Capital'e abone olun.
ÜÇ TİP HANENİN ÖZEL ANALİZİ

Üç Tip Hanenin Özel Analizi

Prof. Dr. Sema Erder / Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Sema Erder, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi.... Öze...

Son Güncelleme: 01.02.2001

Prof. Dr. Sema Erder / Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi

Prof.Dr. Sema Erder, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi.... Özellikle nüfus bilim, göç ve kentleşme alanındaki çalışmalarıyla öne çıkıyor. Son dönemde ise gecekondu bölgelerine yoğunlaştı, bu alanda çeşitli araştırmalar yaptı. Erder, varoşlardaki değişimi, aile profillerini ve genç nüfusun yarınını değerlendiren bu çalışmalarını Capital’e anlattı...

Bir zamanlar “varoş” tabiriyle anılan semtler için artık “gecekondu kent” demek daha doğru. İstanbul’un nüfusunun yüzde 65’inin, Türkiye’deki 5 büyük kentin yüzde 50’sinin gecekondu da oturduğu tahmin ediliyor. Gecekondulaşma, kentleşme ve iç göç gibi olgular, artık basit genellemeleri kaldırmıyor. Kimi daha zengin, kimi daha yoksul mahalleler, kimi daha “sosyal”, kimi daha “yalnız” haneler, kimi daha güçlü kimi daha bitkin insanlar var bu gecekondu kentlerin içinde... Sosyo-ekonomik statüleri, yaşam tarzları, “üretme” ve “tüketme” biçimleri birbirinden farklı haneler yaşıyor bu “kondu kent”lerde.

Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Sema Erder, nüfusbilim, göç ve kentleşme konularında yoğunlaşıyor. “Gecekondu” bölgeleri üzerinde saha çalışmasına dayanan önemli araştırmaları var. “Sosyal Demokrat Belediye Başkanları ve Gecekondu”, “İstanbul’a Bir Kent Kondu: Ümraniye” ve “Kentsel Gerilim” adlı kitapları, önemli referans kaynakları haline gelmiş durumda.

“Gecekondulaşma müthiş bir zenginleşme süreci değil ama hissedilebilir boyutta bir sosyal devingenlik yaratıyor. Kent ile birlikte değişen gecekondular artık homojen grupların yaşadığı alanlar değildir” saptamasını yapan Erder ile, “kondu kentler”in insan profilleri üzerine konuştuk:

Gecekondulaşma süreci başlangıcından bu yana nasıl bir değişim geçirdi?

Türkiye, hızlı bir dönüşüm sürecinin içinde. Bu dönüşüm toplumun önüne büyük fırsatlar açtığı gibi sorunlar da yaratıyor. Türkiye’de 1950’lerde başlayan köyden kente göç süreci de çok boyutlu bir değişim geçirdi. 1960’larda “gecekondu” kavramı, esas olarak kente göç edenlerin, kentsel toprakları “barınmak” amacıyla işgal etmelerini ifade ediyordu. Zaman içinde bu tür yasal olmayan konut edinme süreci ticarileşti.

Bu hareket zaman içinde sadece yoksulların katıldığı bir süreç olmaktan çıktı. Üst gelir grupları da aynı süreci kullanmaya başladı. Bence “Yeni zengin gettoları” diye tanımlanan alanların oluşumuyla, Ümraniye çöplüğündeki mahallenin oluşumu süreç olarak pek fark yok. Her ikisi de tamamen plansız ve yasal değil.

Ancak, üst gelir grupları bu alanları avukatlar tutarak, hukukçulara, plancılara danışarak rahatça yasallaştırabiliyor. Alt gelir grupları arazi mafyası ile muhatap oluyor. Arazi mafyası da yerleşimi örgütledikten sonra parasını alıp, çekip gidiyor.

Gecekonducu basın tarafından “gaspçı-mafya” olarak adlandırılıyor zaman zaman... Halbuki bu bir enformel konut piyasası . Üst gelir grubundan alt orta gelir grubuna kadar farklı bir yelpazeye hitap ediyor. Gerçekten çok yoksul olanlar artık bu piyasaya giremiyor. 1960’larda gecekondular, cebinde hiç parası olmayan insanın konutu olarak algılanırdı, şimdi öyle değil.

Buralarda tutunmak, ev sahibi olanların tamamına “yoksul” gözüyle bakmak artık doğru değil diyorsunuz...

Artık arsaya enformel yollardan para ödüyorlar, vakıflara, şuraya buraya para ödüyorlar, mahallenin oluşumu için sürekli olarak para isteniyor. Yol, cami, okul yapımı için cepten para vereceksiniz. Bu nedenle, gecekondu bölgelerinde yaşayanlar “zengin” komşu istiyor. Çünkü, “Komşum benden biraz zengin olursa, yola bir kamyon çakıl döktürür, tozdan-çamurdan kurtuluruz veya forsunu kullanır, otobüs seferi koydurur, işe güce kolay gider geliriz” diye düşünüyor...

İstanbul’da her yıl gecekondu şehirler kuruluyor insanlar tarafından. Resmi, örgütlü bir organizasyon olmaksızın gerçekleşiyor tüm bunlar...Filmlere konu olması gereken mucize gibi süreç. Yolu yapıyorlar, elektriği getiriyorlar, su bağlıyorlar, okulu yapıp, öğretmen getirtiyorlar... Yani koskoca kondu şehirleri kendi elleriyle kurmaya uğraşıyorlar.

Gecekondu bölgeleri parasız ve ucuz yaşanan yerler değil. Bu nedenle, çok yoksul olanların orada yaşamaları pek mümkün değil. Bakıyorsunuz, aile İstanbul’a geleli yirmi yıl olmuş, konutunu da, on yılda, birikimi oldukça yavaş yavaş inşa etmiş. Bu insanlara deseniz ki, “Gel Emlak Kredi Bankası’nın konutundan satın al”... yapamazlar. Düzenli olarak her ay belli bir para ödeyemezler, o ödeme sistemi onlara uygun değil.

Siz araştırmalarınızın amaçlarından biri de, kitlesel göçün yaşandığı kentsel ortamda oluşan yeni tabakalaşma sisteminin dinamiklerini ortaya çıkarmak. Gecekondu bölgelerindeki tabakalaşma sistemini açıklayabilir misiniz? Aynı mahallede veya farklı mahallelerde yaşayan gecekondu ailelerinin gelir düzeyleri veya  sosyo-ekonomik profilleri zaman içinde nasıl farklılaştı?

Gecekondu araştırmalarına başladığım yıllarda “Acaba gecekondulaşma insanlara bir devingenlik getiriyor mu?” sorusu üzerinde kafa yordum. O dönemde “Kentsel rantın topluma bu şekilde dağıtılması mümkün mü?” sorusu üzerine çok tartışıldı. Bu konuyu iktisatçılar arasında ilk kez Korkut Boratav dile getirdi ve “Türkiye’deki demokrasinin halka getirdiği en büyük kazanımlardan biri kentsel rantın dağıtılmasıdır” ifadesini kullandı. Bu değerlendirme, kimilerinden tepki de gördü.

Arsaların değer kazanması ve o alanların formelleşmesinden sonra o bölgede yaşayan insanların statülerine ve gelirlerine belli bir devingenlik kazandırdığı görüldü. Kimisi bunu “kentsel rantın gaspı” diye yorumladı, kimisi ise bu süreci, şehirleşme sürecinin temel unsurlarından biri olarak gördü.

Şehir büyürken yılda 300 bin kişinin gelmesi bir her yıl yeni bir şehir yaratılması demek. Türkiye’ye baktığınız zaman ne kamu ne de büyük özel sektör kent yaratma sürecine katılmamış. Toplumun kendisi, kendi çözümlerini uygulamış. Bunu kimi iktisatçılar “çarçur olmak” diye yorumluyor. Gecekondu, kente gelen, “yoksul” diye tanımlanan insanların konut sorunu çözdü ve arsa değerlendiği zaman onların zenginleşmesini sağladı. Bu planlı bir sosyalist proje değil elbette, tam aksine “popülist” bir proje.

Üniversite bir odacımız vardı, uzun bir varlık beyanı yapardı, üç-beş tane gecekondusu vardı, görece olarak zenginleşti. Onun çocuğu belki üniversite okudu. Bu sürecin olumlu etkileri de oldu elbette ama bu hepsinin zengin olduğu anlamına gelmiyor. Bölgeye göre değişti bu...
 Bu müthiş bir zenginleşme süreci değil, sadece hafif bir sosyal devingenlik yaratıyor. Ticari gruplar, bu hareketin farkına varınca bu sürece el koydu. Arazi mafyası dediğimiz grup ortaya çıktı.

Gözlemlerinize dayanarak gecekondu bölgelerindeki ailelerin sosyo-ekonomik profilleri ile ilgili neler söyleyebilirsiniz? Sultanbeyli’deki hanelerin yüzde 20’sinin, İstanbul’da birden fazla konutu olduğu ve bu hanelerin yüzde 95’inin otomobil sahibi olduğu saptanmış. Bu bulguları nasıl yorumluyorsunuz?

İstanbul’da gecekondu bölgelerinde homojen bir sosyo-ekonomik yapıdan bahsetmek mümkün değil. Çok heterojen bir yapı içinde, çok yoksulu da, göreli olarak daha varlıklı olanı da var. Bu durum gecekondu bölgesinin bulunduğu mekana göre değişebiliyor.

Sözgelimi Boğaz sırtları çok kıymetlendi. Bu durumun o bölgede gecekondu sahibi olan ailelerin sosyo-ekonomik statülerine etkisi olmuştur mutlaka... Ayrıca, enformel işlerden dolayı zenginleşen bir grup hane göze çarpıyor. Ben bunları “yükselen haneler” olarak adlandırıyorum. Kimi yerel politikayı kullanıp, farklı kademelerde görev alarak politik güç sahibi olarak kimi ekonomik güç edinerek yükseliyor. Kimin nasıl yükseleceğini sadece gecekondunun bulunduğu mekana, insanların eğitim düzeyine veya iş piyasasındaki yerine bakarak açıklayabilmek mümkün değil. Çok devingen, dinamik bir proses bu.

Dolayısıyla, Sultanbeyli’de yapılan araştırmada elde edinilen bulgular doğru. Onların içinde aynı bölgede birkaç tane konut sahibi olan bir kitle de var. Bir araştırmam sırasında Aktaş Elektrik Dağıtım şirketinin bir görevlisinin gecekondu bölgesindeki bir aile reisine bir tomar elektrik faturası getirdiğine şahit oldum. Demek ki bu adam 5-10 tane konut edinmiş.

Afrika’da gecekondulaşma süreci “landlordizm” biçiminde gelişmiş. Orada bu işi yapan mafya tipi örgütler, konut üretimini de üstlenmişler. Konut sahipliğini devam ediyorlar ve yeni gelenler ancak kiracı olabiliyor. Bunlar için “gecekondu ağası” tabiri kullanılıyor. Bizde de bu tür şey var ama çok yaygın değil.

Sultanbeyli “islamcı” diye nitelenir. İslamcılarında bazı iş alanlarında çok başarılı olduklarını biliyoruz. Eve iş verme sistemini yaygın olarak uyguladıkları, kadınların ucuz işgücünden faydalandıkları ve kadınlara evden çıkmadan para kazanma imkanı sağladıkları doğru. Ama sadece islamcılar zengin olmadı enformel işlerden bir sürü hane zengin oldu. Kimse geldiği gibi kalmıyor. Dolayısıyla yoksul olarak gelende bu döngünün içinde varsıllaşabiliyor.

Bu yükselen hanelerin arasında başka kimler var?

Kente servetleriyle gelerek bu bölgelerden arsa alanlar ve Almanya’da işçi olarak çalışan akrabalarının birikimlerini arsa olarak değerlendirenler var.

Konut piyasasının dışında oldukları halde iş piyasasında yükselebilen haneler de bu gruba giriyor. Sermayesiz olarak zincirleme göç süreciyle şehre gelip, kökene dayalı ilişki ağlarıyla çok sayıda erkek akrabayı iş piyasasında mobilize eden öncü göçmenleri de bu gruba dahil edebiliriz.
“Kardeşler Bakkaliye” diye bir tabela gördüğünüzde anlayın ki orada bir “erkek network”ü mevcut... İki kardeş muhtemelen inşaatlarda çalışmış, seyyar satıcılık yapmış, bulup buluşturmuş sırt sırta verip bir bakkal dükkanı açmış... Evlenirken hiyerarşiye göre birbirlerine yardım ederler, önce ağabey, sonra küçük kardeş ve diğerleri...

Hemşehrilik, akrabalık gibi kökene dayalı ilişkiler ağının güçlü olduğu bu hanelerde, “Az tüketim çok tasarruf” alışkanlığı sayesinde konum değiştirildi. Bu öncü göçmenler arasında işe inşaat işçiliğinden başlayan ve konut yapım sürecinin elverişli olanaklarıyla zenginleşen, “amelelikten müteahhitliğe” geçenlere de rastlamak mümkün.

Araştırmalarınızda karşınıza çıkan diğer hane profilleri nasıldı? Varoşlarda yaşayan öğretmen, polis ve teknisyen gibi meslek sahibi orta direk kentlilerin yaşam biçimleri ve tüketim alışkanlıkları ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Bu tip düzenli gelire sahip olan aileler eskiden gecekondu bölgesi olup da sonradan resmileşmiş alanlara yerleşmeye tercih ediyor. Bunlar orta gelir grubundan insanlar. Ümraniye’de merkezdeki Atatürk Mahallesi’nde oturan asistanlarımız var. Çünkü, buralara sinemalar-restoranlar açılıyor, yol ve ulaşım olanaklarının gelişimiyle birlikte bu yerleşimler kente bağlanıyor.

Bunların hayattaki en büyük güvenceleri “işleri” ve varsa “evleri”dir. En büyük övünç kaynakları “kimseye muhtaç olmamaktır”. Hüner veya mesleklerinin verdiği olanaklarla “güvence” sorununu düzenli ve göreli olarak prestijli işlerle çözüme kavuşturmuşlardır. Kullanmak amacıyla bir konut edinirler.

GECEKONDUDAKİ GENÇ NÜFUSUN GELECEĞİ

Buralardaki genç nüfusa ilişkin tespitleriniz neler?

Gecekonduda yetişen ikinci kuşak, birinci kuşaktan daha farklı. Birinci kuşak hırslı, az tüketip, tasarruf etmeye çalışıyor. İkinci nesil ise ne köy yaşantısındaki gibi çobanlık yaparak, tarlada babasına yardım ederek bir iş disiplini alabildi, ne de nitelikli bir eğitimden geçti. Çıraklık kurumunun çöküşüyle birlikte artık bu çocuklar sahipsiz ortada kalmaya başladı.

Gecekondulunun, “bir eli yağda bir eli balda değil”. Adam evine beyaz eşya almış olabilir, televizyon almış olabilir ama gidin görün. Çocuklar oturup büyülenmişcesine televizyon seyrediyor okul çağına kadar. Ardından, 70 kişilik sınıflara girmek bile istemiyorlar. “İkinci nesil nasıl yetişecek?” sorusunun cevabını hep beraber aramalıyız. Eğitim sistemi sorgulanıp, iyileştirilmeli.

Refah Partisi çocuklarla ve kadınlarla çok ilgilendi. Çocuklara eğitim verdi. Refahlı Belediyeler, Almanya’daki sosyal hizmet uygulamalarının bazılarını kopyaladılar. Refah partili bir belediyeye giden kadınlar, yine kadınlar tarafından karşılanıyor ve işlerine yardım ediliyordu. Belediyeye çocuk bezi değiştirme odası bile koymuşlardı.

Bir çocuğa 22-23 yaşına dek bakmak ve ona üniversite eğitimi için masraf yapmak çoğu aile için büyük bir maliyet... Eğer çocuk sonuna kadar gidecekse, yani üniversite okuyabilecekse bütün aile seferber oluyor, eğitim görmesi için elinden geleni yapıyor. Ama üniversite mezunlarının durumu da artık pek parlak olmadığı için bir taraftan da çocuğun kısa yoldan hayata atılmasını istiyorlar.

Çocuklara Allah korkusu aşılayarak, disipline etmeye çalışıyorlardı. Ancak, artık din eğitimine olan güvende sarsıldı, imam hatip liselerinden de çekiyorlar. Devletin ikinci kuşak gençlerin eğitimi, iş hayatına kazandırılması için eğitim kurumlarının ve yeni sosyal hizmet kurumlarını devreye sokması gerekiyor. Türk Sanayici ve İşadamları Derneği tarafından hazırlatılan “Türkiye’nin Fırsat Penceresi” adlı raporda bu sorunları ve çözüm önerilerini dile getirdik.

İSTANBUL’DA ÜÇ GECEKONDU BÖLGESİ NASIL GELİŞTİ?

Kentsel gelişim içinde gecekonduların konumunda ortaya çıkan değişimi açıklayabilir misiniz?

Mecidiyeköy ve Zeytinburnu, benim çocukluğumda gecekondu bölgesiydi. Her iki bölge de farklı bir değişim sürecinden geçti. Mecidiyeköy’e yeni merkeze daha yakın olduğu için hızlı gelişti. Arsa değerleri arttı, imar faaliyeti geçti derken konumları değişti. Buna karşın Zeytinburnu, son 10 yıl içinde Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra artan bavul ticareti ile gelişti. Önce üretim, satış faaliyetlerin yapıldığı bir yere dönüştü. Şimdi büyük ticaret merkezlerinin, çok katlı iş merkezlerinin yükseldiği bir yere dönüşüyor. Gecekondu bölgelerinin hepsinin aynı süreci geçirdiğini, aynı değeri kazandığını söylemek mümkün değil.

Bulunduğu mekanın konumuna, kentin büyüme dinamiklerine göre de gecekondunun değeri değişebiliyor. Şehrin dış çeperindeki Ümraniye’de de benzer bir durumu gözlemleyebilirsiniz. Göle yakın olan evler daha kıymetliydi, çöplüğe yakınındakiler  çok daha düşük değerde. Geçtiğimiz yıllarda patlayan Ümraniye çöplüğünün oraları geçen gün yanından geçerken tanıyamadım. Çöplük kalkmış, TEM otoyolu ile birlikte birdenbire değerlenmiş ve değişmiş. Şehrin içindeki temel yatırımlar bu bölgelerin değerini ve göreli konumlarını değiştiriyor. Bu oradakilerin elinde olan bir şey değil. Bu nedenle, tahminde bulunmak mümkün değil. Çöplükten çöp toplayarak geçimini sağlayan insanların oturduğu yerin  değişimi o insanların hayatına nasıl yansıdığını bilmiyorum.

Bazıları belki önceden gidip karayollarından öğrenebiliyor, “Tem üst bağlantı yolu buradan geçecek” diye çöplük civarından yatırım amaçlı arsa edinmeye çalışıyor. Örneğin, Almanyalı işçiler daha dikkatliler. Gecekondu bölgelerinden yer alırken sorup, soruşturuyor gelişmeye müsait yerlerden mal-mülk ediniyorlar.

KENT YOKSULLUĞU ARTIYOR MU?

Kent yoksulluğu kavramı gündemde. En yoksul kesimlerin büyük kentlerde tutunması artık imkansızlaşıyor mu?

Türkiye’nin 5 büyük kentinde nüfusun ortalama yüzde 50’sinin, İstanbul’da ise nüfusun yüzde 65’inin gecekondu türü konutlarda yaşadığı tahmin ediliyor. Evet, gecekondulardaki kiracı olarak yaşayan haneler arasında bir grup çok yoksul ama kent içindeki çöküntü bölgelerinde daha kötü durumda olanları görebilirsiniz.

Tophane, Galata ve Perşembe Pazarı’nın arka sokaklarını bir dolaşın. Ancak, yoksulu sadece gecekondu da aramamak gerek. Bu bir konut edinme biçimi, bir tür konut piyasası. Bu kavramı tek başına toplumdaki tabakalaşmayı, gelir düzeyini ve güç dengelerini açıklamak için kullanmak doğru değil. Bir akademisyen çıkıp, İstanbul’da “kiracı” araştırması yapsa keşke bana çok anlamlı geliyor.

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER