Capital'e abone olun.
SOSYAL GELİŞME ÇOK YAVAŞ İLERLİYOR

Sosyal Gelişme Çok Yavaş İlerliyor

Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Sosyo-kültürel Psikoloji Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, sosyo-kültürel psikoloji alanında uzman. İnsan gelişimi ve sosyal gelişme konularında çalışmaları var....

Son Güncelleme: 01.01.2001

Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı / Sosyo-kültürel Psikoloji Uzmanı

Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, sosyo-kültürel psikoloji alanında uzman. İnsan gelişimi ve sosyal gelişme konularında çalışmaları var. İstanbul’un varoşlarında yürüttüğü projelerde, bu alanda önemli saptamalara ulaştı. Toplumsal gelişmişlik düzeyini artırmanın yolunun, anne ve çocuk eğitiminden geçtiğini vurguluyor. Türkiye’nin, ekonomideki gelişmişliğini, sosyal alanda tekrarlayamadığını, aynı düzeydeki ülkelerden geri kaldığına dikkat çekiyor. Prof.Dr. Kağıtçıbaşı, “Türkiye’de sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin çok çok daha altında...Böyle çarpık bir durum var” diyor...

Kadının gelişmişliği ve ortalama eğitim süresi gibi sosyal göstergeler, Türkiye’nin halen hayal ettiği toplumsal gelişmişlik düzeyine ulaşamadığını gösteriyor. Tüm milli eğitim şuralarında halen milletçe “ilkokuldan terk” olduğumuz vurgulanıyor. Ekonomik gelişme kadar, hızlı ilerlemeyen toplumsal gelişmeye ivme kazandırmak şart.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday olması ile birlikte, bu yönde çalışmalara hız verildi. İnsan kaynağımızın niteliklerinin artırılması ve sosyal refah göstergelerinin iyileştirilmesi için sosyal güvenlik, 11 yıllık mecburi eğitim gibi yeni projeler tartışmaya açıldı.

Uluslararası psikoloji dünyasının önemli isimlerinden Profesör Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, psikolojiyi Amerikan egemenliğinden kurtaran, günümüz toplumunun aile ilişkilerini ve bireyin gelişimini anlamamızı sağlayan çok sayıda araştırmaya ve makaleye imzasını atmış değerli bir bilim kadını. Boğaziçi Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra Koç Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı olan Kağıtçıbaşı, sosyo-kültürel psikoloji alanında uzman... Kağıtçıbaşı, “Siyaset bilimciler, sosyologlar ve ekonomistler gibi diğer sosyal bilimcilerin tersine, psikologlar sosyal politikalarla pek ilgili değildir” diyor.

Toplumsal gelişmeyi hızlandırabilmek ve bu alanda doğru adımlar atabilmek için psikoloji, özellikle de kültürel psikoloji biliminden faydalanarak Türkiye’nin ihtiyaçlarına uygun stratejiler ve projeler geliştirilebileceğini söyleyen Kağıtçıbaşı, bu hedefe kilitlenen herkesi sivil toplum örgütlerinde “gönüllü” olarak çalışmaya davet ediyor.

Capital, Kağıtçıbaşı ile yeni nesillerin 21’inci yüzyıla nasıl hazırlanması gerektiğini ve toplumsal gelişmeyi ivmelendirmek için, üretilebilecek basit ama etkili yeni projeleri konuştu:

Türkiye’deki toplumsal doku çok farklı profillerin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Bu çeşitlilik toplumsal gelişmeyi ne yönde etkiliyor?

Türkiye gibi bir ülkenin çok fazla çeşitlenmiş olduğunu öncelikle göz önüne almak gerekiyor. Toplumsal yapı çok heterojen; büyük bir farklılaşma, çeşitlenme var. Bu konularda konuşabilmek için, ilk hareket noktası da bu olmalı. Nüfus artış hızı azalıyor ama ülke içindeki farklılaşmalar aynı biçimde sürüyor. İstanbul’da, Ankara’da doğurganlık azalırken, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da halen çok çocukluluk çok yaygın. Üstelik bu bölgelerde çok çocukluluk oranında azalma da olmuyor. Ancak, büyük şehirlerdeki düşüş nedeniyle genel ortalama düşüyor.

Son günlerde “Öteki Türkiye” kavramı gazetelerde tartışılıyor. “Öteki Türkiye” tanımlaması bu uçurumları yansıtan çok doğru bir tanım aslında.

Ortalama okullaşma düzeyinin, Türkiye’de 25 yaşın üzerindeki yetişkin nüfusa bakıldığında, 3.6 yıl olduğunu görürsünüz. Düşünün 5 yılın bile altında...Üniversite mezunlarının, yüksek lisans yapan öğrencilerin sayısı bile bu ortalamayı ancak 3.6 yıla kadar çıkarabiliyor. Ben Koç Üniversitesi’nde sınıfta bu gerçeklerden bahsettiğimde öğrencilerim kulaklarına inanamıyor. Türkiye’de 4 kadından biri okuma-yazma bile bilmiyor. İşte bu göstergeler “Öteki Türkiye”nin koşullarını yansıtıyor.

Bu noktada “sosyal sınıf” veya “sosyo-ekonomik statü” konusu ön plana çıkıyor. Eğer kadının okuma yazması yoksa, apayrı bir dünyadan bahsediyoruz. Böyle bir ortamda, okuma-yazma bilmeyen bir anne tarafından yetiştirilecek çocuklar aslında Türkiye’nin geleceği. Yetişkin nüfusumuzun eğitim düzeyi çok düşük...Ve biz bu yetişkinlerin yetiştireceği bir kuşağa Türkiye’nin geleceğini emanet edeceğiz.

Son 20 yıl içinde Türkiye’nin milli geliri 1570 dolardan 3 bin dolara yükseldi. Ekonomik gelişme ile toplumsal gelişme aynı hızda ilerlemedi mi? Kopukluk nerede?

Toplumsal gelişmişlik düzeyi denildiğinde, gazetelerde ve kamuoyunda hep ekonomik gelişme ele alınıyor ve kişi başına düşen milli gelirin artışına işaret ediliyor. Kişi başına düşen milli gelir elbette önemli bir göstergedir ve geçmişten günümüze artış göstermiştir. Ancak, ekonomik gelişmeyi, sosyal gelişmeden ayırmak gerek. Sosyal gelişme çok çok yavaş ilerliyor. Türkiye’de sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin çok çok daha altında...Böyle çarpık bir durum var...

Bizim ekonomik gelişmişlik düzeyi, beklenen sosyal gelişme performansından çok uzak. Eğitim, sosyal gelişmenin birinci derece belirleyicisi... Ekonomik gelişmişlik düzeyi bize denk olan Latin Amerika ülkeleri gibi ülkelere baktığımızda, onlardaki genel eğitim düzeyi, kadınların eğitim düzeyi çok daha yüksek.

Keza yine sosyal gelişmeyi ifade eden sağlık göstergelerine baktığımızda, kişi başına milli geliri Türkiye ile aynı olan diğer ülkelerin performansının çok daha iyi olduğunu görüyoruz.Örneğin, bebek ölüm oranları ise oralarda daha düşük. Türkiye’de bebek ölümleri binde 120’den binde 50’ye indi. Bu büyük bir başarı ama çevremizdeki diğer ülkelere baktığımızda Türkiye’deki bebek ölümlerinin hepsinden daha yüksek olduğunu görüyoruz. Türkiye’de bebek ölümleri binde 50 iken Azerbaycan’da binde 25, Kazakistan’da binde 27, Kırgızistan’da binde 29 düzeyindeydi. Ürdün’de bebek ölümleri binde 25, Tunus’ta binde 37, Suriye’de binde 36...

Kişi başına düşen milli geliri Türkiye’nin dörtte biri olan Sri Lanka’da bile bebek ölümü oranı binde 19...Bebek ölüm oranlarının çevremizdeki ülkelerden daha yüksek olmasının sebebi ise Türkiye’de kadının eğitim seviyesinin çok düşük olmasından kaynaklanıyor.

Sosyal gelişmenin, ekonomik gelişme hızını yakalayabilmesi için yeni nesli iyi yetiştirmemiz, yetişkin nüfusun da eğitim düzeyini yükseltmemiz gerekiyor. Siz bu konuda yürütülen bazı projelerde rol aldınız. Edindiğiniz deneyimlere dayanarak ne gibi sonuçlara vardınız?

Bütün bunlar kadında gelip düğümleniyor. Çocuk yetiştirmede kadın eğitimi birinci derece önemli. 1982–1992 dönemini kapsayan, 10 yıl süren “Erken Destek Projesi” nin yöneticisiydim. Araştırma İstanbul’daki düşük gelir düzeyli bölgelerde erken çocukluk desteği ve anne eğitimini içeriyordu ve 250’den fazla anne-çocuk çifti üzerinde yapıldı.

Bu çalışmada çocuk bakım kurumunun ve ev ortamının çocuk gelişimi üzerine etkileri ayrı ayrı incelendi. Bütün aileler düşük gelirli idi ve benzer koşullarda, çoğunlukla gecekondularda yaşıyordu. Araştırmaya katılan annelerde okula devam süresi ortalama 5,36 yıl, babalarda 5,81 yıldı. Bu projenin destek programında seçilen annelere yılda 30 hafta olmak üzere 2 yıl süreli “anne eğitimi” verildi. Anne eğitimi,  “bilişsel destek programı” ve “anne destek programı” olmak üzere iki kısımdan oluşuyordu. Amaç, anneleri sorunlarla baş edebilecek şekilde güçlendirmek, annelerin kendi ihtiyaçlarına ve çocuklarının ihtiyaçlarına daha duyarlı hale gelmelerini sağlamaktı. Annelerin eğitimde çocuk sağlığı, beslenme, yaratıcı oyun etkinlikleri gibi konular işlendi.

Bunların yanı sıra, annelerin olumlu bir benlik kavramı edinmelerine, bir anne ve bir kadın olarak gereksinimlerine dikkat etmelerine çalışıldı. Dördüncü yılda uygulanan Stanford –Binet Zeka Testi sonuçlarında, anneleri eğitilmiş olan çocuklarla, projenin ikinci ve üçüncü yıllarında anneleri eğitilememiş olan kontrol grubundaki çocuklar arasında önemli bir fark görüldü. Bu programda, çocuklara doğrudan bir işlem yapılmayıp, bütün eğitimin anne aracılığıyla verilmiş olması, bu bulguyu daha da önemli kılmaktadır. Çocuklara okul yıllarına uygun olarak genel yetenek, matematik ve Türkçe başarı testleri uygulandı, karne notları incelendi. Tüm başarı testlerinde, annesi eğitilmiş olan çocukların, annesi eğitilmemiş olandan daha yüksek başarı gösterdiği saptandı.

Eğitilmiş anneler, eğitilmemiş annelere kıyasla çocuklarına daha sık masal anlatıyor, kitap okuyor ve çocuklarıyla daha fazla sözlü iletişim kuruyordu. Eğitilmiş anneler, çocuklarının, özellikle okul başarısı ve daha fazla yıl eğitim görmeleri konusunda yüksek beklentiye sahipti.
Projenin takip süresi içinde 10 yıl boyunca bu farklılıkların devam ettiğini saptadık. Bu araştırma dünyada da büyük yankı uyandırdı. Ardından bu araştırmaya dayanarak programlar oluşturduk.

Benim ve Profesör Dr. Sevda Berkman’ın bilimsel çalışmaları doğrultusunda ve kurucu başkan Ayşe Özyeğin’in öncülüğünde AÇEV’i kuruldu.  AÇEV’in 25 hafta süren ve Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği içinde halk eğitim merkezlerinde verilen  “Anne-çocuk eğitim programı” kapsamında Türkiye çapında 75 bin anne eğitildi bugüne dek... Bu projede Dünya Bankası fonları da kullanılıyor.

İşyerlerinde ise babalara yönelik “Baba Destek Programı” (BADEP) eğitimi veriyoruz. Mercedes-Benz Türk’ün Hoşdere fabrikasında bu program çok ilgi gördü. Sendikalar, fabrikalar ve işyerleri ile birlikte işbirliği içinde yürüttüğümüz bu programların ortak hedefi daha iyi ana-babalar ve daha iyi bir nesil yetiştirmek ve sosyal gelişmeyi hızlandırmak.

Bu amaca yönelik başka yeni projeler var mı?

Bizim amacımız televizyona gidebilmek ve televizyon aracılığıyla halkı eğitmek...Bu kolay bir şey değil. Televizyonun müthiş bir eğitici potansiyeli var bizim gibi bir toplum için ama maalesef bu potansiyel hiç değerlendirilemiyor. TRT bu konuya duyarlı değil, özel kanallarda ise sosyal sorumluluk bilinci yok, sadece kazanç peşindeler... Oysa kanunen hepsi belli bir oranda eğitici program göstermek zorunda.

Hedefimiz  “Anne Çocuk Eğitim Programı” nı televizyona taşımak. Bir de “İşlevsel Yetişkin Okur-Yazarlık Programı” adında yetişkinlere okuma-yazma öğretmeyi hedefleyen gönüllüler ile yürütülen programımız var. Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı ve TEGEV (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) gönüllülerini biz eğitiyoruz ve sonra onlardan bu projelerde yararlanıyoruz. Bu programa şimdiye dek 15 bin kadın katıldı. Yeni yaptığımız ve yurt dışında yayınladığımız bir araştırmamız var. Bu araştırma sonuçları okuma-yazma bilen kadının televizyondaki haberleri daha iyi anladığını gösteriyor. Okuma-yazma zihinsel becerileri geliştiren bir süreç... Bu programa katılmadan önce ve katıldıktan sonra onlara televizyon haberleri sunduk. Gördük ki, okuma-yazma kursundan sonra daha iyi anlıyor ve daha kolay hatırlıyor, bellekleri de gelişiyor.

Ben “Susam Sokağı” programının akademik danışmanıydım. Fevkalade yararlı bir programdı. Televizyonun toplumsal projeler için ne kadar etkin bir biçimde kullanılacağının bir örneğidir Susam Sokağı... Benden sonra programın akademik danışmanlığını yapan Profesör Nail Şahin’in yaptığı bir araştırma, bu programı sürekli olarak izleyen 5 yaşındaki çocukların 1 yaş daha ileri zihinsel gelişim sağladığını buldu.

Doğu’da çocuklar o programı seyrederek Türkçe öğrendi. Ancak, bizde iyi şeylerin kıymeti pek bilinmiyor. TRT Genel Müdürü ve Çocuk Yayınları Müdürü değişti. Ardından, biz daha iyisini yaparız, Karagöz-Hacıvat, Zümrüt-ü Anka Kuşu yaparız filan dediler. Susam Sokağı gibi bir program da yapamadılar ne yazık ki. GAP Televizyonu’nda halen Susam Sokağı gösteriliyor. Çocuklar şimdi hiçbir eğitim değeri olmayan, şiddet içeren çizgi filmleri ve çocuk programlarını izliyor.

Oysa sizin anlattığınız projeler psikolojinin toplumsal gelişmeyi hızlandırabileceğini gösteriyor. Sosyal bilimlerin gücünden Türkiye’de yeterince yararlanılmıyor anlaşılan?

Hem de hiç faydalanılmıyor... Sosyologlar, siyaset bilimciler ve ekonomistler gibi diğer sosyal bilimcilerin tersine, psikologların sosyal politikalarla pek ilgili olmadığı düşünülür. Türkiye’de sosyal gelişmeyi hızlandırmak için sosyal bilimlerin gücü yeterince kullanılamıyor. ABD’de, psikolojinin sosyal konularla ilgilenme yeteneği bir ölçüde mevcuttur. Oysa psikoloji bilimsel olduğu kadar sosyal bir sorumluluk da taşımaktadır.

Toplumsal politikalar bilimsel temellere oturtulmalı ve insan ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde değiştirilebilir olmalı. Politikaların kültürel ve ideolojik temelleri ile bunların insan koşulları üzerindeki sosyal refah devletlerinde, tüm çocuklara erken çocukluk bakımı ve eğitimi sağlamak devletin sorumluluğu olarak kabul edilir.

Yüksek kaliteli kurumsal çocuk bakımının herkese açık olması, kadının iş gücüne katılımını artırmakta. İsveç, bir sosyal devlettir ve her çocuk 1 yaşından itibaren bu kurumlara gitmeye hak kazanır. İsveç’te kadınların çalışma oranı yüzde 85’tir. Bu dünyadaki en yüksek orandır. Hollanda da ise 18 yaşın üzerindeki öğrenciler devletten 6 yıla kadar aylık alabilmekte. Tüm bu örnekler kültürel değerlerin, politikaların ve insan unsurunun birbiri üzerindeki etkileri göz önüne alınarak oluşturulan işlevsel politikalardır.

Psikoloji, politik konularla ilgili olarak diğer sosyal bilimlerin yanında yerini almalı. Sosyal politikalar-insan davranışı ve insan koşulları kesişimlerini incelemelidir. İnsan refahını artıracak politikalar oluşturmak için harekete geçmelidir.

Türkiye’nin en büyük zaafı insan yetiştirme konusundaki yetersizliği... Özellikle çocuklar erken yaşlarda hiç uyarılmıyor ve bu nedenle zihinsel gelişimi güdük kalıyor. Okula başladığında da başarısız oluyor, ziyan oluyor. İnsan kapasitesi geliştirmek için 5 yaş öncesi programlar büyük önem taşıyor.

Bu projelerin yürüyebilmesi için hem kurumlar hem de kişiler arasında ciddi bir dayanışma gerekiyor. Türkiye’nin sosyal sermayesi bu tip projeleri yürütmek için yeterince güçlü mü sizce?

Bizde sivil toplum kuruluşları sayıca çok ama henüz çok zayıflar. Sivil toplum kuruluşları çatısı altında dayanışma yapmak geleneği henüz tam olarak oluşmadı. Aslında daha eskiden gelen bir vakıf geleneği var... Ama vakıflar çok farklı şekilde işlemiş. Şimdi bu gönüllü kuruluşlar olarak sivil toplum kuruluşları yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı.

Türkiye’de kentlerde lise mezunu, üniversite mezunu olan ama çalışmayan kadınlar var. Biz lise eğitimli ve çalışmayan kadınları gönüllü olarak kullanıyoruz. Ancak, kentlerde eğitimli ve çalışmayan bir sürü kadın var. Maalesef bu kitlenin büyük bir kısmı hiçbir aktiviteye katılmıyor, üretici olmuyor. Sistemler tam olarak oluşmadığı için, bu eğitimli ve kentli kadınlar topluma gönüllü olarak da hizmet vermiyor.

Oysa Amerika’da hiçbir kadın sadece evinde oturup, komşu ziyaretleri ile zaman geçirmez. Herkes ya çalışır ya da hastane de, şurada burada gönüllü hizmet yapar. Biz “gönüllülük” konusunda geriyiz. Henüz bu alışkanlık oluşamadı.

TÜRKİYE’DE AİLE MODELİ NASIL DEĞİŞTİ?

Türkiye’de çalışan kadın sayısının artması özellikle tekstil sektöründe eğitim düzeyi düşük, ya da en azından ilkokul mezunu kadınlar da istihdam ediliyor. Bu çerçeve de Türkiye’de aile ortamı nasıl bir değişimin içine girdi?

Türkiye’de 200 kadın çalıştıran işyerleri bir kreş açmak mecburiyetinde. Ancak bu yasa deliniyor. İşyeri bir kreş açtığı zaman bile, sadece “bakım kurumu” niteliğinde oluyor. Çocuğa sadece göz kulak olunuyor, yemeği yediriliyor ama eğitim verilmiyor. Bu nedenle, okul öncesi  kurumları “bakım kurumları” ve “eğitim kurumları” olmak üzere ikiye ayırmak gerek.

Biz araştırmamızı yaparken fabrika işçisi kadınlarla çalışmıştık ve o kesime hizmet veren bakım kurumu bulmaya çalışmıştık. Koskoca İstanbul’da 3-4 tane kreş bulabildik. Biri o zamanlar Mensucat Santral’in yuvasıydı. İkinci beğendiğimiz kurum ise Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı ama çok aydınlık bir müdürü olan bir yuvaydı. Üçüncüsü ise Eczacıbaşı fabrikalarının yuvasıydı. Üçünün de başında erken çocukluk eğitimini bilen, aydınlık kafalı yöneticiler vardı. Bunların dışında Tekel Fabrikaları’nda çok kadın istihdam ediliyordu. Onların yuvalarındaki durum ise hiç parlak değildi. Çocuk oraya gideceğine mahallede oynasın daha iyi...

İşyeri kreşleri bu nedenle hem kadınların ekonomik hayata kazanılması hem de çocuklarımızın eğitilmesi açısından kritik önem taşıyor. Ama kimse bu konuda yapılacak düzenlemelerin nasıl bir sosyal dönüşüm yaratabileceğinin farkında değil...

Türkiye’de oturulan bölgenin gelişmişlik düzeyi arttıkça, kadınlar için çocuğun yaşlılık güvencesi değeri de azalıyor. Bu oran Türkiye’nin en az gelişmiş yörelerinde yüzde 100, orta derece gelişmiş yerlerinde yüzde 73, gelişmiş bölgelerde yüzde 61 ve büyük kent merkezlerinde yüzde 40’dır. Aynı şekilde bu oran kadının çalıştığı iş ve eğitim düzeyinden de etkileniyor. Kırsal kesimde tarımla uğraşan ücretsiz aile işçisi kadınlar yüzde 100,  küçük –esnaf ve sanaatkârlar gibi tipik geleneksel gruplar yüzde 91, ücretliler yüzde 50, beyaz yakalı çalışanlar eğitim düzeyine bağlı olarak yüzde 19 ile yüzde 37 oranında  yaşlılık güvencesi değerinden söz etmişlerdir. Bu araştırma sonuçları Türkiye’deki aile modelinin değişiminin boyutlarına işaret ediyor.

Az gelişmiş ülkelerde, çocuğa atfedilen ekonomik değerin ve özellikle “yaşlılık güvencesi değeri” belirgindir. Özellikle kadınlar için çocuğun “yaşlılık güvencesi” olarak görülmesi, Endonezya’da yüzde 93, Filipinler’de yüzde 89, Tayland ve Tayvan’da yüzde 79 ve Türkiye’de yüzde 77 oranında çocuk doğurma nedeni olarak belirtilmiştir.

“BUGÜNÜN GENÇ KUŞAĞI KENDİNİ KURTARMA PEŞİNDE”

Siz yıllardır Türkiye’de ve yurt dışında üniversitelerde ders veriyorsunuz. Günümüz gençlerinin kimliklerini belirleyen, onları önceki kuşaklardan ayıran özellikler neler?

Kişiler arası büyük farklılıklar var. Bu nedenle genelleme yapmak zor. Ama biz Boğaziçi, Koç gibi üniversitelerde çok başarılı çocukları görüyoruz. Buralara girmek için yüksek başarı göstermek gerekiyor. Benim gördüğüm bir eksikliği söyleyeyim. Hepsinde değil ama bir kısmında tamamen “kendini kurtarmak” eğilimi var. Hedefleri iyi bir yerlere varmak  ama yeterince “toplumsal sorumluluk” duygusu taşımıyorlar.

Bizim gençlik yıllarımızda daha çok vardı. Bu durum bir yerde Özallı yılların getirdiği bireycilik değerinin ön plana çıkmasından kaynaklanıyor. “Kendi gemisini kurtarmak”, “yurt dışına gidip orada kalmak” gibi eğilimleri var. Biz içinde büyüdüğümüz topluma hizmet etmeyi isterdik, bunu bir ideal olarak, amaç olarak görürdük. Şimdi bu biraz daha az. Batı toplumlarına özenme de var.

Batı’da fazla bireyciliğin getirdiği olumsuzluklar çözülmeye çalışılıyor şimdi... Dolayısıyla biz onları taklit etmemeliyiz ve yeni sentezler oluşturmalıyız. Bu konuyu kitabımda uzun uzun ele aldım. Beraberlik kültürü ile bireysel özerkliği bağdaştırabilecek yeni sentezler oluşturmalıyız diye düşünüyorum.

“TÜRKİYE’DE GELİŞME NORMLARI HENÜZ OLUŞTURULMADI”

Sosyal gelişmenin göstergesi olan diğer alanlarda örneğin sağlık konusundaki eksiklerimiz sadece eğitimsizlikten mi kaynaklanıyor?

Bu soruyu sağlık konusunda geliştirilebilecek yeni projelere bir örnek daha vererek cevaplayayım. Çapa Tıp Fakültesi bünyesinde Profesör Dr. Olcay Neyzi tarafından aile ve çocuk sağlığı bölümü kuruldu. Olcay Neyzi orada Türkiye için büyüme normlarını geliştirdi. Çocukların hangi yaşta ne kadar boyda ne kadar kiloda olmaları gerektiğini saptadı. Bu sayede çocuğun fiziksel gelişiminin normal seyredip etmediği belirlenebiliyor. Daha önce Harvard normları kullanılıyordu ve Türkiye’ye uymuyordu.

Türkiye’de gelişme normları henüz oluşturulmadı. Böylece çocuklarımızın zihinsel ve sosyal gelişimini izleyebilir, hangi yaşlarda neleri yapabileceğini ortaya koyabiliriz. Dört yaşında çocuk konuşamadığı zaman “Onun dayısı da, halası da geç konuşmuştu” filan denilir ve geçilir.  Oysa dört yaşındaki çocuk konuşamıyorsa ciddi bir sorun var demektir ve alarm zillerinin çalması gerekir. Bu tür büyük eksiklerimiz var. Bu sorunları çözmek için bilimsel çalışmalardan, hele hele sosyal bilimlerden hiç faydalanılmıyor.

 

 

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER