Capital'e abone olun.
EKONOMİDE SAVUNMA ZAMANI

Ekonomide Savunma Zamanı

İlk AKP hükümeti işbaşı yaptığı günlerde, ekonomide bir bahar havası esmişti. Hükümetin parlamentoda çoğunluğa sahip olması, 11 yıldır koalisyon hükümetlerinden bezen iş dünyasını umutlandırmıştı. ...

Son Güncelleme: 01.04.2003

İlk AKP hükümeti işbaşı yaptığı günlerde, ekonomide bir bahar havası esmişti. Hükümetin parlamentoda çoğunluğa sahip olması, 11 yıldır koalisyon hükümetlerinden bezen iş dünyasını umutlandırmıştı. Tek parti hükümeti sayesinde siyasi istikrarsızlık sorununun atlatılacağı düşünülüyor, bunun da ekonomiye olumlu yansıması bekleniyordu. Bu bahar havası ortamında faizler ve kurlar düşmüş, borsa endeksinde ise yükseliş yaşanmıştı.  
 
Siirt’te yenilenen seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinden sonra kurulan ikinci AKP hükümeti ise bambaşka bir ortamda işbaşı yaptı. Aradan sadece 4 ay geçmiş olmasına rağmen, artık ortada bahar havasından eser yok. Faizler ve kurlar yükseliş eğiliminde, borsa ise paraşütsüz düşüyor. Ekonomik kamuoyunun geleceğe olan güveni, geçen yıl yaz aylarında yaşadığımız siyasi belirsizlik dönemindekinden bile düşük.  
 
4 ayın bilançosu  
 
Ekonominin 4 ayda bahar havasından kış havasına geçmesinde, geçen ay sınırlarımızın dibinde patlayan savaşın etkisi büyük. Ancak, bu ortam değişikliğinde ilk AKP hükümetinin iyi bir performans gösterememesinin de önemli etkisi var.  
 
Abdullah Gül’ün başbakanlığında kurulan ilk AKP hükümeti, her şeyden önce ekonomi yönetimini tek çatı altında toplamamakla hata yaptı. Gül, bakanlarının ağzına kilit vurmakta da başarılı olamadı. Her bakandan ayrı bir ses çıkması, kamuoyunun kafasını karıştırdı.  
 
Bunun ardından dış politikada yapılan hatalar geldi. Hükümet, ne AB ile ilişkilerde, ne Kıbrıs meselesinde ne de ABD ile yapılan Irak müdahalesi görüşmelerinde iyi bir sonuç almayı başarabildi.  
 
IMF ile daha aralık ayında sonuçlandırılması gereken görüşmelerin hala tamamlanmamış olması, 2003 yılı bütçesinin son dakikaya bırakılması, bütçede kaynak olmadığı halde popülist harcamalar yapılması, vergilerde indirim yapacağız sözüne karşılık ek vergi konulması gibi icraatlar da hükümete duyulan güvenin yerle bir olmasında etkili oldu.  
 
Gül’den kalan miras  
 
Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığında kurulan ikinci AKP hükümeti, bakanlar açısından hemen hemen birincisiyle aynı. Bu bakımdan bir hükümetten diğerine kalan mirastan söz etmek belki de doğru değil. Ancak, başbakanlar bazında olaya baktığımızda, Erdoğan’ın Gül’den daha elverişsiz bir ortamda işe başladığı da bir gerçek.  
 
İsterseniz Erdoğan’ın Gül’den devraldığı ekonomik tablonun bir özetini yapalım:  
 
*Gül, hükümeti kurduğunda enflasyonda düşüş sürüyordu. Erdoğan’ın devraldığı tabloda ise enflasyondaki düşüş durmuş durumda.  
 
*Gül, hükümeti kurduğunda ekonomide hızlı büyüme mevcuttu. Ekonomide büyüme eğilimi hala mevcut ama bir takım yavaşlama belirtileri de var.  
 
* İlk AKP hükümetinin ilk 2 ayında iç borçlanma faizleri yüzde 70’lerden yüzde 50’ye kadar düşmüştü. Ancak, Erdoğan hükümeti devraldığında faiz yeniden yüzde 60’ın üzerine çıkmıştı.  
 
*Seçimden tek parti iktidarının çıkması, dolar kurunu 1 milyon 600 binin altına çekmişti. Erdoğan hükümetinin güvenoyu aldığı gün ise dolar kuru 1 milyon 700 binin üzerindeydi.  
 
*Gül, hükümeti kurduğu sıralarda bütçeye henüz erken seçimin tahribatı yansımamıştı ve işler iyi gibi görünüyordu. Bugün ise bütçe hükümetin yumuşak karnı.  
 
* Gül, hükümeti kurduğunda dış açıkta problem yoktu. Erdoğan’ın devraldığı ekonomik tablodaki olumlu tek gösterge de dış açıkta hala problem olmaması.  
 
Erdoğan’ın işi zor  
 
Bu kadar olumsuzluk içinde işe başlayan Erdoğan’ın işi gerçekten de çok zor. Üstelik Irak’ta yaşanan savaş işi daha da zorlaştırıyor.  
 
Ancak, bu ortamda bile yapılabilecek şeyler var. Ekonomide yeni bir hücuma kalkmak zor olabilir ama savunma yapmak için bir engel yok. Alınacak bir takım önlemlerle işlerin daha da kötüye gitmesi engellenebilir. Şartlar tekrar olumlu hale geldiğinde ise kontratakla sonuca gitmeye çalışılabilir.  
 
Bu ortamda alınacak en önemli savunma tedbiri bütçede disiplini elden bırakmamak olacak. Bütçede harcamaları artıracak icraatlara girişilmezse, kilit öneme sahip faiz dışı fazla hedefine ulaşmada bir sorunla karşılaşma ihtimali azalacak.  
 
İkinci önemli savunma tedbiri, yılan hikayesine dönen IMF’nin gözden geçirme çalışmalarını sonuca bağlamak olacak. IMF desteği yeniden kazanılabilirse dış finansman konusunda bir ölçüde rahatlık sağlama imkanı bulunacak.  
 
Enflasyona dikkat  
 
Önemli bir savunma tedbiri de enflasyonu azdıracak kamu zamlarından uzak durmak olacak. Kamu zamları gelirlerde bir artış sağlayabilir ama enflasyonun yükselmesiyle faizler ve dolayısıyla faiz ödemeleri de yükseleceği için bütçedeki net etkisi olumsuz olabilir.  
 
Erdoğan’ın alması gereken bir savunma tedbiri de ekonominin kaptan köşküne bizzat çıkmak olmalı. Her bakanın ekonomi konusunda farklı açıklamalar yapmasının önüne geçilmeli. Gerekli açıklamalar bizzat başbakan tarafından ve kafalarda soru işaretleri bırakmayacak kadar açık olarak yapılmalı.  
 
Ekonomi yönetiminde ciddiyeti elden bırakmamak da önemli savunma tedbirleri arasında. Ekonomiyi canlandırmak adına, Erbakan döneminde olduğu gibi hayali kaynak paketleri açılmaya başlanırsa piyasaların hükümete güveni büsbütün sarsılabilir. Gerçekleşmeyecek hayali paketler açmak yerine hiçbir şey yapmamak ekonominin geleceği açısından çok daha hayırlı olabilir.  
 
Mucize çözüm yok  
 
Ekonomik sorunları çözmek için konsolidasyon ve monetizasyon gibi mucize çözümleri pazarlayanlara son yıllarda çok sık rastlıyoruz. Bu kişiler bugünlerde yine sahnede. Erdoğan hükümetinin bu mucize çözümlere bırakın prim vermeyi aklının köşesinden bile geçirmemesi şart. Türkiye’de en büyük borçlu devlet olduğu için, bu tür çözümler ekonomideki tüm ödemeler sisteminin çökmesi demek. Piyasa oyuncuları bunu gayet iyi bildiğinden, bu tür söylentiler hükümet çevrelerinde dolaşmaya başladığı takdirde faizlerin füze gibi fırlamasının önüne geçmek çok zor olabilir.  
 
Bizce Erdoğan hükümetin alması gereken bir savunma tedbiri de Irak’ta bir sıcak savaşa girmekten mümkün olduğu kadar uzak durmak. İşin insani boyutunu bir tarafa bırakalım, bütçemiz böyle bir operasyonun maliyetini karşılayacak durumda değil. İlk tezkere öncesinde ABD ile varılan mutabakatın yenilenmesi ve bu ülkeden maddi yardım alınması söz konusu olsa bile, savaş masraflarının tümünü sırtımızdan atmamız olası görünmüyor.  
 
Atak ne zaman?  
 
Sınırlarımızın dibinde uzun sürme ihtimali bulunan bir sıcak savaş sürerken ekonominin iyi bir performans göstermesini beklemek haksızlık olur. Artan risk primiyle yükselen reel faizler, yabancı turist girişinin azalması, petrol fiyatlarında olası bir artış gibi nedenlerle ekonomi bu yılı iyi geçiremeyebilir.  
 
Ancak, hükümet gardını iyi alırsa ekonomideki olası hasarın düşük tutulması pekala mümkün. Enflasyonda bir sıçrama yaşanmadan, ekonomi yeniden krize yuvarlanmadan, 2003’ü atlatmak mümkün olabilir.  
 
Savunma tedbirlerinin iyi uygulanması, olumsuz dış şartlar ortadan kalktığında ekonominin yeniden atağa geçmesini de kolaylaştıracak. Hükümetin fırtınalı sularda geminin batmasının önüne geçmesi, sakin sulara ulaşıldığında pupa yelken yol alınmasını sağlayacak.  
 
Bu yıl krize düşülmeden geçilirse, 2004 yılında hızlı büyümeyi sağlamak mümkün olacak. Fiyatlarda sıçrama olmadan bu yılı atlatabilirsek, gelecek yıl enflasyonu yüzde 10’lara düşürmek imkanı bulunacak.  
 
EKONOMİ VE SAVAŞ  
 
Aylardır her ekonomik analizde kilit cümle olarak “ABD’nin olası Irak operasyonu” ifadesi yer alıyordu. Geçen ay bu müdahale olasılık olmaktan çıktı ve gerçekleşti. Irak’ta başlayan savaş, canlı yayınlarla evimizin içine kadar girdi.  
 
Savaş, normal bir ekonomi için en çok korku yaratan olay. Hele de kendi ülkenizde ya da sınırlarınıza çok yakın bir yerde ise. Böyle bir durumda ekonomik faaliyetlerin azalması ihtimali çok yüksek. Dış ticari ilişkilerinizin de hasar görmesi olası. Bütün bunlar ise ekonominin büyüme oranının düşmesi, enflasyonun yükselmesi gibi olumsuzluklara yol açıyor.  
 
Türkiye ekonomisi son savaş tecrübesini, 12 yıl önce yine aynı coğrafyada ve hemen hemen aynı taraflar arasında yaşanan bir savaşta almıştı. ABD öncülüğündeki Birleşmiş Milletler (BM) kuvvetlerinin, Irak’ı, işgal ettiği Kuveyt’ten çıkarmak için giriştiği Birinci Körfez Savaşı, ekonomimizde epey hasara yol açmıştı.  
 
Aslında, Birinci Körfez Savaşı’nın Türkiye ekonomisine olumsuz etkisi, sıcak çatışmadan aylar önce başlamıştı. 2 Ağustos 1990’da Irak birliklerinin Kuveyt’e girmesi, ekonomimizi sıkıntıya sokan günlerin başlangıcı olmuştu.  
 
Irak Kuveyt’e girdiği sırada, Türkiye enflasyonu düşürmeye yönelik sayısız denemelerinden birini yapıyordu. Kamu fiyatları kontrol altında tutularak yapılan bu denemede işler fena da gitmiyordu aslında. 1989 yılını yüzde 65’e yakın bir düzeyde kapatan enflasyon, Irak’ın Kuveyt’e girdiği günlerde yaklaşık 10 puan düşmüştü.  
 
Ancak, Kuveyt işgal edildikten sonra ham petrol fiyatlarının birkaç ay içinde 16 dolardan 38 dolarak kadar çıkması, enflasyondaki gerilemeyi durdurdu. 1990 yılı sona erdiğinde enflasyon yine yüzde 60’ın üzerindeydi. Körfez’de sıcak savaşın ardından ise enflasyon yüzde 70’in üzerine kadar çıktı.  
 
Irak, Kuveyt’e girdiğinde, Türkiye ekonomisi 2 yıldır süren durgunluktan sonra hızlı büyümeye yeni geçmişti. Ancak, Körfez’de savaşın başlaması büyümenin sonu oldu. 1991 yılında ekonomi yeniden durgunluğa sürüklendi.  
 
Birinci Körfez Savaşı, iç borçlanma faizlerinin yükselmesine ve Hazine’nin daha yüksek maliyetle borçlanmasına neden oldu. Sıcak savaş başladığında kurlar da füze gibi fırladı. Bütçe açığında yükseliş yaşandı. Cari dengede ise ekonomideki daralmanın etkisiyle düzelme görüldü.  
 
İHRACATTA YENİ BİR REKOR  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), 2002 yılının tamamına ilişkin dış ticaret verilerini önceki ayın sonunda yayınladı. Açıklanan verilerin gösterdiğine göre, geçen yılı dış ticaret açısından oldukça iyi geçirdik. İhracatta yeni bir rekor kırdık. İthalatta ise ekonomideki canlanmanın gerektirdiğinin ötesinde bir artışla karşılaşmadık. Dış ticaretteki bu gelişmeler sayesinde, cari dengedeki açığı, ekonominin rahatça karşılayabileceği bir düzeyde tutmayı başardık.  
 
İhracat raporu  
 
Şimdi isterseniz 2002 yılı dış ticaret gelişmelerini özetleyelim:  
 
* 2002 yılında ihracatımız 35 milyar 81 milyon dolar olarak gerçekleşti. İhracat önceki yıla göre yüzde 12 oranında artış gösterdi. 2001 yılındaki ihracat tutarı, 31 milyar 334 milyon dolar düzeyindeydi.  
 
* Aslında, 2002’nin ilk yarısında ihracattaki gidişat çok da iyi değildi. Bahar aylarında ihracattaki artış iyice yavaşlamıştı. Hatta o zaman bu durumu TL’deki değerlenmeye bağlayanlar ve ihracat için tehlike çanlarının çalmaya başladığı savunanlar olmuştu.  
 
* Ancak, ihracat yılın ikinci yarısına yeni bir atakla girdi. Yılın ikinci yarısında ihracattaki aylık artış oranları genelde yüzde 20’nin üzerinde gerçekleşti. Bu durum ihracatta yeni bir rekorun gelmekte olduğunun habercisi oldu.  
 
* 2002 yılında yaşanan artışla birlikte, Türkiye’nin ihracatı son 8 yıllık sürede neredeyse ikiye katlandı. 1994 yılında Türkiye’nin ihracatı 18 milyar 106 milyon dolar düzeyindeydi. 1997-99 döneminde ihracatta yaşanan sıkışıklık da özellikle son 2 yılda yaşanan gelişmelerle aşıldı.  
 
İthalatta neler oldu?  
 
* 2002 yılında ithalat ise 50 milyar 832 milyon dolar olarak gerçekleşti. 2001 yılındaki ithalat düzeyi 41 milyar 399 milyon dolardı. Buna göre geçen yıl ithalatta yüzde 22.8 oranında artış yaşandı.  
 
* Hatırlanacağı gibi, 2001 yılında yaşanan kriz sırasında ithalat düşüşe geçmişti. İthalattaki düşüş eğilimi 2002’nin ilk 2 ayında da sürdü. Daha sonra ise ekonomideki canlanmaya paralel olarak ithalat yeniden yükselişe geçti. Türkiye’nin ithalatının üçte ikilik bölümü üretiminde kullanılan hammadde ve ara mallarından oluştuğundan, ekonominin çarkları dönmeye başladığında ithalat da kaçınılmaz olarak artıyor.  
 
* Ancak, 2002 yılında ithalat ekonomiyi sıkıntıya sokacak kadar yüksek düzeye ulaşmadı. 2002 yılı ithalatı, tarihi rekor olan 2000 yılı düzeyinin altında kaldı.  
 
* Geçen yıl dış ticaret açığı ise 15 milyar 751 milyon dolar olarak gerçekleşti. Dış ticaret açığı önceki yıla göre yüzde 56.5 artmış olsa da tehlike yaratacak bir düzeyde değil. Dış dengede problem yaşadığımız 2000 yılında dış ticaret açığı 27 milyar dolara yaklaşmıştı. 1996-98 dönemindeki dış ticaret açıkları da geçen yılki düzeyin epey üzerindeydi.  
 
* Nitekim 2002 yılında cari işlemler açığı ekonominin kaldırmakta zorlanmayacağı bir düzeyde gerçekleşti. Merkez Bankası’nın verilerine göre, 2002 yılında cari işlemler dengesi 1 milyar 789 milyon dolar açık verdi. Bu tutar 2002 yılı tahmini milli gelir düzeyinin yüzde 1’ine denk geliyor. Türkiye’de cari açık alarm vermeye milli gelire oranı yüzde 3.5’i geçtikten sonra başlıyor.  
 
2003 yılı beklentileri  
 
2003 yılının ilk 2 ayına ait veriler, ihracatta işlerin hala iyi gittiğini gösteriyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) verilerine göre, ihracat ocak-şubat döneminde yüzde 34 oranında artış gösterdi. TİM’in verileriyle DİE’nin verileri arasında tam bir paralellik yok. Ancak, yine de TİM’in verileri ihracat için bir öncü gösterge vazifesi görüyor.  
 
Hükümet, bu yıl ihracatı 39.4 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor. Şimdilik elde bulunan veriler bu hedefe ulaşmanın mümkün olabileceğini gösteriyor.  
 
Hükümet’in ithalat hedefi ise 55.6 milyar dolar düzeyinde. Ekonomide geçen yıl başlayan hızlı büyüme bu yıl da sürerse, ithalat bu hedefin üzerine çıkar. Ancak, henüz hızlı büyümenin süreceği konusunda bir işaret yok. Tam tersine ekonomiden yavaşlama sinyalleri geliyor. Bu durum ithalat hedefinin de akla yakın belirlendiğini düşündürüyor.  
 
SANAYİ 2003’E İYİ GİRDİ  
 
Sanayi üretimi ocak ayında, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 13.2 oranında artış gösterdi. Böylece 2003 yılına geçen yıl yakaladığı ivmeyi kaybetmeden girmiş oldu.  
 
Sanayi üretimindeki yüksek oranlı artış ocak ayında da imalat sanayinden kaynaklandı. Sanayi üretim indeksindeki payı yüzde 86.9’u bulan imalat sanayinin üretimi ocak ayında yüzde 16.1 oranında arttı. İndeksteki payı yüzde 8.2 olan elektrik-gaz-su sektöründeki üretim artışı yüzde 2.2’de kaldı. Diğer ana sektör olan madencilikteki üretim düşüşü ise 2003’ün ilk ayında da sürdü. Ocak ayında madencilik üretimi yüzde 10.8 oranında azaldı.  
 
İmalat sanayinin belli başlı alt dallarına bakıldığında özellikle otomotiv ve çimento-cam-seramik sektörlerinin ocak ayını çok iyi geçirdikleri görülüyor. İç pazarın daralmasıyla bütün ağırlığını dış pazara veren otomotiv sektörünün üretimi ocak ayında yüzde 71.7 oranında artış gösterdi. İnşaat sezonu dışındaki bir ay olmasına rağmen çimento-cam-seramik sektörünün üretimi ise yüzde 49.3 oranında yükseldi.  
 
Makine-teçhizat, ana metal ve gıda sektörlerinde de ocak ayındaki üretim artışı epey yüksek. İhracata çalışan tekstil ve giyim ile diğer sektörlere hammadde ve ara malı üreten kimya sanayindeki ocak ayı üretim artışının ise vasatı aşmadığı görülüyor.  
 
Sanayi üretim indeksinde en yüksek paya sahip olan petrol ürünleri sektöründe ise ocak ayında üretimin azaldığı dikkati çekiyor. Bu sektörde de vasat da olsa bir üretim artışı yaşansaydı, ocak ayında sanayi üretiminde yaşanan artış yüzde 15’i aşabilecekti.  
 
2001 krizinin etkileri hala sürdüğü için geçen yılın ilk 2 ayında sanayi üretimindeki gerileme devam etmişti. Bu nedenle ocak ayında sanayi üretiminin geçen yılın aynı ayına göre artması çok da sürpriz değil. Aynı nedenle sanayi üretimi şubat ayında da yüksek oranlı bir artış gösterebilir. Ancak, önemli olan mart ayında neler yaşanacağı. Geçen yılın mart ayından itibaren sanayi üretiminde yükseliş başlamıştı. Bu yılın aynı ayında sanayi üretiminin yüksek oranlı bir artış gösterebilmesi için, mevcut performansının üzerine çıkması gerekiyor.  
 
ENFLASYONDA DÜŞÜŞ DURDU  
 
Enflasyonda 2002 yılının şubat ayından bu yana bir düşüş eğilimi mevcuttu. Bu eğilim tam 12 ay sürdükten sonra, geçen şubat ayında sona erdi.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, yıllık TÜFE (Tüketici Fiyatları Endeksi) enflasyonu şubat ayı sonunda yüzde 27 olarak gerçekleşti. Ocak ayı sonunda bu oran yüzde 26.4 düzeyindeydi.  
 
Enflasyondaki düşüşün şubat ayında durmasının iki nedeni var. Birinci neden enflasyon aritmetiğinden kaynaklanıyor. Geçen yılın şubat ayından itibaren aylık enflasyon oranları mevsim normallerinin çok altına düşmüştü. Enflasyonist beklentilerde yeni bir kırılma olmadıkça bu yılın aynı aylarında daha düşük enflasyon oranlarının yaşanması zordu. Bu durum enflasyondaki düşüşün şubat ayında duracağının sinyalini aylar önceden vermişti.  
 
İkinci neden hükümetin ocak ayında ek gelir yaratmak amacıyla kamu ürünlerinin fiyatlarını artırmasından kaynaklanıyor. Kamu ürünlerindeki fiyat ayarlaması ocak ayında direkt olarak TEFE (Toptan Eşya Fiyatları Endeksi) enflasyonunu etkilemişti. Bu nedenle yıllık TEFE enflasyonundaki düşüş eğilimi daha ocak ayında sona ermişti. Toptan eşya fiyatlarındaki bu artışın bir kısmı şubat ayında tüketici fiyatlarına yansıdı. Neyse ki iç talep fazla canlı olmadığı için bu yansıma çok yüksek olmadı.  
 
Enflasyondaki düşüş eğiliminin durması, geleceğe yönelik enflasyon beklentilerini olumsuz etkiledi ki bu hiç iyi olmadı. Merkez Bankası’nın ayda iki kez düzenlediği beklenti anketinin ocak ayı sonuçları, yıl sonu tüketici enflasyonu beklentisini yüzde 24.9 olarak gösteriyordu.  
 
Mart ayında yapılan son ankette ise yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 27 olarak çıktı. Bu oran mevcut enflasyon düzeyiyle aynı. Bu durum ekonomik kamuoyunun yüzde 20’lik hedefin tutmasından umudu kestiğini gösteriyor. Ekonomi yönetimi beklentilerde yeni bir kırılma yaratmayı başaramazsa, yıl sonu hedefinin tutması gerçekten de zor olacak.  
 
VERGİDE ADALET YOK  
 
Hükümetlerin en sağlam gelir kaynağı olan vergilerin pek çok çeşidi var. Ancak bu çok çeşitli vergileri genel olarak iki başlık altında toplamak mümkün; dolaylı ve dolaysız vergiler.  
 
Dolaylı vergileri, mal ve hizmetlerin satışı üzerinden alınan vergiler oluşturuyor. Dolaylı vergilerin en önemli kalemini dahilde alınan Katma Değer Vergisi (KDV) oluşturuyor. İthalde alınan KDV, akaryakıt tüketim vergisi ve geçen yıl hayatımıza giren özel tüketim vergisi de dolaylı vergilerin önemli kalemleri arasında yer alıyor.  
 
Dolaysız vergiler ise gelirden ve servetten alınan vergiler. Bu vergilerin en önemli kalemi gelir vergisi. Kurumlar vergisi ve motorlu taşıt vergisi de diğer önemli dolaysız vergi kalemleri olarak sayılabilir.  
 
Dolaysız vergiler, tüm vatandaşlara eşit olarak dağılmıyor. Örneğin maaş veya ücreti daha yüksek olan daha fazla gelir vergisi ödüyor. Dolaylı vergilerde ise böyle bir durum söz konusu değil. Örneğin bir ayakkabı satın alındığında, geliri ne kadar olursa olsun herkes aynı oranda vergi ödüyor.  
 
Vergilemede temel ilke herkesten gücü ölçüsünde vergi almaktır. Bu nedenle adaletli bir vergi sisteminde dolaysız vergilerin payının daha yüksek olması istenir.  
 
Ancak gelin görün ki Türkiye’de durum pek de böyle değil. Ülkemizde dolaylı vergilerin payı yıllardan beri çok yüksek. Hükümetler, gelir ve servetten alınan vergilerde yeni düzenlemeler yapmak zor olduğundan işin kolayına kaçıp dolaylı vergilere yükleniyor. Bu durum dolaylı vergilerin payının giderek artmasına ve vergide adaletin iyice yol olmasına neden oluyor.  
 
Maliye Bakanlığı’nın verileri, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının geçen yıl yüzde 66.3’e kadar çıktığını gösteriyor. Bu duruma yeni konulan özel tüketim vergisi yol açtı gibi görünüyor. Maliye yetkilileri, bu vergi konulurken, yapılanın bir düzenlemeden ibaret olduğunu ve toplam vergi yükünde bir artış olmayacağını söylemişti. Ancak şimdi bu söylenenlerin pek de doğru olmadığı görülüyor.  
 
Vergi gelirlerinin üçte ikisinin dolaysız vergilerden oluştuğu bir ülkede vergi adaletinden söz etmenin imkanı yok. Yeni hükümetin bu konuda da bir şeyler yapması gerekiyor.  
 
KONUT İNŞAATINDA KARA YIL  
 
Konut inşaatında durum 1999’dan bu yana pek iyi değil. O yıl yaşanan iki büyük deprem yeni konut yapımına büyük darbe vurmuştu. Ardından 2001 yılında kriz kapıyı çalınca talebin gerilemesi konut inşaatına bir darbe daha vurdu. 2002’de ise bu sektör en kara yılını yaşadı.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, geçen yıl yapımına yeni başlanan konut sayısı sadece 153 bin 779 olarak gerçekleşti. Bu sayı önceki yıla göre yüzde 45’lik bir gerilemeyi ifade ediyor. Önceki yılda da durumun pek parlak olmadığı dikkate alınırsa, konut inşaatında işlerin ne kadar kötü olduğu anlaşılabilir.  
 
1990’lı yılların ortasında, bir yılda yapımına başlanan konut sayısı 500 binin üzerine kadar çıkmıştı. Geçen yıl yapımına yeni başlanan konut sayısı, 1990’lı yılların ortasındaki düzeyin üçte birinden bile az.  
 
Geçen yıl inşaatı tamamlanıp iskana açılan konut sayısında da büyük bir düşüş yaşandığı görülüyor. DİE’nin verilerine göre, 2002 yılında iskan izni alınan daire sayısı 156 bin 674 olarak gerçekleşti. Oysa bu sayı önceki yıla kadar 200 binin üzerinde seyrediyordu. Son yıllarda yapımına yeni başlanan konut sayısının giderek azalması, inşaatı süren konut stokunu azalttı. Bu durum sonunda iskana açılan konut sayısının da gerilemesine yol açtı.  
 
Halkın satın alma gücü son yıllarda çok gerilediği için, konut inşaatının yakın gelecekteki durumu da çok parlak görünmüyor. Konuta olan talebin yeniden artmaya başlaması için ekonominin birkaç yıl üst üste hızlı büyüme kaydetmesi şart. Böyle bir durumda işsiz sayısı azalacak, hanelere giren para da artacak. Gelecek korkusu da ortadan kalkacağı için aileler birikmiş tasarruflarıyla bir ev sahibi olmanın yollarını arayacak.  
 
Konut sektöründe işlerin düzelmesi için, orta gelirli kesimin talebini artıracak yeni yöntemlerin geliştirilmesi de şart. Konut sahibi olmak isteyenler için uzun vadeli kredi imkanlarının sağlanması, inşaat sektörünün altın çağını yaşamasını sağlayabilir. Bunun için öncelikle enflasyonun düşmesi şart tabii.    
 
İŞSİZLİK YAYGINLAŞIYOR  
 
Ekonomideki hızlı büyüme genelde işsizler için iyi haber demektir. Çünkü ekonomide çarkların daha hızlı dönmeye başlaması işgücü ihtiyacını artırır. Fabrikaların boş tezgahları faaliyete geçirmeleri ya da yeni tezgahları devreye sokmaları, ticari işyerlerinin artan iş yükünü karşılamak için yeni elemanlara ihtiyaç duymaları, işsizlere iş olanağı sağlar. Bu nedenle hızlı büyüme yıllarında genelde işsiz sayısında azalma görülür.  
 
Ancak 2002 yılında ekonomide yaşanan hızlı büyüme, işgücü piyasasında olumlu gelişmelere yol açmadı. Geçen yıl ekonomi yüzde 7 dolayında büyüdüğü halde, işsizler ordusunun mevcudu yaklaşık 500 bin kişi daha arttı.  
 
2.4 milyon işsiz var  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, geçen yıl işsizlerin sayısı 2 milyon 412 bin kişi olarak gerçekleşti. Bu sayının işgücüne oranı yüzde 10.6’yı buluyor. Bu ise işsizlik sorununun biraz daha ağırlaştığı anlamına geliyor.  
 
2000 yılında işsiz sayısı 1 milyon 452 bin kişi, işsizlik oranı ise yüzde 6.6 düzeyindeydi. 2001 yılında ise yaşanan krizin toplu tensikatlara yol açması, işsiz sayısını 1 milyon 902 bine, işsizlik oranını yüzde 8.5’e yükselmişti.  
 
Esasında geçen yıl sanayide ve hizmetler sektöründe önemli bir istihdam artışı sağlandı. Sanayide çalışanların sayısı önceki yıla göre 154 bin, hizmetler sektöründe çalışanların sayısı ise 380 bin kişi arttı. Ancak tarımda ve inşaat sektöründe çalışan sayısının azalması, istihdam edilenlerin toplam sayısının gerilemesine yol açtı. Bu ortamda işgücü piyasasına yeni girenlerin çoğu da iş bulamadığı için işsiz sayısında artış yaşanması kaçınılmaz oldu.  
 
Esasında işsizlik sorunu resmi verilerin gösterdiğinden daha da ağır. Anketlerle belirlenen işgücü verileri, çalışma iktisatçılarınca pek güvenilir bulunmuyor. Çalışma iktisatçıları, gerçek işsizlik oranına ulaşmak için, işsiz sayısına eksik istihdamdakilerin de eklenmesi gerektiğini söylüyor. Bu ikisinin toplamına ise atıl işgücü adı veriliyor. DİE’nin verileri, 2002 yılında atıl durumda bulunan işgücünün sayısının 3 milyon 643 bin kişi olduğunu gösteriyor. Bunların işgücüne oranı ise yüzde 16’yı buluyor.  
 
Genç işsizlerin durumu  
 
Türkiye’de işsizlik özellikle gençler arasında yaygın. Geçen yıl, 15-24 yaş grubu içinde lise ve daha yüksek eğitimli olanların yüzde 29.4’ü işsizdi. Bu oranın 2000 yılında yüzde 21.9 olduğu göz önüne alınırsa, krizin en çok gençleri vurduğu anlaşılıyor.  
 
Toplu tensikatlarda kıdem göz önüne alındığı için, kriz dönemlerinde işini kaybedenler çoğunlukla gençler oluyor. Ayrıca eğitimini tamamlayıp işgücü piyasasına giren gençler de kriz dönemlerinde iş bulmakta iyice zorlanıyor. Normal dönemlerde bile bu gençlerin beşte biri işsiz kalıyor. Kriz dönemlerinde ise bu oran üçte bire kadar çıkıyor.  
 
DİE’nin verilerine coğrafi bölgeler itibariyle bakıldığında, eğitimli gençler arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu bölgenin Güneydoğu Anadolu olduğu görülüyor. Geçen yıl bu bölgedeki eğitimli gençlerin yüzde 34.8’i işsizdi. Ege ve Akdeniz bölgelerinde de eğitimli gençlerin yüzde 30’undan fazlasının işsiz olduğu görülüyor. Diğer bölgelerde ise durum biraz daha az vahim gibi görünüyor.  
 
İşgücünün geneli itibariyle bakıldığında ise en yüksek işsizlik oranı Marmara bölgesinde. Ekonominin kalbinin attığı ve nüfusun ve işgücünün büyük kısmının bulunduğu bu bölgedeki işsizlik oranı 2002 yılında yüzde 13.4 olarak gerçekleşti. Güneydoğu Anadolu, Akdeniz, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde de işsizlik oranları çift haneli.  
 
İşsizlik sorunun en hafif olduğu bölgemiz ise Karadeniz. 2002 yılında Karadeniz bölgesindeki işgücünün sadece yüzde 4.9’luk bölümü işsizdi. Hacim açısından Türkiye ortalamasının gerisinde kalan bu bölgedeki ekonomik faaliyetlerin, bölge insanına iş imkanı sağlama açısından ise yeterli olduğu görülüyor.  
 
Türkiye’nin işsizlik sorununu halledebilmesi için ekonominin önünü tıkayan sorunları ortadan kaldırıp bir hızlı büyüme dönemini başlatması şart. Türkiye ekonomisinde her yüzde 1’lik büyüme yaklaşık 64 bin kişiye iş imkanı sağlıyor. Yıllık yüzde 7-8 oranındaki bir büyüme ile işsizlik sorunu 5 yıl içinde hafifletilebilir.  
 
 
  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER