Capital'e abone olun.
EKONOMİDE DİRENİŞ VAR

Ekonomide Direniş Var

Türkiye’de son 3 ayda yaşanan gelişmeler hangi ülkede olsa ekonomiyi olumsuz etkilerdi. Bu etki ABD, Almanya, Fransa gibi ekonominin yerine oturduğu ülkelerde sınırlı düzeyde kalabilirdi tabii. Anc...

Son Güncelleme: 01.08.2002

Türkiye’de son 3 ayda yaşanan gelişmeler hangi ülkede olsa ekonomiyi olumsuz etkilerdi. Bu etki ABD, Almanya, Fransa gibi ekonominin yerine oturduğu ülkelerde sınırlı düzeyde kalabilirdi tabii. Ancak, Arjantin, Brezilya ve Meksika gibi ekonomide dengelerin bıçak sırtında olduğu bir ülkede işin ucu bir resesyona kadar gidebilirdi.

 

Aslında Türkiye yukarıda saydığımız ikinci kategorideki ülkeler arasında. Ancak, 3 aydır yaşanan siyasi istikrarsızlığa ekonomi şu ana kadar başarıyla direndi. Ekonominin parasal cephesi, her zaman olduğu gibi, daha ilk günden teslim bayrağını çekti tabii. Ancak, son yarım yüzyılın en derin krizini yeni yeni atlatmakta olan reel ekonomi, olumsuz siyasi gelişmelere henüz prim vermedi.

 

Direniş temel göstergeleri

 

Bizde reel ekonominin siyasi istikrarsızlığa direndiği kanısını uyandıran gelişmeler şunlar:

 

* Bu konudaki en önemli göstergeyi sanayi üretiminde yaşanan hızlı yükselme oluşturuyor. Sanayi üretimi 13 aylık bir gerileme döneminden sonra geçen mart ayında yeniden yükselişe geçmişti. Hem de bu yükseliş bir patlama şeklinde gerçekleşmiş ve üretim yüzde 19 oranında artmıştı. Nisan ayında da çift haneli ve yüzde 14.4 olan sanayi üretimindeki artış oranının, siyasi istikrarsızlığın başladığı mayıs ayında önemli ölçüde hız kesebileceği ve tek haneli sayılara inebileceği düşünülüyordu. Ancak, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) geçen ayın 8’inde açıkladığı verilere göre, sanayi üretimi mayıs ayında da çift haneli ve yüzde 11 oranında artış gösterdi.

 

* Mayıs ayında sanayi üretiminde sadece geçen yılın aynı ayına göre değil, nisan ayına göre de artış yaşandı. Oysa nisan ayında geçen yılın aynı ayına göre yüksek oranlı bir artış olmasına rağmen mart ayına göre üretimde düşüş görülmüştü. Sanayi üretim indeksinin mart ayında 102.2 olan değeri, nisan ayında 99.6’ya gerilemişti. Mayıs ayında ise indeks değeri 103.7’yi buldu. Erken seçimin yoğun olarak tartışıldığı, başbakanın hastanede bulunduğu bir ayda sanayinin yönünü yeniden yukarıya çevirmesi de ekonominin siyasi istikrarsızlığa direndiğini gösteriyor.  

 

Kapasite kullanımı arttı

 

* İmalat sanayi kapasite kullanım oranı verileri, sanayinin siyasi istikrarsızlığa karşı direnişinin haziran ayında da sürdüğünü gösteriyor. Çünkü, haziran ayında kapasite kullanım oranı sadece geçen yılın aynı ayına göre yükselmekle kalmadı, bu yılın da şimdiye kadarki en yüksek düzeyini de yakaladı. DİE’nin verilerine göre, haziran ayında imalat sanayi yüzde 76.3 oranında kapasite ile çalıştı. Geçen yılın aynı ayında kapasite kullanım oranı 5 puan daha düşük ve yüzde 71.3 düzeyindeydi. Bu yılın geride kalan döneminde daha önce gerçekleşen en yüksek oran ise yüzde 76’ydı.

 

* Kapasite kullanım oranlarının özel ve kamu ayrımında incelenmesi, sanayinin direniş içinde olduğu görüşümüzü güçlendiriyor. Çünkü, haziran ayında kapasite kullanım oranının yükselmesine özel sektörün daha büyük katkı yaptığı görülüyor. Haziran ayında kamu işyerlerindeki kapasite kullanım oranı özel sektöre göre daha yüksek ve yüzde 81.7 olarak gerçekleşti ama geçen yılın aynı ayına göre artış 2 puanda kaldı. Özel sektörde ise haziran ayındaki kapasite kullanım oranı yüzde 72.8 oldu ama geçen yılın aynı ayına göre 5.6 puanlık yükseliş yaşandı.

 

Yatırım cephesindeki durum

 

* Reel ekonominin siyasi istikrarsızlığa direndiğine ilişkin örnekleri ekonominin yatırım cephesinde de görmek mümkün. Teşvikli yatırımlar, yıla gerilemeyle girdikten sonra şubat ayından itibaren artış göstermeye başlamıştı. Teşvikli yatırımlardaki artış siyasi istikrarsızlığın başladığı mayıs ayında da durmadı. Hazine’nin mayıs ayında verdiği teşvik belgelerinin yatırım tutarı, geçen yılın aynı ayındaki tutarı yüzde 107.4 oranında aştı.

 

* Yeni kurulan şirket sayısı da uzun bir gerileme döneminden sonra mart ayında yeniden yükselmeye başlamıştı. Ekonomiden toparlanma belirtilerinin gelmesiyle moralleri düzelmeye başlayan girişimciler, mayıs ve haziran aylarındaki siyasi istikrarsızlık ortamı karşısında bozguna uğramadı. Yeni kurulan şirket sayısındaki artış bu iki ayda da sürdü. Mayıs ayında 2 bin 731, haziran ayında 2 bin 476 yeni şirket kuruldu. Geçen yılın aynı aylarında sırasıyla 2 bin 359 ve 2 bin 183 yeni şirket kurulmuştu.

 

Tüketicide de panik yok

 

* Beyaz eşya ve otomotiv satışlarının seyri, siyasi istikrarsızlığın talep cephesinde de henüz bir paniğe yol açmadığının sinyalini veriyor. Beyaz Eşya Sanayicileri Derneği’nin (BESD) verileri, 4 ana ürünün (buzdolabı, otomatik çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ve fırın) satışlarında şubat ayında başlayan yükselişin mayıs ayında da sürdüğünü gösteriyor. 4 ana ürünün mayıs ayındaki satış adedi geçen yılın aynı ayındaki düzeyini yüzde 3.9 oranında aştı. Mayıs ayında beyaz eşya satışları nisan ayındaki düzeyini de geçti.

 

* Otomotiv satışlarında ise geçen yıla göre gerileme eğilimi mayıs ve haziran aylarında da sürdü. Ancak, bu 2 aydaki satış adedi önceki ayların üzerinde gerçekleşti.

 

* Haziran ayında enflasyonun beklenenin altında çıkması da reel ekonominin siyasi istikrarsızlığa karşı direnişinin bir işareti olarak görülebilir. Mayıs ve haziran aylarında kurlarda gerçekleşen artışa ve talepte son aylarda yaşanan kıpırdanmaya rağmen, işletmeler geçmiş yıllarda olduğu gibi hemen sattıkları ürünlere zamları bindirmedi. Yeni yeni çarşı-pazara çıkmaya başlayan tüketiciyi ürkütmemek için fiyat artış oranları insaflı düzeyde belirlendi. 

 

Düzeltme hareketi başlıyor mu?

 

Ekonominin parasal cephesinde siyasi istikrarsızlıkla birlikte yaşanan bozulmayı reel ekonomi şimdilik göğüsleyebilecek durumda. Yılın ilk yarısında faizler ve kurlar beklenenden düşük gerçekleşmişti. Bu nedenle son 3 ayda yaşanan artış faizleri ve kurları, yılbaşında belirlenen hedeflere ulaşılmasını engelleyecek düzeye kadar götürmedi.

 

Önce faizi ele alalım. Hükümet 2002 yılı planlarını yaparken iç borçlanmada ortalama faiz oranını yüzde 69.6 olarak belirlemişti. Mayıs ve haziran aylarında yaşanan yükselmeye rağmen, yılın ilk yarısı itibariyle gerçekleşen oran bu düzeyi aşmadı. Mart ve nisan aylarında faizler planlanandan daha fazla gerileme gösterip yüzde 50’lere kadar indiği için yılın ilk yarısında gerçekleşen ortalama faiz hedefin altında kaldı.

 

Dalgalı kur uygulaması nedeniyle açıkça bir dolar kuru hedefi belirlenmemişti ama hükümet 2002 yılı planlarını 1 milyon 710 bin liralık ortalama dolar kuruna göre yapmıştı. Yılın ilk 5 ayında dolar 1 milyon 300 binlere demir attığı için, son 3 ayda yaşanan artışla 1 milyon 600 binlerin üzerine çıkmasına rağmen, yıllık ortalama dolar kurunun hala hükümetin tahmininin altında kalması ihtimali var.

 

Kısacası faizler ile kurlarda son 3 ayda gerçekleşen artışlar, hükümetin hedeflerinin aşılması yönünde değil hedeflere doğru bir düzeltme yaşanması yönünde etki yaptı.

 

Büyük direnişin sınırları

 

Bu nedenle reel ekonomi siyasi istikrarsızlığa karşı bir süre daha direnecek güce sahip. Ancak istikrarsızlığın daha da uzaması ve işlerin iyice içinden çıkılmaz hale gelmesi durumunda bu direniş sona erebilir.

 

Biz  “Konjonktür” bölümünü hazırladığımız sırada siyasi istikrarsızlığın nasıl çözüleceği henüz belirginleşmiş değildi. Koalisyon ortakları 3 Kasım’da erken seçime gitmek için anlaşmıştı ama TBMM henüz böyle bir karar almamıştı. Meclis’teki partilerin seçim konusundaki tavrı tam olarak netleşmiş değildi.

 

Hatta koalisyon ortaklarının bile seçime gitmek konusunda çok gönüllü olmadığı anlaşılıyordu. DSP ve ANAP’tan 3 Kasım’da erken seçime gitme kararından dönme yolunda işaretler gelmişti. Ancak MHP’nin “Hükümetten çekiliriz” tehdidi üzerine bu iki parti önceki kararlarını muhafaza etmek zorunda kalmışlardı.

 

Koalisyon ortakları, seçimlerin 3 Kasım’da yapılması konusunda anlaşınca mali piyasaların tepkisi olumlu olmuş, faizde ve kurlarda gerileme yaşanmıştı. Bu gelişmeler, erken seçim kararı TBMM’den çıkarsa reel ekonominin bu siyasi istikrarsızlık dönemini az hasarla atlatabileceğini düşündürüyor.

 

Felaket senaryosuna dikkat

 

Erken seçim kararının çıkmaması, hükümetin istifası ve yeni hükümetin kurulmasının gecikmesi gibi gelişmeler yaşanması halinde ise kurlarda ve faizlerde yeni yükselişlerin gerçekleşmesi mümkün. Bu durumda reel ekonominin de direnişi daha fazla sürdürmesi zor olur.

 

Dolar kurundaki yeni yükselişler enflasyonun yükselmesini kaçınılmaz kılar. Fiyat artışlarının hızlanması ise tüketicinin yeniden çarşı-pazardan çekilmesiyle sonuçlanır. 

 

Faizlerin yükselmesi de tüketicinin harcamalarını kısmasına yol açar. Ayrıca, faizlerdeki yükseliş yeni yeni toparlanmaya başlayan yatırımları da yeniden kısar.

 

Talep cephesinde yaşanacak bu gelişmeler kaçınılmaz olarak üretim cephesine de yansır. Ürününü satacak müşteri olmayınca hiçbir şirket üretimi sürdürmez. Böylece sanayi üretiminde son aylarda yaşanan patlama birkaç ay içinde sönebilir.

 

Bu felaket senaryosunun gerçekleşmemesi için öncelikle siyasetçilerin daha duyarlı olmaları şart. Koltuğa yapışıp kalmanın ne kendilerine ne de ülkeye bir yarar getirdiği yok. Yaşanan son gelişmelerden sonra, birkaç ay önce erken seçimi kabus gibi gören ekonomik kamuoyu şimdi buna can simidi olarak bakıyor. Bu durumda seçimi ertelemek yerine bir an önce gerçekleştirmek ekonomi için en iyisi olacak.

 

Yönetimde soğukkanlılık şart

 

Siyasi istikrarsızlığın ekonomi açısından felaket halini almaması için iş dünyasının da şimdiye kadar koruduğu soğukkanlılığını sürdürmesi gerekiyor.

 

Türkiye ekonomisi siyasi istikrarsızlıkla ilk kez karşılaşmıyor. 1995, 1996 ve 1997 yıllarında da siyasi ortam bugünkü gibi gerginleşmişti. Hatta 28 Şubat sürecinin yaşandığı 1997’de, yıllar sonra yeni bir askeri darbe korkusu bile gündeme gelmişti.

 

Ancak, siyasette tozun dumana karıştığı bu dönemlerden reel ekonomi fazla hasar almadan çıkmayı başardı. O yıllarda iş dünyası Ankara’ya kulaklarını mümkün mertebe tıkamış ve işine odaklanmayı tercih etmişti. Bu sayede 1995-97 dönemi, Türkiye ekonomisinin 3 yıl üst üste büyüme gösterdiği nadir dönemlerden biri olmuştu.

 

İş dünyası aynı soğukkanlılığı gösterebilirse, 2002 yılı da yaşanan siyasi gerginliklere rağmen bir hızlı büyüme yılı olabilir. Ekonominin yılın ilk yarısında gösterdiği performans, böyle bir potansiyelin mevcut olduğuna işaret ediyor. Ekonomi, küçülmenin sürmesi beklenen ilk çeyrekte yüzde 0.7 oranında büyüdü. İkinci çeyrekte ise büyüme oranı yüzde 7’nin üzerinde gerçekleşti gibi görünüyor.

 

1995, 1996 ve 1997 yıllarında yaşananlardan siyasetçilere de mesaj var. Normal seçim zamanına bir yıl kala patlayan 1995 yılındaki anlaşmazlık, kış ortasında seçime gidilmesiyle çözülmüştü. Seçimin üzerinden henüz çok fazla zamanın geçmediği 1996 ve 1997 yıllarında ise imkansız gözüyle bakılan ittifaklar gerçekleşmiş ve yıkılan hükümetlerin yerine yenileri kolayca kurulmuştu. Siyasetçilerin aynı basireti bu kez de göstermeleri gerekiyor.

 

İKİNCİ ÇEYREKTE BÜYÜME HIZLANACAK

 

İktisatçıların önemli bölümü, ekonomide geçen yıl başlayan küçülmenin, bu yılın ilk çeyreğinde de süreceğini tahmin ediyordu. Ekonomi yönetiminin tahmini bile bu yöndeydi. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in 9 Haziran’da basına açıklanan büyümeyle ilgili bilgi notunda ilk çeyrek için yüzde 3’lük küçülme tahmini yer almıştı.

 

Ancak, ekonomi bu tahminleri boşa çıkardı. Yılın ilk çeyreğinde büyüme yeniden başladı. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, ilk çeyrekte GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) büyüme oranı yüzde 0.7 olarak gerçekleşti. Net dış alem faktör gelirlerinin yer almadığı GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) büyüme oranı ise yüzde 2.3 oldu.

 

İlk çeyrekte büyümenin yeniden başlamasına en çok katkı yapan sektör sanayi oldu. Sanayi sektöründe büyüme oranı yüzde 3 olarak gerçekleşti. Aslında sanayide ilk 2 ayda durum kötüydü ama mart ayında yaşanan üretim patlaması ilk çeyreği kurtardı.

 

Ticaret sektöründe yaşanan yüzde 3.9’luk büyüme de, ilk çeyrekte ekonominin büyümesine yardım etti. Ticaretteki büyüme oranı sanayidekini aştı. Ancak, ticaretin ekonomideki payı sanayiden düşük olduğu için büyümeye katkısı da daha düşük oldu. 

 

Tarım, inşaat ve finans sektörlerinde küçülme yaşanması ilk çeyrekte büyümenin daha yüksek gerçekleşmesini engelledi. İlk çeyrekte tarımsal üretim yüzde 1.5 azaldı. İnşaat sektöründe yüzde 2.7 küçülme yaşandı. Son 2 yıldır en sıkıntılı dönemini yaşayan finans sektöründe ise ilk çeyrekte yüzde 7.4 oranında küçülme görüldü.

 

İkinci çeyrek daha iyi geçti

 

Eldeki bilgi ve veriler, ekonominin ikinci çeyreği ilk çeyrektekinden daha iyi geçirdiğini gösteriyor. İkinci çeyrekte büyüme oranı ilk çeyreğe göre epeyce hızlandı gibi görünüyor.

 

İkinci çeyrekte büyüme oranının yüksek çıkacağına ilişkin en önemli işareti sanayi sektöründeki gelişmeler veriyor. Sanayi üretimi nisan ayında yüzde 14.4, mayıs ayında yüzde 11 oranında yükseldi. İmalat sanayi kapasite kullanım oranının haziranda geçen yılın aynı ayına göre 5 puan yükselip yüzde 76.3’ü bulması, sanayi üretiminin bu ayda da yüksek oranlı bir artış gösterdiğini düşündürüyor. Bu gelişmeler ikinci çeyrekte sanayi üretiminde yaşanan değişimin yüzde 10 dolayında olabileceğine işaret ediyor.

 

Bu sayfalarda daha önce defalarca yazdığımız gibi, genelde ekonominin büyüme oranı sanayi üretimindeki değişime yakın çıkıyor. Bu durumda ikinci çeyrekte büyüme oranı da yüzde 10’a yaklaşabilecek gibi görünüyor.

 

Beyaz eşya satışlarının nisan-mayıs döneminde yüzde 16.8 artması, otomotiv satışlarındaki gerilemenin nisan-haziran döneminde hız kesmesi, ithalatın nisan ayında yüzde 32.3 artması gibi başka gelişmeler de ikinci çeyrekte ekonominin büyüme oranının yüksek çıkacağına işaret ediyor.

 

CAPITAL’DEN BİR DOĞRU TAHMİN DAHA

 

Capital dergisini sürekli takip edenler için ekonominin ilk çeyrekte yeniden büyümeye geçmesi sürpriz olmadı. Çünkü, biz böyle bir olasılığın varlığına aylar önce dikkat çekmiştik.

 

Capital’in Şubat 2002 sayısındaki “Konjonktür” yazısının başlığı, “Toparlanma Zamanı” idi. O dönemde herkes ekonominin ancak yılın ikinci yarısında toparlanabileceğini düşünüyordu. Capital ise o günlerde biz ekonomide toparlanmayı sağlayacak bir zeminin oluştuğunu yazmıştı.

 

Yaptığımız hesaplar, ekonominin normal performansına ulaşmasının ilk çeyrekte yüzde 1.3’lük büyümeye olanak vereceğini göstermişti. Yaptığımız analiz sonucunda ise “Konjonktür”ün son sayfasında şu cümlelere yer vermiştik:

 

“Sanayide ve hizmetler sektöründe son aylarda yaşanan gelişmeler, bu yılın ilk çeyreğinde ekonominin üretim hacminin normal düzeyine yaklaşabileceğini düşündürüyor. Bu durum ilk çeyrek büyüme oranının sıfır dolayında gerçekleşmesine imkan verebilir. Ekonomide 4 çeyrek dönemdir süren gerileme dönemi, 2002’nin ilk çeyreğinde sona erebilir.”

 

ENFLASYONDA İLK YARI PERFORMANSI 2000’DEN DAHA İYİ

 

Bu yılın ilk yarısında enflasyonda yaşanan gelişmeler, canavarın bu kez bozguna uğramaya çok yakın olduğunu gösteriyor. Çünkü, ilk 6 aydaki fiyat artışları, enflasyona diz çöktürdüğümüz 2000 yılının ilk yarısındaki düzeyin bile altında kalıyor.

 

2000 yılının ilk yarısında TEFE’deki (Toptan Eşya Fiyatları Endeksi) artış yüzde 18.5 olmuştu. Bu yılın aynı döneminde ise toptan fiyatlardaki artış 6 puan daha düşük ve yüzde 12.5 düzeyinde gerçekleşti.

 

Tüketici fiyatlarında da durum hemen hemen aynı... 2000 yılının ilk 6 ayında TÜFE’de (Tüketici Fiyatları Endeksi) yaşanan artış yüzde 17.8 düzeyindeydi. Bu yılın aynı döneminde ise tüketici fiyatları sadece yüzde 12 oranında artış gösterdi.

 

2000 yılında enflasyonda yaşanan düşüşte devletin KİT fiyatlarındaki artış oranını yavaşlatması önemli rol oynamıştı. Özel sektör ise yıl sonunda hedeflerin tutacağına inanmadığı için fiyat artış oranlarını daha yüksek tutmuştu. 2000 yılının ilk 6 ayında TEFE’de hem özel sektörün genelindeki hem de çekirdek enflasyon olarak bilinen özel imalat sanayiindeki fiyat artışları kamunun epey üzerinde gerçekleşmişti.

 

Bu yıl ise tam tersi bir gelişme yaşanıyor. İlk 6 ayda özel sektördeki fiyat artış oranı kamu sektöründeki fiyat artışının gerisinde kaldı. Bu durum bu yıl enflasyonla mücadelenin daha başarılı olmasını sağlayabilir.

 

Enflasyonun ilk yarıyıldaki seyri, yıl sonunda TEFE’de yüzde 31, TÜFE’de yüzde 35 olan hedeflere ulaşmanın zor olmayacağını düşündürüyor. Ancak, siyasette son aylarda yaşanan gelişmeler bu konuda risk oluşturuyor.

 

KONUTTA YENİ TEMEL ATAN FAZLA KİMSE YOK

 

2001 yılında yaşadığımız krizin inşaat sektörü üzerindeki olumsuz etkisi bu yılın ilk çeyreğine de yansıdı. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verileri, özellikle konut inşaatında son yılların en kötü döneminin yaşandığını gösteriyor.

 

İlk çeyrekte inşaat ruhsatı alınan daire sayısı sadece 17 bin 486 olarak gerçekleşti. Bu sayı geçen yılın ilk çeyreğinde 39 bin 420’ydi.

 

Ancak, durumun ne kadar vahim olduğu esas daha önceki yıllarla karşılaştırma yapıldığında ortaya çıkıyor. 1990’lı yılların ortasında ilk çeyrekte inşaatına yeni başlanan konut sayısı 80 binin üzerinde gerçekleşiyordu. Sonraki yıllarda durgunluk, kriz ve depremler üst üste gelince yavaş yavaş bugünkü vahim durum oluştu.

 

İlk çeyrekte inşaat ruhsatlarının bu kadar gerilemesinde kamu sektörünün etkisi özel sektörden daha büyük oldu. Söz konusu dönemde devlet konut yapımını neredeyse durdurdu. Geçen yılın ilk çeyreğinde 11 bin 378 dairelik inşaat ruhsatı alan kamu kurumları, bu yılın aynı döneminde sadece 1.208 daire için ruhsat aldı. Aynı dönemde özel sektörün inşaat ruhsatı aldığı daire sayısı 25 bin 626’dan 13 bin 662’ye indi. Yapı kooperatiflerinin yapımına yeni başladığı daire sayısı ise 2 bin 416’dan 2 bin 616’ya çıktı.

 

İlk çeyrekte inşaatı tamamlanıp iskana açılan konut sayısı da geçen yılın aynı döneminin altında kaldı. Ancak, iskan izinlerindeki durum ruhsatlardaki kadar vahim değil. İlk çeyrekte 31 bin 569 daire iskana açıldı. 1990’lı yılların ortasında iskana açılan daire sayısı 40 ile 50 bin arasında gerçekleşiyordu.

 

İÇ VE DIŞ BORÇTA YAPISAL DÜZELME

 

Geçen yılki kriz sırasında en çok tartışılan konu Türkiye’nin iç borçlarını çevirip çeviremeyeceğiydi. Son aylarda siyasi ortam gerginleşip faizler yeniden yükselince aynı korku yeniden su yüzüne çıktı. Bu arada IMF’den aldığımız milyarlarca dolarlık kredi yüzünden dış borç ödemeleri de korku yaratmaya başladı.

 

Ancak, Türkiye’nin iç ve dış borçlarının son bir yıldaki seyri ve mevcut yapısı incelendiğinde bu konudaki korkuların biraz abartılı olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü, hem iç borçların hem de dış borçların yapısında geçen yıla göre bir düzelme var. Sanılanın aksine borçlardaki artış da son aylarda durmuş durumda.

 

İsterseniz bu konuda biraz ayrıntıya girelim.

 

İç borçta tırmanış durdu

 

Türkiye’nin iç borç stoku, bankacılık operasyonu çerçevesinde kamu bankalarına ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) verilen tahvil ve bonolar nedeniyle geçen yılın ilk yarısında hızla yükselmişti. Aynı hızla olmasa da yılın ikinci yarısında da iç borçlarda artış yaşanmıştı.

 

Ancak, bu yılın başından beri iç borçlarda bir artış yaşanmış değil. Ocak ayında 128.1 katrilyona ulaşan iç borç stoku, şubatta yaklaşık 10 katrilyon gerilemişti. Sonraki aylarda yavaş yavaş artarak haziran ayı sonunda 126.8 katrilyona ulaştı. Ancak, halen iç borçlarımızın tutarı ocak ayındaki düzeyinin 1.3 katrilyon lira altında kalıyor.

 

İç borçların yapısında da yüreklere su serpecek gelişmeler var. Öncelikle borcun sadece yüzde 43.8’lik bölümünün piyasaya olduğunu belirtmek gerek. İç borç kağıtlarının yarısından fazlası, başta TCMB ve kamu bankaları olmak üzere kamu kurumlarının elinde. Bu durum Hazine’ye borcu döndürme konusunda önemli bir esneklik sağlıyor. Gerekli görüldüğü hallerde kamu kurumlarına olan borçlar kolayca yeniden yapılandırılabiliyor.

 

İç borçta vade dağılımı da geçmiş yıllara göre epey düzelmiş durumda. Şu anda iç borçlarımızın sadece yüzde 77.9’u 1 yıldan kısa vadeli borçlanma kağıtları olan bonolardan oluşuyor. Orta ve uzun vadeli borçlanma kağıtları olan tahvillerin ağırlıkta olması borçları döndürmeyi kolaylaştırıyor.

 

İç borçta baş ağrıtan konu faiz ve döviz yapısı. Borçların yüzde 47.9’luk bölümünü değişken faizli olanlar oluşturuyor. Döviz cinsinden ve dövize endeksli borçların stok içindeki payı da yüzde 30’a yaklaşıyor. Bu durum enflasyonun ve kurların yükselmesi halinde anapara ve faiz ödemelerinin artmasına yol açıyor.

 

Dış borçta azalma var

 

Dış borca gelince... Geçen yıl IMF’den aldığımız yüklü krediler nedeniyle pek çok kişi dış borçlarımızın arttığını sanıyor. Oysa 2000 yılı sonundan bu yana dış borçlarımızda artış değil azalış söz konusu. Bu durum özel sektörün kısa vadeli dış borçlarını büyük ölçüde tasfiye etmesinden kaynaklanıyor.

 

Bu gelişme aynı zamanda dış borçların vade yapısını da düzeltmiş durumda. Dış borçta kısa vadelilerin payının yüzde 25’i aşması tehlike işareti olarak kabul edilir. 2000 yılı sonunda bu oran yüzde 23.6’yı bulmuş ve bu sınıra yaklaşmıştı. Bu yılın mart ayı sonu itibariyle ise dış borçta kısa vadelilerin payı yüzde 12.5’e kadar inmiş durumda.

 

Ayrıca 117.5 milyar dolarlık dış borcun tamamı kamuya ait değil. Bu tutarın yarısından az bir bölümü, 55.5 milyar doları devletin borcu. Dış borcun 43.6 milyar doları özel sektöre, 18.4 milyar doları ise Merkez Bankası’na ait.

 

YABANCI YATIRIMCI TEDİRGİN

 

Türkiye ekonomisinin sürekli istikrarsızlıklarla boğuşması sadece yerli yatırımcıları değil, yabancıları da tedirgin ediyor. Her kriz ve siyasi gerginlik, yabancıların Türkiye’den uzaklaşmasıyla sonuçlanıyor.

 

2002 yılının ilk 6 ayında da yabancılar Türkiye’ye pek sıcak bakmadı. Bu dönemde ülkemizde doğrudan yatırım yapmak için alınan yabancı sermaye izinlerinin tutarı, geçen yılın aynı dönemindeki düzeyinin yüzde 16.2 oranında altında kaldı. Geçen yılın ilk yarısında 1 milyar 190 milyon dolar olan izin tutarı, bu yılın aynı döneminde 997 milyon dolarda kaldı.

 

Yabancı sermaye izinlerindeki gerileme ikinci çeyrekte ilk çeyreğe göre biraz hızlandı. İlk çeyrekteki izinlerin tutarı geçen yılın aynı döneminin yüzde 14.3 oranında altında gerçekleşmişti. İkinci çeyrekte ise yabancı sermaye izinlerinde yüzde 18.3 oranında gerileme yaşandı.

 

Yabancı sermaye izinlerinin 2001 yılındaki tutarı 2 milyar 789 milyon dolar olarak gerçekleşmişti. İşler ilk yarıyıldaki gibi giderse, bu yıl bu tutar 2.3 milyar dolar dolayında kalacak. 

 

Türkiye’ye doğrudan yatırım için fiilen giriş yapan yabancı sermaye tutarı genelde alınan izinlerin yarısı kadar oluyor. Sadece geçen yıl üçüncü GSM lisans bedelinin ödemesi nedeniyle fiili girişler izinleri aşmış ve 3 milyar 288 milyon doları bulmuştu.

 

Ancak, bu yıl böyle olağanüstü bir yabancı sermaye girişi yok. Böyle giderse bu yıl fiili yabancı sermaye girişi 1 milyar doları ancak aşacak gibi. Oysa Türkiye’nin çok daha büyük miktarda yabancı sermayeye gereksinimi var.

 

ADAYLAR İÇİNDE AB’NİN EN İYİ PAZARI POLONYA İLE BİZİZ

 

TİSK’in (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) geçen ay yayınladığı bir rapor, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) için neden atsan atılmaz, satsan satılmaz konumunda olduğunu gösteriyor. Türkiye, aday ülkeler içinde Polonya’dan sonra AB’nin en önemli pazarını oluşturuyor.

 

2000 yılına ait veriler, AB’nin ihracatı içinde Polonya’nın payının yüzde 3.6 olduğunu gösteriyor. AB’nin dışsatımı içinde Türkiye’ye sattığı malların oranı ise yüzde 3.2’yi buluyor.

 

Aday ülkeler için Çek Cumhuriyeti ve Macaristan da AB için önemli pazarlar konumunda. Bu iki ülkenin AB’nin ihracatı içindeki payı aynı düzeyde ve yüzde 2.5 oranında bulunuyor.

 

Diğer aday ülkelerin ise AB’nin dışsatımı içindeki payı çok önemli düzeylerde değil ve yüzde 1’in altında. Bunlar içinde en düşük paya binde 2 ile Letonya sahip.

 

AB’den mal alma konusunda aday ülkeler içinde ikinci sırada yer alırken, mal satma konusunda dördüncü sıraya düşüyoruz. AB’nin ithalatında Polonya’nın payı yüzde 2.3, Çek Cumhuriyeti ile Macaristan’ın payları yüzde 2.1 iken bizim payımız yüzde 1.7’de kalıyor.

 

Aday ülkelerin ihracat ve ithalatları içinde AB’nin payı ise çok yüksek ve genelde yüzde 50’nin üzerinde. Macaristan ve Letonya ihracatlarının dörtte üçünü AB ülkelerine yapıyor. Çek Cumhuriyeti, Estonya, Polonya ve Slovenya ithal ettikleri ürünlerin yüzde 60’ından fazlasını AB ülkelerinden alıyor. Türkiye’nin ihracatı ve ithalatı içinde AB’nin payı aday ülkelerin çoğuna göre daha düşük kalıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER