Capital'e abone olun.
DEVLETİN SENARYOSU

Devletin Senaryosu

Ahmet Tıktık / DPT Müsteşarı    Ahmet Tıktık, DPT’nin yeni müsteşarı… Göreve geldiğinden bu yana söyleşi vermedi. Bu sessizliğini ilk defa Capital’e bozdu ve Türkiye’nin gelecek planları...

Son Güncelleme: 01.04.2003

Ahmet Tıktık / DPT Müsteşarı  
 
Ahmet Tıktık, DPT’nin yeni müsteşarı… Göreve geldiğinden bu yana söyleşi vermedi. Bu sessizliğini ilk defa Capital’e bozdu ve Türkiye’nin gelecek planlarını anlattı. Büyümeden, refaha; enflasyondan ihracata, ekonomik göstergeleri analiz etti, uzun vadeli hedefleri paylaştı. Türkiye’nin geleceği için iddialı konuştu ve şu değerlendirmeyi yaptı:”2023’de ilk 10 ülke hedefinden uzaklaşmadık, bir iki yıl gecikmeyle yakalayacağız”.  
 
Son yıllarda uygulama birimleri başka kuruluşlar bünyesine katıldığı için, ekonominin kıyısında kalmış gibi görünen Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) yeniden aktif bir şekilde ekonomi yönetiminde yerini almaya hazırlanıyor.  
 
DPT bu süreçte üretim ve ihracat başta olmak üzere ekonominin tüm alanlarını kapsayan bir planlamadan, daha çok bölgesel planlamaya geçiyor.Globalleşmeden payını alan diğer ülkeler gibi Türkiye’de yeni bir planlama anlayışını yerleştirmeye çalışıyor. Önümüzdeki dönem, çağdaş bir think tank kuruluşu olmayı hedefliyor.  
 
DPT’nin çalışmaları, geleceğin Türkiye’sinin fotoğrafını çekmeye yönelik. Tüm kurumlara ve şirketlere vizyon verecek ve siyasi kararları etkileyecek nitelik taşıyor. Capital, DPT’nin önümüzdeki 10 yıllarda Türkiye için, nasıl bir vizyon çizdiğini, neler düşündüğünü, DPT’nin yeni müsteşarı Ahmet Tıktık’dan aldı.  
 
DPT Müsteşarı Ahmet Tıktık, müsteşar yardımcılarıyla birlikte Capital’in sorularını yanıtladı. Tıktık, yeni planlama anlayışından Türkiye’nin dönemler itibariyle hedeflerine, savaş riskinden bölgelerarası kalkınmışlık farklarının giderilme politikalarına kadar, ekonomiyi ilgilendiren tüm konularda bilgi verdi:  
 
2003 yılı sonu itibariyle Türkiye ekonomisinin temel göstergelerinde nereye ulaşılması hedefleniyor? Savaş bu hedefleri şaşırtır mı?  
 
2003 yılında sürdürülen ekonomik programın temel amaçları ekonomideki büyümeyi devam ettirmek, düşme eğilimine girmiş olan enflasyonu belirlenen hedefler doğrultusunda aşağıya çekmek ve yüksek miktarda f aiz dışı vererek kamu borç stokunu sürdürülebilir seviyeye indirmek olarak belirlenmiştir. Bu amaçlar doğrultusunda 2003 yılında GSMH’nın yüzde 5 oranında büyümesi öngörülüyor.  
 
Büyümenin özellikle özel sabit sermaye yatırımları ve özel tüketimden kaynaklanması bekleniyor. Programın kararlılıkla yürütülmesi, mali disipline bağlı kalınması ve bekleyişlerin olumluya dönmesi sonucunda reel faizlerde beklenen düşme, özel tüketim ve yatırımları canlandıracak diye düşünüyoruz. Bu canlanmada 2001 ve 2002 yıllarında ertelenen özel tüketim ve yatırım kararlarının 2003 yılında realize edilmeye başlanması da etkili olacaktır.  
Bankacılık sektörü daha sağlıklı yapıya kavuşunca reel sektöre açılacak kredi imkanlarının yanı sıra, döviz kurunun istikrarlı seyri ve bu süreçte enflasyonist beklentilerin aşağıya çekilmesi, özel yatırımları destekleyecek unsurlar olarak öngörülüyor.  
 
12 aylık TEFE ve TÜFE artış hızları yüzde 17.4 ve 20 olması beklenirken ortalama TEFE ve TÜFE artışları yüzde 25.2 ve 24.7 olarak öngörüldü. GSMH deflatöründeki artış ise yüzde 24.4 tahmin ediliyor. Enflasyonun düşürülmesinde Merkez Bankası’nın sıkı para politikasına devam etmesi, kamu kesiminde gelirler politikasının enflasyon hedefleri ile uyumlu olması, ileriye yönelik endeksleme alışkanlığının yaygınlaştırılması, enflasyonla mücadelede öne çıkan politikalar..  
 
Dış ticaret cephesi için ne düşünüyorsunuz?  
 
2003 yılında  ihracatın bir önceki yıla göre yüzde 12.2 artışla 39.4 milyar dolara, yurtiçi talep ve GSMH’da öngörülen büyümeye paralel olarak altın hariç ithalatın (CİF) yüzde 12.3 oranında artışla 55.6 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. Dış ticaret açığının ise 10 milyar dolara yükselmesi beklenirken, cari işlemler hesabının 3.5 milyar dolar açık vereceği tahmin ediliyor.  
 
Kamu borçlanma gereğinin GSMH’ya oranının ise geçen yıla göre  2.6 puan gerileyerek yüzde 10 seviyesinde gerçekleşmesi programlandı. Bu azalma faiz ödemelerindeki reel düşmeye bağlı olarak konsolide bütçe, işsizlik sigortası fonu, sosyal güvenlik kuruluşları, KİT ve fon dengelerinde hedeflenen iyileşmeden  kaynaklıyor. Faiz dışı fazla hedefi ise yüzde 6.5.  
 
Bu temel hedeflere ulaşılmasında ekonomik programı zorlayabilecek en önemli risk ise Irak krizi olarak karşımıza çıkıyor. Irak Savaşı’nın en önemli olumsuz etkisi mali piyasalar üzerinde olacaktır. Mali piyasalarda ortaya çıkabilecek belirsizlik ortamı, faiz oranlarına ve döviz kurlarında yükselişlere neden olabilecektir. Ancak, ekonomik programın ve maliye politikasının kararlılıkla sürdürülmesi ile bu olumsuz etkiler kısa sürede giderilebilecek boyutta olacaktır.  
 
Acil  Eylem Planı’nda savaş nedeniyle herhangi bir revizyon gündeme gelebilir mi?  
 
Acil Eylem Planı daha çok yapısal dönüşüm için, yani reformlar için oluşturulan bir takvim niteliği taşıyor. Kaynakta ziyade Türkiye ekonomisinin önünü tıkayabilecek engelleri ortadan kaldırmayı, önlemler almayı hedefliyor. Doğrudan savaşla ilgisi yok. Türkiye ekonomisi bu ekonomik ve sosyal dönüşümü her halükarda yapmak zorunda. Bu yüzden bu konudaki çalışmalar aksatılmadan, aralıksız sürdürülüyor.  
 
DPT, Türkiye ekonomisinin geleceğine ilişkin senaryolar hazırlıyor mu? Bu senaryolarda Türkiye’nin orta vadeli hedeflerinde ne var? 5 yıl sonra nasıl bir Türkiye öngörülüyor?  
 
Evet hazırlıyor. Değişen ekonomik şartlara uygun olarak DPT makro ekonomik dengelere yönelik tahminlerini, oluşabilecek dış konjonktürel gelişmeleri de dikkate alarak belli aralıklarla güncelliyor.  Ayrıca, orta vadeli makro hedefler 2001 yılından beri DPT’nin koordinasyonunda her yıl diğer kamu kuruluşlarının da katılımıyla hazırlanıyor ve Katılım Öncesi Ekonomik Program (KEP) çerçevesinde AB Komisyonuna sunuluyor.    
 
Türkiye’nin 2002- 2005 dönemini kapsayan orta vadeli hedefleri geçen yıl AB’ye sunulan KEP’te yer alıyor.  2005 yılına kadar yürütülecek makroekonomik politikaların en önemli amaçlarından birisi, büyümenin önünde engel oluşturan yapısal sorunları ortadan kaldırarak, sürdürülebilir büyüme ortamının sağlanmasıdır.  
 
2005 yılında enflasyonun tek haneli rakamlara (yüzde 8) ineceği, gerçekleştirilecek istikrarlı büyüme sonucu 2001 yılında yüzde 122.8 düzeyine ulaşan kamu brüt borç stokunun GSYİH’ya oranının yüzde 70’ler seviyesine ineceği, büyümenin yüzde 5’ler düzeyini aşacağı tahmin ediliyor. Büyüme ise yatırım ve ihracat artışından kaynaklanacak.  
 
Ekonominin sektörel kompozisyonuna bakıldığında tarımın GSYİH içindeki payının azalmaya devam etmesi, tarımda çalışan sayısının azalması ile birlikte sanayi ve hizmetler sektörlerinin paylarının artması öngörülüyor. Böylece 2001 yılında sırasıyla yüzde 13.7 yüzde 28.3 ve yüzde 58 olan tarım, sanayi, hizmetler sektörlerinin GSYİH içindeki paylarının 2005 yılında sırasıyla yüzde 12.2 , yüzde 29.1, yüzde 58.8 seviyelerinde gerçekleşmesini bekliyoruz.  
 
Türk ekonomisi sağlıklı büyümek ve sosyal patlamayı önlemek için önümüzdeki yıllarda ne kadar iş yaratmak zorunda?  
 
Türkiye hızlı artan ve oldukça genç bir nüfusa sahip. Bu demografik özellik, her yıl onbinlerce yeni kişinin işgücü piyasasına dahil olması anlamına geliyor. Örneğin, 2001 yılında 22  milyon kişi olan toplam işgücü 2001 ve 2002 yıllarında  22.3 ve 22.7 milyon kişi olarak gerçekleşti. Son dönemde her yıl işgücü piyasasına yaklaşık 500 bin kişi girdi.  
 
Halbuki ekonominin bu girişi karşılama kapasitesi sınırlı kalıyor. Örneğin, ekonominin ortalama yüzde 5 büyümesi, 300 bin kişi civarında bir istihdam artışına neden oluyor. Yani şu anda 2.4 milyon kişi olan işsiz sayısının sabit tutulabilmesi için bile önümüzdeki dönemde oluşacak yeni işgücünün istihdamını sağlayabilecek düzeyde yeni istihdam olanaklarının yaratılabilmesi gerekiyor.  
 
Önümüzdeki dönemde ne kadar istihdam ihtiyacının doğacağı ve bu istihdamın hangi büyüme oranıyla sağlanacağına ilişkin varsayımlar altında çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmalarda ortaya çıkan en temel bulgulardan bir tanesi Türkiye ekonomisinin istihdam yaratma kapasitesindeki düşüklük. Bu nedenle istihdam yaratma biçimlerinde bir değişiklik olmaksızın işsizlik oranını ve işsiz sayısını yaklaşık bugünkü düzeylerinde tutabilmek için bile ekonomimizin büyüme hızının yüzde 5’lerin üzerine çıkarılması gerekiyor.  
 
Önümüzdeki dönemde tarımdan ayrılanların başka sektörlerde istihdamı konusu, işgücü piyasasının en önemli konulanından birini oluşturacaktır. Tarımda ayrılan kalifiye olmayan nüfusa sanayi ve hizmet sektörlerinin gerektirdiği becerilerin kazandırılması, bu geçiş sürecinde, üzerinde durulması gereken bir nokta olarak düşünüyoruz. Bu yıl sivil işgücünün 23.1 milyon, sivil istihdamın 20.9 milyon, işsizlik oranının ise yüzde 9.5 olacağı tahmin edildi. İstihdamın 6.9 milyonunun tarım, 4 milyonunun sanayi ve 10 milyonunun hizmetler sektöründe sağlanacağı düşünülüyor.  
 
Türkiye’nin son 10 yıldır kişi başına milli geliri yerinde sayıyor. 1993 yılında 3 bin dolar olan milli gelir, 2 bin 500 dolar düzeyine indi. Bu açığı kapatmak mümkün olabilecek mi?  
 
Maalesef yaşanan ekonomik krizler nedeniyle kişi başına milli gelir seviyesinde bir gerileme oldu. Tabii bunda 2001 yılında dolar kurunda yaşanan yüksek oranlı devalüasyonun ve dalgalı kur rejimine geçişin de etkisi var. Bununla birlikte açığı kapatmak mümkün. Uygulanan politikalar ile milli gelir artışında sürekliliği sağlamaya yönelik sonuçlar da alınmaya başlandı.  
 
Örneğin, 2003 yılında kişi başına milli gelirin 2 bin 850 dolara yükselmesini bekliyoruz.  
Toplumsal refahı daha iyi yansıttığı düşünülen Satın Alma Gücü Paritesi’ne göre ise kişi başına milli gelir 6050 dolar.  
 
Ayrıca, önemli boyuta ulaşın kayıt dışı ekonomi de dikkate alındığında bu değerler daha da artıyor. Kişi başına milli gelir seviyesinin uzun vadede AB ülkeleri ortalamasına yaklaşması bekleniyor.  
 
Türkiye’nin sınıf atlaması için, örneğin Dünya Bankası kriterlerinde orta sınıftan ortanın üstüne ve daha yukarı çıkabilmesi için nelere ihtiyaç var? Ne kadar zaman sonra bu mümkün olur?  
 
Dünya Bankası ülkeleri kişi başına milli gelir kriterine göre şöyle sıralıyor: Orta gelirli ülkeler, alt grubu kişi başına geliri 756-2 bin 995 dolar; orta gelirli ülkeler üst grubu 2 bin 996-9 bin 265 dolar; yüksek gelirli ülkeler grubu ise kişi başına düşen geliri 9 bin 266 dolar ve üstü ülkeler.  
 
Bu yönteme göre Türkiye 2000 yılında 3 bin100 dolarla orta üst ülkeler grubunda ve 90’ıncı sırada yer alırken, 2001’de krizin etkisiyle, bu rakam 2 bin 540 dolar düzeyine indi ve Türkiye 95’inci sıraya düştü.  
 
Her şeyden önce Türkiye’nin kişi başına milli gelirini artırabilmesi için sürdürülen ekonomik program çerçevesinde enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmesi, kamu borç stokunu makul seviyelere çekmesi, reel faiz oranlarını düşürmesi, kaynaklarını üretken yatırımlara aktarması ve böylece büyümenin önünde engel oluşturan yapısal sorunları ortadan kaldırarak sürdürülebilir büyüme ortamını sağlaması gerekiyor.  
 
Bu çerçevede, Türkiye’nin önümüzdeki bir iki yıl içinde orta gelirli ülkeler üst grubuna çıkması, ekonomide yapısal dönüşümün gerçekleşmesi ve AB’ye katılım sürecinin hızlanması ile 2010’lu yıllarda yüksek gelirli ülkeler grubuna yükselmesi bekleniyor.  
 
Bir dönem 2005 yılı için Türkiye’nin ilk 15, ardından 10 ülke arasına girme hedefi vardı. Bu hedeften sizce uzaklaşıldı mı?  
 
Türkiye’nin temel hedefi, 2023’de milli gelir büyüklüğü olarak dünyanın ilk 10 ülkesi arasına girmektir. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı ve Uzun Vadeli Strateji kapsamında yapılan çalışmada, Türkiye’nin yapısal reformlarını tamamlaması, enflasyonu düşürmesi, AB perspektifinde gerekli dönüşümleri yapması ve sağlıklı bir büyüme ortamını temin etmesi ve toplam faktör verimliliğini  artırıcı politikaları sürdürmesi durumunda, potansiyel büyüme hızının yüzde 6’nın üzerine yükselmesi ve 2010 yılında ilk 15 ve 2023 hedefinden uzaklaşmadığını ancak 2010 yılı hedefinin bir iki yıl gecikmeyle tutturulabileceğini gösteriyor.  
 
Türkiye’de sektörlerle ilgili çalışmalar yapıyor, öncelikler belirliyorsunuz. Sizce Türkiye’nin geleceği hangi sektörlerde?  
 
8. Beş Yıllık Kalkınma Planı uzun vadeli gelişmenin temel amaçları ve stratejisi (2001-2023)’ne göre, Türkiye’nin gerekli yapısal dönüşümleri gerçekleştirmesi durumunda, dönem sonunda tarım sanayii ve hizmet sektörlerinin toplam katma değer içindeki paylarının sırasıyla yüzde 5, 30 ve 65 olması bekleniyor. İstihdamın yapısındaki temel değişimin tarım ve hizmet sektörlerinde gerçeklemesi ve dönem sonunda tarımın payının yüzde 10’lara gerilemesi öngörülmektedir. Bu çerçevede, Türkiye’nin geleceğinin teknoloji yoğun, yüksek katma değer yaratan sanayi sektörlerinin yanında hizmet sektörlerinde olduğu söylenebilir. Hizmetlerde turizm, eğitim, sağlık, bilgi ve iletişim teknolojileri en hızlı gelişen sektörler olacaktır. Özellikle bilgi ve iletişim teknolojileri önümüzdeki dönemde stratejik sektörlerden birisi olacak.  
 
Türkiye’de sanayinin yapısı, hammadde ve emek yoğun sektörlerden oluşuyor. 2000’de toplam imalat sanayii üretiminin yaklaşık yüzde 45’ini, nispeten hammadde ve emek yoğun üretim yapısına sahip gıda, tekstil ve giyim ile demir-çelik oluşturuyor. Ancak, son yıllarda küreselleşme ve hızlanan teknolojik gelişmeye bağlı olarak rekabet kavramı yeni bir boyut kazanmış ucuz işgücü ve doğal kaynaklara dayalı rekabet anlayışının yerine yüksek katma değerli ürünlere yönelme, ihtisaslaşma çerçevesinde dünya piyasalarına açılma ve üretim teknolojisini geliştirme önem kazandı.  
 
Bu bağlamda gıda, tekstil ve giyim gibi, geleneksel sanayilerde rekabet gücünün artırılarak ihracatın devam ettirilmesi, öte yandan bilgi ve teknoloji yoğun nitelik taşıyan savunma ve havacılık, makine imalat, kimya, elektronik sanayilerinin ve yazılım sektörünün geliştirilmesi gerekiyor. Bu süreçte sanayimizin sahip olduğu avantaj ve dezavantajların iyi analiz edilmesinin ve yeni rekabetçi üstünlüklerinin geliştirilmesinin önemi açık.  
 
Tarımda ise verimliliğin artırılması ve tarım ürünlerini hammadde olarak kullanan gıda sanayiinin geliştirilmesi önceliklidir. Gıda sanayiinde rekabet gücü yüksek ve geleceği olan alt sektörler olarak meyve ve sebze işleme, hububat ürünleri, şekerli mamuller, zeytinyağı ve beyaz et sanayileri ön plana çıkıyor.  
 
İhracat konusunda Türkiye’nin yeni hedefi nedir, hangi sektör öncülük edecek?  
 
Toplam ihracat 1995-2001 döneminde ortalama yüzde 6,4 oranında artarak 2001 yılında 31,3 milyar dolar düzeyine ulaştı.  
 
İhracatımızın yapısı giderek dışa açılmanın ve artan küresel rekabet etkisiyle değişiyor. OECD sınıflandırması esas alınarak yapılan analize göre; 1996-2001 yılları arasında toplam ihracat içinde orta ve yüksek teknolojili sektörlerinin payı yüzde 23,5’ten 33,7’ye yükseldi, düşük teknolojili sektörlerin payı yüzde 64,3’ten yüzde 58’e indi. Özellikle orta ve yüksek teknolojili sektörlerden makine imalat, elektrikli makineler, elektronik ve karayolu taşıtları ile diğer imalat sektörlerinin payının artışı dikkat çekici.  
 
Buna karşılık ihracattaki ağırlığı süren geleneksel sektörlerimizden gıda, tekstil-giyim, demir-çelik sektörlerinin toplam payı 1996 yılında yüzde 54,6 iken 2001 yılında bu faktörlere dayalı sektörlerin ihracattaki payı azalarak, ülkemiz göreli olarak daha ölçek yoğun, yenilikçi buluşa dayalı ve ihtisaslaşma gereken sektörlere yöneldi. Bu sektörler 1996 yılında yüzde 35 paya sahipken 2001 yılında bu pay yüzde 44’e yükselmiştir.  
 
Bu değişim ihracatımızın yönünü de işaret ediyor. Bu olumlu gelişmelere rağmen, dünya genelinde mal, hizmet ve sermaye piyasalarında yaşanan hızlı küreselleşmeyle birlikte, özellikle rakibimiz olan ülkelerin ihracat yaptığımız piyasalarda giderek derinleşme imkanının ortaya çıkması önümüzdeki yıllarda ihracatımız açısından önemli riskler taşıyor.  
 
Türkiye’nin demografisi üzerine de çalışmalar yapıyorsunuz. Türkiye’nin demografik yapısında, ekonomiyi ve iş dünyasını etkileyecek önemli değişimler var mı? Demografik yapı ekonomi için bir güç mü?  
 
Türkiye, 2000 yılında 67,8 milyonluk nüfus büyüklüğüyle dünya nüfusunun yüzde 1,1’inin yaşadığı bir ülke durumuna geldi. Yapılan tahminlere göre, nüfusumuzun 2003 yılı ortasında 70,9 milyona ulaşacağı, nüfus artış hızının, gelişmekte olan ülkelerin artış hızına yaklaşarak yüzde 1,44 olacağı bekleniyor.  
 
2003 yılında 2,43 çocuk olan toplam doğurganlık hızıyla, dünya ortalaması olan 2,82’nin altında, gelişmiş ülkelerin ortalaması olan 1,57’inin oldukça üstünde bulunuyor. Ülkemizde bir yaşını doldurmadan ölen bebek sayısı, benzer gelişmişlik seviyesinde olan ülkelerden çok yüksek.  
 
Gelişmiş ülkelerden ortalama binde 8, gelişmekte olan ülkelerde binde 65 dolayında olan bebek ölüm hızının ülkemizde 2003 yılında binde 36,8 olduğu tahmin ediliyor. Bebek ölüm hızının yüksekliği, doğuşta hayatta kalma ihtimalinin gelişmiş ülke değerinin altında bulunmasına neden olmaktadır. 2002 yılında 68,8 yıl olarak tahmin edilen doğuşta hayatta kalma ihtimalinin 2003 yılında 68,9 yıla yükselmesi bekleniyor.  
 
Doğurganlık hızının son yıllarda düşmesine rağmen, önceki dönemlerdeki yüksek doğurganlığın etkisiyle nüfusumuz genç nüfus yapısına sahip olma özelliğini devam ettiriyor.  
 
Ancak, zaman içinde genç nüfus grubunun toplam nüfus içindeki payının azaldığı, buna karşılık çalışma çağındaki ve 65 yaşın üstündeki nüfus gruplarının payında bir artış olduğu gözleniyor. Ayrıca, eğitim çağındaki nüfusun payı halen oldukça yüksektir. 2000 yılında ülkemizde her 100 kişi kendisi dışında 55,3 genç ve yaşlı kişiye bakmak/kişiyi desteklemek, diğer bir deyimle bağımlı durumundayken, bu sayı gelişmiş ülkelerde 48,4.  
 
Ülkemizin genç nüfus payının  yüksekliği sosyo-ekonomik bakımdan bir güç olarak değerlendirilmekle birlikte, bu nüfus grubunun eğitim ve sağlık hizmet talebini artıran bir yönü de bulunuyor. Bu durum ekonomik imkanların hem sağlık, hem de eğitim alanında tesis ve hizmet arzının artırılması yönünde yönlendirilmesi gereğini ortaya çıkarıyor. Ayrıca, bu yaş grubunun çalışma çağına ulaşması halinde de işgücü talebinin artmasına neden oluyor.  
 
Dolayısıyla mevcut işsizler ile birlikte işgücüne katılan nüfusa daha fazla istihdam imkanlarının yaratılması gereği ortaya çıkıyor. Bunun yanında, nüfusun yaşlı nüfus payının göreceli olarak artış göstermesi, sosyal sigorta ile birlikte sosyal hizmet ve yardım kuruluşlarının yükünün artmasına yol açıyor.  
 
Türkiye’nin bölgesel eşitsizliği konusunu yakın yıllarda çözmek mümkün olabilecek mi?  
 
Dünyada gelişmiş ülkeler dahil olmak üzere; her ülkede değişik boyutlarda olan bölgelerarası gelişmişlik farkı ülkemizde de önemli bir sorun olarak devam ediyor. Bu sorunun yakın zamanda çözülüp çözülmeyeceğini değerlendirmeden önce, sorunun yani ülkemizdeki bölgeler arası gelişmişlik farklarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla bakımından bir tespitin yapılması uygun olacaktır.  
 
“AR-GE YATIRIMLARINA DESTEK VERİLİYOR”  
 
Türkiye’de yatırımları yönlendirmede DPT önemli bir kuruluş. Bu alanlarda atıl kapasite, fazla tesis olduğu söyleniyor. Siz önümüzdeki dönemde yeni yatırım konusunu nasıl yönlendireceksiniz?
 
 
DİE kapasite kullanım oranı verilerine göre 2002 yılında otomotiv başta olmak üzere gıda- içecek-tütün, deri, toprağa dayalı sanayiler, ana metal, metal eşya, elektrikli makine ve diğer taşıtlar sanayiinde kapasite kullanım oranlarının düşük olduğu görüldü. Özellikle iç pazarda talep yetersizliğinin tam kapasite ile çalışamamada başlıca neden olduğu görüldü. Bu açıdan devletin yatırımları yönlendirme politikaları önem arz ediyor.  
 
Devletin bir yandan piyasaları düzenleyici ve denetleyici rolüne ağırlık vererek uygun yatırım ortamının oluşmasını sağlamaya çalışırken, diğer taraftan ekonomide sürdürülebilir bir gelişme ortamı sağlayarak refah düzeyini kalıcı bir biçimde yükseltmek amacıyla yatırımları cazip hale getirmesi gerekiyor. Son yıllarda uluslararası kurallara göre sektörel teşviklere son verilerek yatırımlar destekleniyor.  
 
Bu kapsamda yazılım, bilgi teknolojileri, Ar-Ge, çevre koruma, teknoloji geliştirme, yap-işlet-devret gibi, modellerle yürütülen projeler ile KOBİ’lerin gelişmesine ve bölgelerarası gelişmişlik farklarının azaltılmasına yönelik yatırımlar teşvik ediliyor.  
 
Genel olarak işletmelerin rekabet gücünü artırıcı özelliği olan bu desteklerin uygulanmasına devam edilmesinde yarar görüyoruz. Sanayinin rekabet gücünü artırmak üzere teknoloji kapasitesinin geliştirilmesi önemli. Bu amaçla entegrasyon içinde üniversite–sanayi işbirliğinin yaygınlaştırılmasına, teknoloji destek ve geliştirme merkezlerine, teknoparklar ve teknoloji enstitülerine ve Ar-Ge desteklerinin artırılmasına önem veriliyor. Ayrıca önümüzdeki dönemde geleneksel sektörlerimizin uluslararası piyasada daha çetin bir rekabetle karşılaşması kaçınılmaz görünüyor. Bu sektörlerin bahsettiğim politikalarla birlikte özellikle verimlilik artışı ve dış pazarlarda rekabet gücünü artırmaya yönelik tedbirlerle desteklenmesine devam edilecek.  
 
“YURTDIŞI FİRMALARLA İŞBİRLİĞİ YAPILMALI”  
 
Şirketlere yatırımlar konusunda önerileriniz var mı?
 
 
Özel kesim işletmelerine öncelikle iyi hazırlanmış fizibilitelere dayanarak yatırım kararlarını almalarını öneriyoruz. Yatırım konularının seçiminde mevcut kapasitelerindeki fazlalıklar kadar yatırım yerinin özelliklerini, çevre ve taşıma maliyetlerini, yurtiçi pazar yanında özellikle yurtdışı pazar fırsatlarını değerlendirmeleri gerektiğini söylüyoruz. Yurtdışı firmalarla işbirliğine  
giderek rekabetçi teknolojileri seçmelerini ve yukarıda bahsedilen teşvik imkanlarından faydalanmalarını öneriyoruz.  
 
Orta ve uzun dönemde sanayimizin yerel kaynakları harekete geçiren, çevre normlarına uygun üretim yapan, tüketici sağlığını ve tercihlerini gözeten, yüksek nitelikli işgücü kullanan, çağdaş işletmecilik anlayışını uygulayan, Ar-Ge’ye önem veren, teknoloji üreten, özgün tasarım ve marka yaratarak uluslar arası pazarda yerini alan bir yapıya kavuşmasını ve bu bilinçle hareket etmesini bekliyoruz.  
 
Bunların yanında kamu kesimi yatırımlarının ağırlıkla ekonomik ve sosyal altyapı alanlarında yoğunlaştırılması, böylece kamu kesimi ve özel kesim kaynaklarının birbirlerini tamamlayan yatırım alanlarına yönlendirilmesi esas alınmalı.  
 
Bu bağlamda 2003 yılında kamu kaynak tahsislerinde, sektörel bazda, eğitim, sağlık, teknoloji alt yapısı, enerji, sulama, kentsel alt yapı yatırımlarına ve ulaştırma alt sektörleri arasında dengeyi sağlayıcı yatırımlara, bölgesel gelişme stratejileri dikkate alınarak öncelik veriliyor.  
 
“TÜRK MALI İMAJI GÜÇLENDİRİLMELİ”  
 
Tekstil sektörü için düşünceleriniz nedir? 2005 yılında serbest döneme giriliyor. Bu, Türkiye’yi, şirketleri nasıl etkiler? Bu konuda önlemler alınabildi mi?
 
 
Türkiye’nin tekstil ve hazır giyim sektörlerinde en büyük rakibi olan başta Çin ve diğer Uzakdoğu ülkeleri olmak üzere gelişmekte olan diğer ülkelere göre maliyet üstünlüğüne dayalı rekabet edebilme şansı bulunmuyor. Türkiye’nin gelişmiş ülkelerdeki alıcı firmalara yakınlık, Çin, Hindistan gibi, gelişmekte olan rakip ülkelere göre daha fazla bilgi birikimine, alıcının isteklerini yerine getirebilme yeteneğine ve yeni makine parkına sahip olma avantajına karşılık, bu ülkelerin ucuz işgücü avantajı bulunmaktadır. Bu nedenle diğer rekabet unsurları olarak sıralayabileceğimiz marka, kalite ve temin süresi tekstil ve hazır giyim sanayileri için önem kazanıyor.  
 
2005 yılı sonrasında rekabet edilebilirliğin korunması, varolan atıl kapasitenin kullanılması ve pazar çeşitlendirilmesi yoluyla dünya pazarlarından daha çok pay alınması amacıyla, katma değeri yüksek ürünlere, tasarıma, koleksiyon tipi üretime, tanıtım ve pazarlama faaliyetlerine ağırlık verilmeli.  
 
Kısa dönemde moda, marka yaratmanın finansal güçlükleri göz önünde  bulundurularak “Türk Malı” imajının güçlendirilmesine önem verilmeli. “Türk Malı”na yönelik dış pazarda talep oluşturulması tekstil ve hazır giyim sektörlerinin yurt dışında kalıcılığına katkıda bulunacaktır. Ayrıca “Türk Malı” imajı ile örtüşecek şekilde firma düzeyinde markalaşma çalışmaları yapılmalı.  
 
Ar-Ge çalışmalarıyla geliştirilen moda-markalar çok iyi tasarlanmış reklam ve pazarlama çalışmaları ile desteklenmeli. Pazar araştırmaları zaman zaman yapılan bir faaliyet olmamalı, sürekli yenilenmeli. Ayrıca, firmamızın ihracat açısından potansiyel ülkelerde mağaza, satış zinciri kurmak gibi aktif pazarlama tekniklerinden yararlanmaları çok önemli.  
 
İhracatta AB pazarına olan bağımlılığın azaltılması için yeni pazarlar aranmalı. Pazarlarda hedef müşteri grubu olarak, geliri ortanın üstünde  olan, kaliteli mal alabilecek kişiler alınmalı. Çin ve Hindistan gibi az gelişmiş fakat yüksek nüfusa sahip ülkelerde kaliteli ürüne talebi olan zengin bir müşteri kitlesinin bulunduğu unutulmamalı. Bu nedenle bu ülkelerde tekstil ve hazır giyim sektörünün de alınması veya bu ülke ile Serbest Ticaret Anlaşması yapılması özümleri üzerinde çalışılmalı.  
 
 
 
 
 
  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER