Capital'e abone olun.
TEMİZ SU İNSANLIĞI TEHDİT EDİYOR

Temiz su insanlığı tehdit ediyor

Dünya yüzeyinin yüzde 71'i su ile kaplı ancak, bu suların yüzde üçü bile bulmayan kadarı içilebilir nitelikte.

Son Güncelleme: 01.08.2010

Dünyanın içilebilir su rezervlerinin yüzde 60’ı, sadece 10 ülkede bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO)göre, üçte ikisi Asya’da olmak üzere yaklaşık 1 milyar insan, temiz içme suyuna erişemiyor. Afrika’da Aşağı Sahra nüfusunun yüzde 42’si yetersiz su kaynağı ile yaşamaya mecbur. 2025 yılına gelindiğinde Çin ile Hindistan’da da ciddi su kıtlıklarının baş göstermesi bekleniyor. Birleşmiş Milletler’in kalkınma planında, temiz içme suyuna erişemeyen insan sayısının 2015 yılına kadar yüzde 50 oranında azaltılması hedefleniyor. Bunu başarmak içinse her yıl en az 10 milyar dolarlık yatırım yapılması gerekiyor. Dünya genelinde bulaşıcı hastalıkların yüzde 80’ine kirli içme suyu neden oluyor. WHO dünyada her yıl 1,8 milyon insanın ishalden öldüğünü rapor ediyor. Bu insanların yüzde 90’ı 5 yaşın altındaki çocuklar ve çoğu da gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. Sadece Hindistan’da bu gibi hastalıklar nedeniyle her gün 1.000 çocuk ölüyor. Söz konusu hastalıklara da çoğunlukla yeraltı sularına veya kuyulara insan veya hayvan dışkılarının olduğu kanalizasyon sularının karışması veya paslanmış borular sebep oluyor.

Arıtma yöntemleri.
Bugün suyun kirli olup olmadığını anlamak için dünyanın her yanında, standart göstergeler olarak kabul gören bir dizi organizmadan faydalanılıyor. Kirli suların tanımlanması çabaları, bağırsak bakterisi escherichia coli’ye (koli basili) ya da su örneklerindeki heterotrofik bakteri sayısına odaklanıyor. İçme suyu analizlerinde en büyük sorun, büyük hacimlerdeki su içinde az sayıda organizmanın var olup olmadığının tespit edilmesi. Basit ama oldukça zaman alıcı geleneksel süreçler, daha sonra görünebilir koloniler halinde büyümelerine izin verilen E.coli ve enterococcus bakteri hücrelerinin yapay ortamda yetiştirilmesine dayanıyor. Onların varlıkları, gelişen kolonilerin sayılarıyla anlaşılıyor. Tıbbi teşhis tarafında halihazırda kullanılmakta olan moleküler biyoloji tekniklerinden faydalanılmasına olanak veren yöntemlerin, bu süreci hızlandırabileceği düşünülüyor. Ancak bunların içme suyu analizlerinde kullanılabilecek şekilde uyarlanmaları gerekiyor. Örneğin PCR adıyla bilinen prosedürde, DNA’nın kısa E.coli özel bölümleri çoğaltılıyor. Kendisini DNA’ya entegre eden floresan bir boya sayesinde bu sentezlenmiş DNA parçacıkları görünür hale getiriliyor. İçme suyunu, birbirleriyle birleştirilerek de kullanılabilecek farklı süreçlerle arıtmak mümkün. Konvansiyonel yöntemler, diğerlerinin yanı sıra aktif duruma getirilmiş karbon, klor, ozon ve zarlı filtreleme sistemlerinden faydalanır. Diğer bir olasılık ise bakterilerin yüksek enerjili UV radyasyonuyla öldürülmesidir. UNESCO’ya göre dünyanın en kaliteli içme suyuna Finlandiya sahip iken onu Kanada ve Yeni Zelanda izliyor. Bu sıralamayı belirlemekte kullanılan endeks, özellikle yeraltı suları gibi içme suyunun kalitesi ile miktarı, lağım sularının işlenmesinin etkinliği ve çevresel kurallara uyum gibi bir dizi farklı faktörü hesaba katıyor. Hesaplamalarda kullanılan göstergeler arasında “çözünmüş oksijen”, “yüzen parçacıklar”, “fosfor” ve “geçirgenlik” dereceleri bulunuyor. Ancak Alman Enerji ve Su Endüstrileri Derneği’ne göre objektif bir sıralamada ağır metallerin ve nitrojenin de hesaba katılması gerekiyor.

Daha az kurşun.
Su arıtma tekniklerinin gelişimi, başlıca katı düzenlemeleri genellikle daha sonra diğer Avrupa ülkelerince de benimsenen Almanya, Avusturya ve ABD tarafından şekillendiriliyor. Örneğin nitrat sınırı Avrupa’da 50 mg/litre iken ABD’de bu sınır 10 mg/litre. Uzmanlar halen her zaman her madde için izin verilen konsantrasyon üzerinde anlaşamıyor. Örneğin ABD’deki EPA, litre başına 30 mikrograma kadar uranyum miktarına izin verirken WHO 15 mikrogramdan fazlasını tasvip etmiyor. Almanya’nın Federal Çevre Ajansı ise üst sınır olarak 10 mikrogram seviyesini koyuyor. Özellikle 1950 yılından önce inşa edilmiş binalarda kurşun borular da önemli bir sorun teşkil ediyor. Bu gibi boruların kullanımı nedeniyle suyun içinde yüksek oranlarda kurşun konsantrasyonu oluşabiliyor. Küçük çocuklarda düzenli olarak ufak miktarlarda kurşunun mideye indirilmesi, kan oluşumu sürecine ve sinir sisteminin gelişimine hasar verebiliyor. AB kendi hesabına 2013 yılına gelindiğinde litre başına kurşun miktarını şu anki 25 mikrogram seviyesinden 10 mikrogram seviyesine indirecek düzenlemeyi planlamış durumda

 

 

 

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER