştu. PPK da yeniden acil bir toplantıya çağırılmıştı.

Yapılan araştırmalar dalgalı kur dönemine geçildikten sonra döviz kurundaki artışların enflasyona yansımasının azaldığını gösterse de bu etki tamamen ortadan kalkmış değil. Kurdaki artış enflasyondaki son yükselişin tetiğini çeken faktör olmasa da bu yükselişin hızlanmasına katkıda bulundu. Önümüzdeki iki ayda enflasyonun yükselmeye devam edeceği beklentisi de kurlardaki artışın fiyatlara yansıyacağının tahmin edilmesinden kaynaklanıyor. Kurlardaki artış burada durmaz ve daha da devam ederse elbette enflasyondaki yükseliş de temmuz ayının ötesine taşınabilecek.

2007’de hedef tutar mı?
Bu yıl enflasyon her halükarda yüzde 5’lik hedefin çok ötesinde gerçekleşecek gibi görünüyor. Son beklentilere göre bu gerçekleşme hedefin iki katına yaklaşacak. Kurdaki artış bir müddet daha devam ederse bu oran belki de çift haneli de olabilecek.

Bundan sonra önemli olan 2007’de enflasyonun hedefe yaklaşıp yaklaşamayacağı olacak. Esasında para politikası kararlarının etkisini göstermesi 6 ile 9 aylık bir süre gerektirdiği için Merkez Bankası da artık hamlelerini 2007’ye yönelik olarak yapıyor. PPK’nın geçen ay yaptığı 1.75 puanlık şok faiz artırımı da enflasyonun 2007 yılında hedefe yakınsamasını sağlamaya yönelik bulunuyor.

Kurlardaki artışın fiyatları ve faizleri yükseltmesi bir yerden sonra iç talebi kısmaya başlayacağı için enflasyon elbette bir süre sonra yeniden düşüşe geçecek. Bu nedenle 2007 büyük ihtimalle enflasyonun düşüş eğiliminde olduğu bir yıl olacak. Fakat bu düşüşün Merkez Bankası’nın beklediği düzeyde olması yani enflasyonun yüzde 4’lük hedefe yakınsaması o kadar kolay görünmüyor. Daha doğrusu bu düzeyde bir düşüş için büyümeden epey bir fedakarlık yapmak gerekiyor.

Düşüşün maliyeti
Türkiye son dört yılda enflasyonu, büyümeden fedakarlık yapmadan indirmeyi başardı. Bu, yüksek enflasyon düzeylerinde enflasyon ile büyüme arasındaki ilişkin negatif eğimli olmasından kaynaklandı. Fakat enflasyon ile büyüme arasındaki ilişki bir eşik değerinden sonra pozitif hale geliyor. Yapılan araştırmalar gelişmekte olan ülkeler için bu eşik değerinin yüzde 7 ile yüzde 13 arasında olduğunu gösteriyor. Türkiye’de de enflasyonun tam da bu seviyeye gelmesinden sonra arıza çıkması bu araştırmaların sonuçlarını güçlendiriyor.

Görülen o ki enflasyonun 2007’de hedefe yakınsayabilmesi için Merkez Bankası’nın faizlerde epey bir yükseliş gerçekleştirmesi ve iç talebin bıçak gibi kesilmesi gerekiyor. Ancak böyle bir durumda büyüme tamamen ihracattaki performansa bağlı olacak. Çünkü faizlerdeki yükseliş ve iç talepteki düşüş yatırımların da askıya alınmasına yol açacak. Türkiye’de ihracat ise tek başına büyümeyi sırtlayabilecek konumda değil. Bu durumda enflasyonun 2007’de hedef düzeyine gerilemesinin maliyeti ekonominin durgunluğa sürüklenmesi olacak.

Bizce burada daha makul bir senaryo enflasyonun 2007’de de hedefin bir miktar üzerinde kalmasına karşılık büyümenin yüzde 4-5’lik normal düzeyin altına düşürülmemesi olur. Çünkü işsizlik oranının yüzde 10’un üzerinde olduğu ülkemizde artık büyümenin enflasyona göre önceliği var. Yeni bir durgunluk ya da krizin sonucu işsizler ordusunun sayısının bir kez daha ikiye katlanması olabilir. Bu ise toplumsal huzursuzlukları had safhaya çıkarabilir.

Siyasi tedbir gerek
Finansal piyasalarda son iki aydır yaşanan dalgalanmada global piyasalardaki gelişmelerin etkisi var. Fakat Türkiye’de dalga boyunun diğer ülkelere göre daha yüksek olması ülkemiz örneğinde başka faktörlerin de etkisi olduğunu gösteriyor. Bu faktörlerin başında ise siyasi gelişmeler yer alıyor. Bu nedenle finansal piyasalardaki dalgalanmanın reel ekonomiye etkilerinin sınırlı tutulabilmesi için ekonomik tedbirlerden çok siyasi içerikli tedbirlerin düşünülmesi gerekiyor. Merkez Bankası’nın faiz artırımı kararı ile kurlara müdahalesinin ve hükümetin hazine bonosu ve devlet tahvilinde yabancılardan alınan stopajı kaldırmasının piyasalar üzerinde bir etkisinin görülmemesi de bu düşüncemizi güçlendiriyor.

Türkiye’de dalga boyunun daha yüksek olmasına yol açan siyasi gelişmelerin başında cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda yaşanan belirsizliğin yer aldığını düşünüyoruz. Hükümetin piyasalardaki yangını söndürmek için bu alandaki belirsizliği ortadan kaldırması şart. Bunun için şimdiden muhalefetle bir araya gelinip cumhurbaşkanlığı için ortak bir aday üzerinde anlaşılmaya çalışılması yararlı olabilir. Hükümetin muhalefeti bu işe karıştırmadan şimdiden ılımlı bir ismi cumhurbaşkanı adayı olarak ilan etmesi de işe yarayabilir.

Son aylarda iyice tavsadığı görülen Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerin yeniden canlandırılması da alınabilecek siyasi tedbirler arasında.

Bunların dışında hükümetin ekonomi yönetimi konusundaki vurdumduymaz tavrını değiştirmesi ve yapısal reformları hızlandırması da ekonominin yeniden rayına girmesi için şart gibi görünüyor.

Yıl Sonu Enflasyon Beklentisi Çift Haneye Yaklaştı

Finansal piyasalarda son iki ayda yaşanan dalgalanma ve enflasyondaki yükseliş, ekonomik kamuoyunun geleceğe güvenini derinden sarstı. Başta enflasyon olmak üzere geleceğe yönelik neredeyse tüm beklentilerde iki aydır sürekli bir bozulma söz konusu. Merkez Bankası’nın ayda iki kez düzenlediği Beklenti Anketi’nin sonuçlarına bakıldığında, sadece yıl sonu cari açık beklentisinde düzelme görülüyor. Bu düzelme de ekonominin yavaşlayacağı beklentisiyle ithalatın hız keseceği tahminine dayanıyor.

hedKonumuzla ilgisinden dolayı öncelikle enflasyon beklentilerine bakalım. Beklenti Anketi’ndeki enflasyon beklentileri mayıs ayı başına kadar yüzde 5-6 arasında bir seyir izlemişti. Ancak mayıs ayında işlerin karışmasıyla birlikte enflasyon beklentileri füze gibi yükseldi. Haziran ayında düzenlenen ikinci ankette yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 9.78’e kadar çıktı. 12 ay sonrasının enflasyon beklentisi yüzde 7.48’e tırmanırken, nisan ayından beri toplanmaya başlayan 24 ay sonrasının enflasyon beklentisi ise yüzde 5.95’e yükseldi.

Enflasyon beklentilerindeki bu yükselişte kurlardaki yükselişin yanında cari enflasyonun yükselmesinin de etkisi var. Gerçekleşen enflasyon bu şekilde beklenen enflasyonu yükseltirken, beklenen enflasyon da sonra dönüp gerçekleşen enflasyonu yükseltici yönde etki yapıyor. Bu nedenle enflasyon beklentileri Merkez Bankası tarafından çok ciddiye alınıyor. Zaten yılbaşında bizim de geçtiğimiz enflasyon hedeflemesi sisteminde merkez bankalarının işi bir nevi beklentileri yönetme sanatına dönüşüyor. Esasında Merkez Bankası’nın geçen ay kısa vadeli faizlerde yaptığı 1.75’lik şok artışın amacı da enflasyon beklentilerindeki yükselişi kırmak. Fakat bu eylem şimdilik amacına ulaşmış gibi görünmüyor.

Diğer beklentilere baktığımızda ise şunları görüyoruz:

* Önümüzdeki bir yıl için faizlerde düşüş umudu rafa kalkmış gibi.

* Dolar kurundaki artışın kalıcı olacağı ve yılı bugünkü düzeyine yakın bir yerde kapatacağı tahmin ediliyor.

* Mayıs başına kadar yüzde 5’lik hedef ile uyumlu olan büyüme beklentisinin de gerilediği ve yüzde 4.5’e indiği dikkati çekiyor.

* Ekonomide yavaşlamanın ithalatın hızını keseceği beklentisiyle olsa gerek, mayıs ayında 27.5 milyar dolara kadar çıkan cari açık beklentisinin ise son ankette 25.5 milyar dolara kadar gerilediği görülüyor.

Sanayinin İkinci Çeyrek Performansı Daha İyi

hedFinansal piyasalarda yaşanan dalgalanmadan önümüzdeki aylarda ne kadar etkileneceğini henüz bilemiyoruz ama ilk çeyreği vasatın altında kapatan sanayinin ikinci çeyrekteki performansı iyi görünüyor. Sanayi üretimi nisan ayında geçen yılki düzeyinin üzerinde bir artış gösterdi. İmalat sanayi kapasite kullanım oranları mayıs ayının da iyi geçtiğine işaret ediyor. Finansal piyasalardaki dalgalanmanın haziran ayında da reel ekonomiye çok fazla yansımadığını düşündüğümüz için, sanayinin ikinci çeyrekteki performansının ilk çeyrektekinden daha yüksek olduğunu tahmin ediyoruz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, sanayi üretimi nisan ayında yüzde 7.1 oranında artış gösterdi. Sanayi üretiminde geçen yılın aynı ayında yaşanan artış yüzde 5 düzeyindeydi.

Yine aynı kurumun verilerine göre mayıs ayında imalat sanayiindeki kapasite kullanım oranı ise yüzde 82.7 oldu. Bu oran geçen yılın aynı ayında 2.5 puan daha düşük ve yüzde 81.3 düzeyinde bulunuyordu.

İmalat sanayi kapasite kullanım oranındaki bu yükseliş sanayi üretiminin mayıs ayında da geçen yılki düzeyinin üzerinde bir yükseliş göstereceğine işaret ediyor. Geçen yıl mayıs ayında sanayi üretimindeki artış yüzde 2.4 gibi düşük bir oranda kalmıştı.

Geçen yıl haziran ayında ise sanayi üretimindeki artış daha da düşük ve yüzde 1.8 olarak gerçekleşmişti. Bu yıl bu oranın da aşılması ihtimali oldukça yüksek görünüyor.

Ocak ayında yaşanan üretim düşüşünün etkisiyle ilk çeyrekte sanayi üretimi sadece yüzde 3.4’lük bir artış gösterebilmişti. İkinci çeyrekte bu oran yüzde 5’in üzerinde gerçekleşebilecek gibi görünüyor.

Kurdaki Artış Borcu Sıçrattı

Mayıs ayında finansal piyasalarda yaşanan çalkalanmanın ilk faturası, bu tür her dalgalanmada olduğu gibi yine Hazine’ye çıktı. Kurlardaki artış hükümetin dış borcunun dolar olarak karşılığını yükselttiği için, Hazine’nin omzundaki yük biraz daha ağırlaştı.

hedHazine Müsteşarlığı’nın verilerine göre, merkezi yönetim borç stokunun düzeyi mayıs sonunda 350.2 milyar YTL olarak gerçekleşti. Oysa bu tutar nisan sonunda 333 milyar YTL düzeyindeydi.

Önceki birkaç ayda fazla değişiklik göstermeyen borç stokunun mayıs ayında birdenbire 17.2 milyar YTL yükselmesinin nedeni, nisan sonunda 1.3155 YTL olan dolar kurunun mayıs sonunda 1.5368 YTL’ye çıkması. Dolar kurundaki bu yükseliş nedeniyle, stok içindeki dış borçların YTL olarak karşılığında sıçrama yaşandı. Mayıs ayında dış borç esasında 1 milyar dolar azaldı ama YTL olarak karşılığı 86.4 milyar YTL’den 99.4 milyar YTL’ye çıktı. Oysa dolar kurunda değişiklik olmasaydı dış borcun YTL olarak karşılığı 85.1 milyar YTL’ye gerileyecekti. Buna göre kurlardaki artış dış borcun YTL olarak karşılığında 14.3 milyar YTL’lik ekstra bir artışa yol açtı.

Kurlardaki artış dolar cinsinden hesaplandığında ise merkezi yönetimin borç stokunda azalışa yol açıyor. Bu azalış stok içindeki iç borcun dolar olarak karşılığının düşmesinden kaynaklanıyor. Fakat Hazine’nin gelirleri YTL cinsinden olduğu için onu iç borcun dolar karşılığı değil dış borcun YTL karşılığı ilgilendiriyor. Dış borcun YTL karşılığındaki artış, bunları ödemek için Hazine’nin daha fazla YTL kullanmasına yol açacak. Bu da bütçeye ekstra bir yük çıkaracak.

Vergide Daha Sıkı Denetim Gerekli

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 2005 Yılı Faaliyet Raporu’ndan aldığımız vergi denetimine ilişkin istatistikler, geçen yıl inceleme sayısının önceki yıla göre önemli ölçüde azaldığını gösteriyor. Buna karşılık incelenen matrah tutarı ile bu inceleme sonucunda bulunan matrah farkında ise büyük bir artış yaşandığı dikkati çekiyor.

hedSöz konusu rapora göre 2005 yılında yapılan vergi incelemesi sayısı 104 bin 578. Bu sayı 2004 yılında 153 bin 881 idi. Vergi incelemesi sayısındaki düşüşün daha çok vergi dairesi müdürleri tarafından yapılan incelemelerin azalmasından kaynaklandığı görülüyor. Vergi dairesi müdürlerinin yaptığı inceleme sayısı 2004 yılında 98 bin 625’e kadar çıkmışken, 2005’te 46 bin 810’da kalmış durumda.

Fakat vergi dairesi müdürleri tarafından yapılan incelemeler çok geniş kapsamlı olmadığı için, bu düşüşün incelenen matrah tutarına yansımadığı görülüyor. Geçen yıl incelenen matrah tutarı önceki yıla göre yüzde 47.1 arttı ve 32.5 milyar YTL’ye çıktı.

Bu incelemeler sonunda bulunan matrah farkının ise yüzde 106.9’luk bir artışla 38.7 milyar YTL’ye çıktığı dikkati çekiyor. Önceki yıl yüzde 84.6 olan matrah farkı oranının ise yüzde 118.9’a yükseldiği görülüyor. Böylece matrah farkı üç yıl aradan sonra yeniden yüzde 100’ün üzerine de çıkmış oldu.

Vergi inceleme sayısı ile matrah farkı oranı arasındaki ilişkiye baktığımızda arada negatif bir korelasyon olduğu dikkatimizi çekiyor. Yani inceleme sayısı arttığında matrah farkı oranı düşerken, inceleme sayısı azaldığında matrah farkı oranı yükseliyor. Bu durum vergide daha sıkı bir denetim uygulanmasının ve inceleme sayısının artmasının vergi kaçağını azaltabileceğini düşündürüyor.

İstihdam Azalıyor, Verimlilik Artıyor

2001 krizi sonrasında başlayan ve ihracattaki artış ile enflasyondaki düşüşe büyük katkısı olan verimlilikteki artışı geçen yıl da sürdürmeyi başarmış ama bunu istihdam pahasına gerçekleştirmiştik. 2005’in ikinci çeyreğinden itibaren imalat sanayiindeki istihdamın gerilemeye başladığını gözlemlemiştik.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçen ay açıkladığı ilk çeyrek döneme ilişkin veriler bu eğilimin bu yıla da yansıdığını gösteriyor. Verimlilikteki artış bu yıl da sürüyor ama bu yine istihdam pahasına gerçekleşiyor.

TÜİK’in verilerine göre, imalat sanayiinde üretimde çalışan kişi başına kısmi verimlilik endeksinde ilk çeyrekte geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 4.6’lık bir artış oldu. Üretimde çalışılan saat başına verimlilik endeksinde de buna yakın ve yüzde 4.8 düzeyinde bir artış yaşandı.

Fakat aynı dönemde üretimde çalışanların sayısı yüzde 1.7 azaldı. Üretimde çalışılan saat endeksinde de yüzde 1.8’lik düşüş gerçekleşti.

İlk çeyrekte imalat sanayi üretiminde yaşanan artış ise yüzde 2.8 düzeyinde. Buna göre eğer istihdamda ve çalışılan saatte düşüş olmasaydı ilk çeyrekteki verimlilik artışı yüzde 3’ün altında kalacaktı. Böylece verimlilik artışı iyice vasatın altına düşecekti.

hedKurlardaki yükselişle birlikte ihracatta yeni bir hamleye girişme şansını yakalayan Türkiye ekonomisi için verimlilikteki yükseliş olumlu bir faktör. Ancak bu verimlilik artışının önemli bir bölümünün istihdamdaki azalış sayesinde gerçekleşiyor olması işgücü piyasası açısından hiç de iyi bir haber değil. Önümüzdeki dönemde de verimlilik artışları istihdamdaki azalışla birlikte gerçekleşecek gibi görünüyor.

Orta Vadede Büyüme Hedefi Yükseldi

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) uyum çerçevesinde geçen yıldan itibaren hazırlamaya başladığı Orta Vadeli Program’ın (OVP) 2007-2009 dönemini kapsayan ikincisi geçen ay Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu programda yer alan temel hedeflere baktığımızda şunlarla karşılaşıyoruz:

hed* Son OVP’nin öncekinden en önemli farkı büyüme hedefinde kendisini gösteriyor. Önceki OVP’de yıllık büyüme hedefi yüzde 5’ti. Son OVP’de ise yıllık ortalama GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) büyüme hedefinin yüzde 7’ye yükseltildiği dikkati çekiyor. Hatta 2009 için bu hedef 0.1 puan daha yüksek ve yüzde 7.1 düzeyinde. 2001 krizi sonrasında hükümetler yıllık büyüme hedefinde yüzde 5’ten şaşmamaya başlamıştı. Gerek OVP’deki gerekse de geçen ay ilk taslağı kamuoyuna açıklanan Dokuzuncu Kalkınma Planı’ndaki bilgiler hükümetin önümüzdeki yıldan itibaren yıllık büyüme hedefini 2 puan yükseltmeye niyetlendiğini gösteriyor. Fakat bu niyetin tam da ekonomide işlerin karıştığı bir dönemde açıklanması biraz talihsizlik oldu. Finansal piyasalardaki dalgalanma reel ekonomiye yansıdığı takdirde hükümetin bu niyetini hayata geçirmesi biraz zor olacak,

Dolar tahmininin cilvesi
* OVP’ye göre 2009 yılında Türkiye’nin toplam milli geliri 521.8 milyar dolar olacak. Buna göre dolar cinsinden milli gelirdeki yıllık ortalama artış yüzde 11 olarak hesaplanıyor. Dolar cinsinden milli gelirdeki artışın reel milli gelir artışından 4 puan daha yüksek olarak hedeflenmesi, YTL’deki değerlenmenin sürmesinin beklendiği anlamına geliyor. Nitekim YTL ve dolar cinsinden toplam milli gelir verilerinden yararlanarak yaptığımız hesaplar ortalama dolar kurunun 2007 yılı için 1.4705, 2008 yılı için 1.4813, 2009 yılı için ise 1.4780 YTL olarak alındığını gösteriyor. Oysa biz bu satırları yazdığımız sırada dolar kuru 1.70 YTL’nin üzerindeydi. Dalgalı kur sisteminde kurların kısa vadedeki seyrini bile öngörmek imkansız iken önümüzdeki üç yıl için böyle iddialı tahminler yapmak pek doğru değil. Burada daha doğru bir yaklaşım kurlardaki artışın enflasyona paralel seyredeceğini öngörmek olurdu. Kurlardaki artış enflasyona paralel seyrederse 2009 yılında toplam milli gelir yaklaşık 467 milyar dolar düzeyinde kalır.

* Yukarıda değindiğimiz durum dolar cinsinden kişi başına milli gelir açısından da geçerli. Ortalama dolar kurunun düşük alınması sayesinde 2009 yılında kişi başına milli gelirin 6 bin 898 dolara kadar çıkması öngörülüyor. Fakat kurların enflasyona paralel seyredeceği kabul edilirse bu tutarın 6 bin 175 dolar civarında kalacağı hesaplanıyor.

* OVP’de hızlı büyüme daha çok özel sektörün tüketim ve yatırımlarındaki artışa dayandırılıyor. Fakat 2007 için kamu yatırımı artışının oldukça yüksek belirlendiği dikkati çekiyor. Bilindiği gibi bir erken seçim kararı alınmadığı takdirde genel seçimler 2007’de yapılacak. OVP’de 2007 yılı için yüksek kamu yatırımı artışı hedeflenmesi, bir seçim ekonomisinin işareti gibi görünüyor.

 * OVP’deki hedefler önümüzdeki üç yılda ihracatın da büyümeye destek vermesinin beklendiğini gösteriyor. Fakat hızlı büyümenin etkisiyle ithalattaki artış da süreceği için cari açığın da üç yıl daha yüksek kalmaya devam etmesi bekleniyor. Bu açığın kapatılmasında ise doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına güveniliyor.     

İşsizlikte umut yok
* OVP’deki hedeflere göre, ekonomideki hızlı büyümenin önümüzdeki üç yılda da işsizliğe bir faydası olmayacak. Hedeflenen işsizlik oranı her üç yıl için de yüzde 10’un üzerinde. Türkiye’de gençlerin akın akın işgücü piyasasına gelmeye devam ettikleri düşünülürse, işsizlik oranı için konulan bu hedefler hoş olmasa da makul gibi görünüyor.

* Hükümet önümüzdeki üç yılda mali disiplini de koruyacağını taahhüt ediyor. Kamu kesimi borçlanma ihtiyacının 2007’de sıfıra yaklaşması, 2008 ve 2009’da ise kamu dengesinin fazla vermesi hedefleniyor. Hedeflere göre bu gelişme kamunun net borç stokunun milli gelire oranını ise 2009’da yüzde 34.4’e kadar indirecek.

* OVP’de enflasyon konusunda daha önce Merkez Bankası ile ortaklaşa belirlenen hedeflere sadık kalındığı görülüyor. Merkez Bankası henüz 2009 yılına ilişkin bir hedef açıklamadığı için OVP’de bu yıla ilişkin bir enflasyon rakamı ise yok.

Sürdürülebilir Büyüme İçin Eğitim Şart!

TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) son birkaç yıldır “Büyüme Stratejileri Dizisi” adı altında raporlar yayınlıyor. Bu dizinin yedinci raporu geçen ay içinde “Eğitim ve Sürdürülebilir Büyüme: Türkiye Deneyimi, Riskler ve Fırsatlar” başlığı altında yayınlandı. BDDK’den (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) Şeref Saygılı, DPT’den (Devlet Planlama Teşkilatı) Cengiz Cihan ve TÜSİAD’ın Ankara Daimi Temsilcisi Zafer Ali Yavan’ın imzasını taşıyan bu raporda, adından da anlaşılacağı gibi, eğitimin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi üzerinde duruluyor. Rapor, birkaç yıl önce ünlü komedyen Cem Yılmaz’ın bir televizyon reklamında söylediği gibi, “eğitim şart” sonucuna varıyor.

Çalışmada 50’ye yakın ülkenin 1980-2002 dönemine ilişkin verileriyle yapılan analizler, sürdürülebilir büyümenin temel taşı olan verimliliğin artırılmasında eğitimin önemli bir işlevi olduğunu gösteriyor. Yapılan ekonometrik analizler, eğitim düzeyinin yükseldiği ülkelerde verimliliğin genelde daha gelişmiş ülkelerin verimlilik düzeyine yakınsadığı sonucunu veriyor. Ancak bu sonuç eğitim seviyesi yükselen her ülke için geçerli değil. Maalesef rapora göre Türkiye de bu istisnalardan biri. Rapor, son 25 yılda Türkiye’deki eğitim seviyesindeki gelişmenin verimliliğe yeterince yansıtılamadığını gösteriyor.

hed2020 için üç senaryo
Raporda eğitim seviyesindeki artışın verimliliğe yansıtılabilmesi halinde 2020 yılına kadar olan süreçte Türkiye ekonomisinin nasıl bir büyüme performansı gösterebileceğine yönelik analizler de var. Tabloda bu analizlerin sonuçlarını özet olarak veriyoruz. Tablonun üst kısmında eğitim ile verimlilik arasındaki bağın kurulabilmesi halinde yaşanabileceklere yer veriliyor. Tablonun alt kısmında ise bu bağın kopuk kalmaya devam etmesi halinde  neler olabileceği gösteriliyor. Bu iki durumda üç senaryo çerçevesinde yaşanabilecekler şöyle:

* Birinci senaryoda eğitim düzeyindeki gelişmenin, geçmiş dönemde olduğu gibi, verimliliğe önemli bir katkı yapmayacağı durum ele alınıyor. Bu senaryoda büyüme oranı eğitim değişkeninin analize dahil edilip edilmemesine göre bir fark göstermiyor ve yatırımlar ile dışa açıklık oranından etkileniyor. Bu senaryoda yıllık ortalama büyüme oranının yüzde 4.8’de kalacağı sonucu ortaya çıkıyor. Bu senaryoda kişi başına milli gelirdeki artış ise yüzde 3.7 düzeyinde kalıyor.

* İkinci senaryoda yatırımların ve ekonominin dışa açıklık oranının artması halinde, eğitim ile verimlilik arasındaki bağın kurulup kurulmamasına göre neler olacağı üzerinde duruluyor. Bu senaryoda eğitim ile verimlilik arasındaki bağın aşamalı olarak kurulmasının toplam milli gelirdeki büyüme oranı 0.5 puan, kişi başına milli gelirdeki büyüme oranını ise 0.6 puan yukarıya çekeceği sonucuna varılıyor.

* Üçüncü senaryoda hem yatırımların düzeyi hem de ekonominin dışa açıklığı için iyimser tahminlere yer veriliyor. Bu senaryoda eğitimin verimliliğe yansımasının da ikinci senaryoya göre daha yüksek olacağı kabul ediliyor. Bu durumda eğitim düzeyindeki artış toplam ve kişi başına milli gelirdeki büyümeyi 1 puan yukarı çekiyor. Bu senaryoda kişi başına milli gelirdeki yıllık ortalama artışın yüzde 5.5’i bulması, 2020 yılına gelindiğinde Avrupa Birliği’nin (AB) refah seviyesine epey yaklaşılacağı anlamına da geliyor.

Raporun önemli bir sonucu da okul öncesi eğitimin taşıdığı önemi gözler önüne sermesi. Rapordaki ekonometrik analizler okul öncesi eğitim kademesinden geçen yükseköğretim mezunlarının verimlilik artışına katkısının daha büyük olduğunu gösteriyor. Bu sonuç okul öncesi eğitime ayrılan kaynakların artırılması gerektiğine işaret ediyor. Son yıllarda yaşanan hızlı gelişmeye rağmen Türkiye’de okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranı hala çok düşük. Eldeki son verilere göre Türkiye’de okul öncesi eğitimde okullaşma oranı yüzde 12.5 düzeyinde. Bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 100’e yaklaşıyor.

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER