Capital'e abone olun.

Ekonomide Hedefler Tutacak

Faik Öztrak / Hazine Müsteşarı   Hazine Müsteşarı Faik Öztrak, ekonominin önemli kurmaylarından biri... Devlet Bakanı Kemal Derviş’le birlikte en zor günleri yaşadı. Şimdi olumlu konuşuyor....

Son Güncelleme: 01.06.2002

Faik Öztrak / Hazine Müsteşarı

 

Hazine Müsteşarı Faik Öztrak, ekonominin önemli kurmaylarından biri... Devlet Bakanı Kemal Derviş’le birlikte en zor günleri yaşadı. Şimdi olumlu konuşuyor. “Büyümeye geçiyoruz” sözleriyle de bunu ortaya koyuyor. Ardından da “Artık yeni oyun kuralları geçerli, geri dönüş yok” diyerek, içinde bulunduğumuz dönemi özetliyor. Ekonominin güç kazandığını, bu nedenle bazı şoklara karşı dayanıklılık kazandığını vurguluyor. Yıl sonu için ise hiç tereddüt etmeden çok önemli bir mesaj veriyor: “İlk aylardaki gelişmelere baktığımızda tutturulabileceğine ilişkin güven giderek artıyor. Enflasyon hedefi, büyümeyle birlikte gerçekleşecek gibi gözüküyor.”

 

Türkiye ekonomisi gerçekten kritik bir süreçten geçiyor. 2001 yılında yaşanan kriz nedeniyle yaşanan sıkıntılar, sokaktaki vatandaştan işadamına, herkesi “canlanma” hesabına itti. Son ayları “canlanma” beklentisi ve yeniden büyüme sürecine giriş tahminleriyle geçiriyoruz. Aslında yılın ilk üç ayına ilişkin göstergeler de umut verici nitelikte... Üretim artışından kapasite kullanım oranlarına, enflasyondan dövizin seyrine, göstergeler ekonominin normal seyrine dönmeye başladığını ortaya koyuyor.

 

Ancak, tüm bu gelişmeler yaşanırken, Başbakan Bülent Ecevit’in hastalığı ve ona bağlı “erken seçim” tartışmaları gündeme gelince, hesaplar değişme eğilime girdi. Piyasalarda yaşanan kısa vadeli dalgalanmalarla da desteklenen bu gelişmeler, ekonomide hedeflerin tutturulamayacağı endişelerini doğurdu.

 

Hazine Müsteşarı Faik Öztrak’ın görüşleri bu noktada çok önemli... Ekonominin kilit kurmaylarından biri olan Öztrak, çok olumlu bir bakış açısına sahip. Yapısal değişimler ve alınan önlemlerle “ekonominin güç kazandığını”, büyüme sürecine girildiğini söylüyor. Ona göre, son dönemde yaşanan belirsizlikler, ekonomide ciddi rahatsızlıklara da yol açmaz. Alınan önlemlerin uygulamaya geçirilmesiyle birlikte, yıl sonu hedefleri de rahatlıkla tutturulabilir.

 

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in en yakın mesai arkadaşı ve ekonomi yönetiminin kilit ismi Faik Öztrak, bu değerlendirmeleri ve daha fazlasını Capital’in sorularını yanıtlarken yaptı. Günde 18 saatlik çalışma temposuyla, ekonomiyi düzlüğe çıkarmak için hem normal ayarları hem ince ayarları bir arada düşünüp, uygulamaya çalışan Öztrak her şeye rağmen keyifli ve umutlu. Çünkü, ona göre ekonominin içsel dayanaklılığının artırılması için, bütün tedbirler alındı ve belli bir noktaya gelindi. Sırada sürdürülebilir büyümeye geçiş var. Öztrak´ın görüşleri şöyle:

 

Ekonomik programda belli noktalara gelindi. Yapısal tedbirlerin çoğu alındı. Bu noktada sizce Türkiye ekonomisinin en kırılgan yanı nedir?

 

Yapısal reformların bir kısmının bir an önce sonuçlandırılması lazım. Özellikle “Bankacılık Reformu” dediğimiz düzenlemelerin bir an önce bitmesi gerekiyor ki, mali sistem kesintisiz ve etkin bir şekilde reel sektöre kişisel tasarrufları aktarmaya başlayabilsin.

 

İkinci önemli nokta, kamu kesiminin etkinliği dediğimiz, karar alma mekanizmalarının etkinleşmesi, şeffaflığın artması. Son olarak da özel kesimin sistemde daha etkin rol oynayabilmesi bakımından özelleştirme, yatırımların ve yabancı sermaye yatırımlarının artması gibi programın önemli adımlarının atılması gerekiyor. Hukuki altyapı büyük ölçüde gerçekleştirildi ama önemli olan uygulamaların kesintisiz sürmesi. Türkiye’nin dünya ile birlikte gündemine gelen bağımsız kurumların varlığı siyasi kesimde ortaya çıkabilecek zafiyetlerin etkilerini büyük ölçüde azaltacaktır.

 

Biliyorsunuz, dalgalı kura geçiş ilk önemli tedbirdi. Bunların bütününe baktığımızda, iç ve dış şokların olumsuz gelişmelerinin kolay absorve edilmesini sağlayabilecek düzenlemeler görüyoruz.

 

Büyüme ve enflasyon arasında bir paradoks var diye düşünülür. Enflasyonu aşağı çekerken büyümeyi sağlayacak bir sihirli formül yok ama bu amacı dayanak ve risk açısından değerlendirebilir misiniz?

 

Büyüme ve enflasyon arasındaki paradoks ancak çok kısa vadede ortaya çıkabilir, aslında paradoks yoktur. Enflasyonun düşmesi, sürdürülebilir büyümeyi sağlayan bir olaydır. Belli bir geçiş dönemi gerektirir. Bu dönemin ne kadar kısa olacağını ise ekonomide enflasyona yol açan zafiyetleri tespit etmeniz ve tedbir almanız belirler. Diğer önemli faktör, tüm kesimlerin bu hedefe uyum sağlamasıdır.

 

Bu paradoks, bunlara bağlı olarak kısa sürede ortadan kalkar. Çok net gördük ki, enflasyon düşerken, üretim artışı da gerçekleşmeye başlıyor. Kriz ortamı nedeniyle çok baskı altına alınmış bir tüketim vardı. Bu baskı, güven geldikçe ortadan kalkıyor ve böylece normal tasarruflar yeniden tüketime dönmeye başlıyor. Daha uzun vadede bakarsanız, büyüme ve enflasyon arasında bir paradoksun ortaya çıkmaması için, büyümeyi şişme olarak görmemek lazım.

 

Büyümeden anladığımız nedir? Sermayenin maliyeti dünya maliyetinde olmalı, bir saatlik emekle ürettiğiniz miktar dünyadaki miktara yaklaşmalı, enerji fiyatlarınız dünya fiyatlarından olmalı, vergi sisteminiz ekonomide etkinliği sağlayacak yapıda olmalı. Ben vergi gelirlerinin seviyesinden değil, vergi alma biçiminden bahsediyorum. Bu zafiyetleri görüp, yeniden yapılandırmanız ise kurumsal yapınızı ciddi şekilde değiştirmenize bağlı.

 

Devletin karar alma, meseleye el atma, analiz yapma mekanizmaları modernleşmeli, bankacılık kesimi çağdaşlaşmalı, şirketler ciddi bir yönetişim yapısına sahip olmalı, uluslararası normlarda çalışabilmeli. Enflasyon, devletteki, mali kesimdeki, özel sektördeki  etkinsizliği bir şekilde hasır altı eden maliyeti etkin olarak çalışmayanın üzerinde bırakmayıp, toplumun tüm kesimlerine yayan acayip bir mekanizma aslında.

 

Yani bu paradoks kısa vade için geçerli?

 

Dünyanın her yerinde yabancı sermayeyle konuştuğunuz zaman yüksek enflasyonu gördüklerinde söyledikleri şey çok nettir. “Siz buralarda bir şeyler saklıyorsunuz” derler. Enflasyonu düşürebildiğiniz ölçüde, enflasyona neden olan unsurlara sistemde el atabildiğiniz sürece sürdürülebilir büyümeye geçersiniz.

 

“Uluslararası üretim ağı” diye tabir ettiğimiz, genel üretim ilişkileri içinde sağlıklı bir yere gelirseniz, yüksek katma değer yaratırsanız, bu ölçüde insanların gelirlerini üretkenliğe bağlı olarak artırırsanız kalıcı gelir oluşur ve uluslararası normlarda tüketim başlar. Böyle bir tüketim seviyesi, yüksek eğitim, sağlık imkanlarıyla birlikte döner. Giderek kalkınmış ülkeler arasında yerinizi alırsınız.

 

Vergi, bu programın sanki daha marjinal bir konusu gibi... Bu programın yapıcıları, vergiyi hala en sağlam gelir kaynağı olarak görüyorlar mı? Vergi bu programın neresinde, hangi ağırlıkta?

 

Bu programda güvenin, özellikle uluslararası piyasalardaki güvenin süratle tesis edilmesini sağlayan en önemli parametre kamu kesiminin faiz dışı fazlasıydı. Çünkü, bu, ülkenin mevcut durumdan çıkma konusundaki kararlılığını ve azmini gösterir. Bir taraf kamu harcamalarıysa, bir taraf da vergidir.

 

Bu programa başlandığında, özellikle kısa vadeli vergi gelirlerini artırabilecek tedbirler süratle alınmak zorunda kalındı. Yangının ilk noktasında nasıl ne bulursanız kullanırsınız, bunu yapıyorsunuz. Harcamaları çok kısa sürede kısmanız mümkün olmuyor ama hemen imkanınız ölçüsünde gelir yaratmaya özen gösteriyorsunuz. Gelirleri de çok etkin vergi sistemiyle başlangıçta artırmanız mümkün değil ama belli bir aşamadan sonra verginin gelir kısmı önem kazanıyor.

 

Sürdürülebilir büyüme ortamına girdiğiniz andan itibaren verginin iktisadi etkinliği önemli oluyor. Yani vergi üretimi caydırmamaları, yanlış yerde olmamalı, girdi maliyetini artırarak, rekabet gücünü etkilememeli. Ama bunu hemen yapamazsınız. Şimdi içine girdiğimiz dönemde vergilerin yeniden ele alınması ve etkin hale getirilmesi, büyüme ortamı için son derece önemli. Burada kastedilen şey, vergi gelirlerinin düşmesi değil. Vergi tabanının yayılmasından şunu kastediyoruz:

 

Tek tek birimler üzerinde diğer kesimlerden yeterince vergi alınmaması nedeniyle çok yüksek vergi yükü varsa ve siz bugüne kadar kapsamadığınız alanları kapsayarak orada vergi gelirlerini artırabiliyorsanız, oradaki artış ölçüsünde insanların üzerindeki vergi yükünü düşürebilirsiniz.

 

Verginin yayılabilmesi olayı hayati önem taşımıyor mu?

 

Yayma olayı mühim bence. Onun kadar mühim olan göreli fiyat yapısını, rekabet gücünü bozmayacak bir yapıda verginin alınması lazım. Önümüzdeki dönemde dolaylı vergiler daha etkin hale getirilecek ve insanlar vergi ödemek için çok yüksek maliyetlerle karşılaşmayacaklar, 5 ayrı yere 5 ayrı zamanda gitmek zorunda kalmayacaklar.

 

Verginin fiyat yapısını bozmaması ve vergi insanları çalışmaktan vazgeçirmemeli. Bir nokta gelir insanlar çok yüksek gelir elde etme amacını güderler, vergi ödeyerek eline az gelir kaldığını düşünüp, tatil yapmayı tercih edebilirler. Bunları asgariye indirmek lazım. Gelir idaresi çok önemli çalışmalar yürütüyor bu konularda..

 

Çok önemli bir sektör olan tarım sektörüne yönelik olarak Ziraat Bankası bundan sonra kredi verebilmek için, tacir kimliği arayacak. Masa başında hazırlanan doğrudan gelir desteği sisteminin üreticiye değil, arazi sahiplerine gittiği şeklinde eleştiriler var. Tarıma ilişkin tedbirleri revize etmeyi düşünüyor musunuz?

 

Türk ekonomisinde yaratılan katma değerin yüzde 15´i, nüfusun yüzde 40’ı tarım kesiminde. Başta bir dengesizlik var. Tarımın GSMH içindeki payını yüzde 40’a çıkaramazsınız. Çünkü, ister istemez sanayi ve hizmetler sektörü daha hızlı gelişecektir. Tarım kesimi büyüyecektir ama diğer kesimler daha hızlı büyüyecektir. Artı diğer sektörlerin GSMH içindeki payları da yüksek.

 

İkinci önemli olay, bu gelişme olduğu sürece hizmetler ve sanayi kesimi tarım kesiminden işgücü talep edecektir. İlerde tarım kesiminin giderek artan miktarda üretimi daha az işgücüyle yapabilecek duruma gelmesi lazım.

Neden doğrudan gelir desteği? Önemli olan şu: Bir fiyata müdahale etmeye başladığınız andan itibaren buğday dünyada 100 liraysa, 200 liradan almaya kalktığınızda bunu sürdüremezsiniz. Bu aradaki farkı birilerinden almak zorunda kalırsınız. Sistemi 100 liraya buğday üretir hale getirmek lazım.

 

İkincisi verimlilik artışına kesinlikle ihtiyacınız var. Fiyata müdahale etmeyen bir düzenleme getirirseniz, devlet olarak fiyatı siz saptamayacağınız için stok dağları yaratma ihtimali ortadan kalkıyor. Üretici hangi fiyatı üretmeye elverişliyse ve hangi malı satabiliyorsa bunu üretecek, o zaman stok dağları eriyecektir.

 

Siz bu desteğin üreticinin eline ulaştığından emin misiniz?

 

Kayıtlardan, sadece arazi sahibine değil işleyene de bakılıyor. Bu sistem iyileştirilebilir mi? Tabii ki iyileştirilecek ama gelinen noktada baktığımızda büyük başarı. Uygulama yaptıkça sorunları görüyoruz.

 

Kamu bankalarının spesifik sektörlere diğer müşterileri gibi davranması felsefesi Türkiye gibi bir ülkede doğru bir felsefemi sizce?

 

Türkiye’de ilk defa geçen yıl içinde yeniden yapılandırılan krediler, küçük ve orta ölçekli işletmelere verilen kredilerdir ama şunu görmemiz lazım: Tarım sektörüne verilen kredilerde özel kıstaslar vardır. Yeniden yapılandırma ilk defa tarım kesimi için yapıldı. Ama Türkiye’nin havaya atılacak parası yok.

 

Kimin parasını kime veriyorsunuz? Ziraat Bankası’na para yatıran mudinin parasını belli bir kesime belli bir gelir karşılığında kullandırıyorsunuz. Dolayısıyla, bunu kullandırırken, o makul geliri de temin edecek şekilde belli kıstasları dikkate almak zorundasınız. Bunu dikkate almadan yaptığınız şey doğrudan gelir desteğidir. Bunun üzerine kredi alınacaksa burada üreticinin belli kriterlere uyması gerekir.

 

Aradaki farkı kompanse edecek sistem doğrudan gelir desteği mi?

 

Evet. Şu olmaması gerekir. Ziraat Bankası’nın tarım kesimine açılan kredilerinin önemli bölümlerinin kırsal kesimde düğün dernek finansmanına gittiği her zaman konuşulmuştur. Şu an itibariyle ekonomi kaynaklarına baktığımızda, her bir kuruş kaynağı misliyle geri dönecek şekilde kullanmamız lazım ki sürdürülebilir bir büyüme ortamına girelim.

 

Gümrüklerinizi indirmişsiniz, koruma duvarlarınız yok. Uluslararası rekabetin bu kadar geliştiği böyle bir ortamda, eğer dünya fiyatlarından üretemiyorsanız, bu işin sonu yok. Ama başlangıçta üretilmesi için devlet bir destek verir ki? Tabii ki finansman imkanları ölçüsünde verir. Türkiye ilerde çok ciddi bir bütçe dengesini sağlar, imkanları artarsa tabii ki üretime daha fazla destek verebilir dünya koşullarında. Ama mühim olan, bu desteklerin üretimin devamı için ön koşul olması .Önce üretimin başlatılması sağlanır sonra destek olmadan üretim yapılır. Çünkü, devlet desteği sürekli olmaz.

 

Yüzde 6.5 gibi bir faiz dışı fazlayla herhalde, enflasyonun göreceli olarak inmesi sizin için bir sürpriz olmadı değil mi? Çünkü bu çok yüksek bir oran?

 

2001 yılının bir ve ikinci çeyreklerinde görülen daralma, faiz dışı fazlaya bağlı değil. Üçüncü çeyrekte canlanma 11 Eylül’den sonra aşağı doğru gitme sonra tekrar yukarı doğru çıkış. Faiz dışı fazlayla birlikte güven ortamı çok önemli. Bir dönem Türkiye’nin borçlarını ödeyebileceğine ilişkin kaygılar vardı. Türkiye ödeyebileceğini gösterdi ama bu borcunu makul düzeye çekerek faiz dışı fazlasını sürdürmesi lazım.

 

Gelirleri azaltmadan, vergi yapısını değiştirmek suretiyle iktisadi etkinliği artırıp daha yüksek büyümeye ulaşmak mümkün. Aynı şey harcamalar konusunda da geçerli. Harcamalarınızı gözden geçirmeniz gerekiyor. Bazı harcamalar var ki, tamamen transfer niteliğinde ve hala kaynak aktarılmaya devam ediliyor. Mesela 4 yıl önce “Merinosçuluğu Geliştirme Projesi” vardı. Bu tip projelere para harcamaya gerek kalıp kalmadığına bakılmaksızın bütçe yapma alışkanlığı var. Bütün bunlara hep bakılıyor.

 

Bir hususa özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu kriz döneminde özellikle sağlık, eğitim ve sosyal destek harcamalarına dokunulmadı, hatta artış gösterdi. Türkiye’nin ciddi bir sosyal sıkıntıya girmeden bu krizi atlatabilmesinin arkasındaki nedenlerden biri de budur. 

 

İyi eğitilmiş genç nüfus Türkiye’nin en büyük sermayesidir. Eğitim ve sağlık harcamalarında kısıntı olmaz. Uzun vadede düşündüğünüzde insanın sağlık ve eğitimine yaptığınız her yatırım uygun sanayi ve hizmet ortamını da yarattığınız zaman misliyle size geri dönecektir.

 

Bulunduğumuz coğrafi bölgede Türkiye’nin en önemli stratejik avantajı genç nüfusudur. Bu nüfusu iyi eğitebildiğimiz ölçüde bölgede yaratılan katma değer içinde aldığımız pay giderek artacaktır.   Bu da ülkenin giderek zenginleşmesi demektir. Baktığınız zaman uzun vadede hiçbir ekonominin amacı enflasyonu düşürmek olamaz. Enflasyon vücuttaki hararettir. Hastalığın göstergesidir. Biz bir noktadan sonra hasta filan değil, ciddi koşabilen dinamik atleti arıyoruz. Sürekli yarışlarda rekabet edebilen, ilk üçe girebilen sağlıklı yapıyı arıyoruz. İnsan yetiştirmek, devleti çağdaş hale getirmek, şeffaflaşmak gerekiyor ki katılımı sağlayabilelim. Şirketlerin yeniden yapılandırılması gerekiyor. Uluslararası normlarda yönetişim standartlarına sahip olunursa, yatırım artar.

 

Aynı şekilde mali sistemin de uluslararası normlarda çalışır olması lazım. Hedef dünya fiyatlarından sermaye verebilmek, emeği kullandırabilmek, enerji verebilmek, bu gelişmeyi frenlemeyecek şekilde vergi alabilmek.

 

Özel sektörün enerji, işgücü, vergi, girdi maliyetlerine ilişkin şikayetlerinin bitmesi için bu yapı çerçevesinde Yatırım Teşvik Mevzuatı’nda yeni düzenlemeler olacak mı? Yoksa kendiliğinden mi bu noktaya gelinecek?

 

Yatırım Teşvik Sistemi’nin daha rasyonelleştirilmesi için ve gerçekten verilen teşvikler yerine gidiyor mu gitmiyor mu, etkinlik için neler yapılabilir? diye bakıyoruz. Ama şunu unutmamak lazım: Kısa ve orta dönemde bizim mutlaka Türkiye’nin borçlarını yüzde 60’lara indirecek bir politika izlememiz lazım.Burada temel hedef, kamu gider dengesini bir yerde tutarak gitmemiz. 

 

Yüzde 60’lık orana inilince, bu alanlara daha fazla kaynak aktarmak mümkün olabilecek. Ama bu dengenin bozulması pahasına emek maliyetlerini düşürüyoruz diye tedbir almak mümkün değil.

 

Kaldı ki  işgücü maliyeti geriledi. Aynı şekilde faizler belli bir noktaya geriledi. Doğrudur enerji girdilerinde belli bir artış var. Ama bunun kolay kolay esnekliği yok. Başlangıçta amacımız gelir toplamak.

 

Bunu yaparken kolay kolay insanların vazgeçemeyeceği yerlerin üzerine bir şekilde vergi koymak suretiyle bu geliri toplamaya çalışıyoruz. Ama uzun vadede bunun rekabet gücü üzerindeki etkilerini dikkate alarak, sistemi yeniden yapılandırmak lazım. Kaldı ki enerjide sorun sadece vergi değil. Vergiyi çıkarınca da çok yüksek bir maliyet var. Yapısal sorunlar var. Türkiye enerjiye stratejik bir sektör olarak bakmalı ve buradaki yapıyı uluslararası normlarda ve fiyatlarda üretim yapacak şekilde düzenlemeli. Bunun kaçışı yok. Bunu yapacağız.

 

Yıl sonunda hedeflerin kesin olarak tutturulabileceğine dönük açıklamalar var?

 

İlk aylardaki gelişmelere baktığımızda tutturulabileceğine ilişkin güven giderek artıyor. Enflasyon hedefi, büyümeyle birlikte gerçekleşecek gibi gözüküyor. Eskiden belli riskler vardı ve büyüme yüzde 3’ün altında olur diye düşünülüyordu. Şimdi ise tarım ve turizmde bu hedefin aşılabileceği yönünde ilişkin beklentiler var.

 

Yıl sonunda enflasyon hedefinde bir oynama olmasının güven ve bekleyişleri etkileyeceğinden korkuyor musunuz?

 

Eğer iyi izah edemeyeceğiniz nedenlere dayanıyorsa, sizin açıklayamayacağınız nedenlere dayanıyorsa ya da hata yapmışsanız tabii ki etkiler. Dolayısıyla, bu hedeflerin tutturulması uzun dönemde ortaya koyduğunuz ekonomik politika çerçevesinin işleyebilmesi bakımından önemli. Ben bu hedefin tutturulabileceği kanaatindeyim.

 

Yıl sonuna kadar alınacak tedbirleri sıralayabilir misiniz?

 

Birincisi, kamu kesimi dengesinin öngörüldüğü biçimde seyretmesi bakımından gerekli tedbirler uygulanmaya devam edilecek. Bugüne kadar alınan yapısal tedbirlerle ilgili olarak birkaç ince ayar gerekiyor. İhale Kanunu gibi..

 

Şeffaflığın artırılması bakımından iç denetim konularında hukuki düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Değişen oyun kurallarına göre borç yönetim yapısının uyumlaştırılması gerekiyor. İstihdamın rasyonalizasyonu konusunda belli adımlar atılacak. Sendikalarla belli bir konsensus sağlandı. Yabancı Sermaye Kanunu, İhale Kanunu gibi kanun değişiklikleri var. Ancak, en önemlisi uygulama. Ekonomi yönetiminin yapısal tedbirler kapsamındaki uygulamalara en etkin sonucu alacak şekilde devam etmesi gerekiyor.

 

Bundan sonra net bir şekilde uygulama dönemine mi girildi?

 

Birinci dönem ödemeler sistemini sağlıklı hale getirmekle geçti. İkinci dönemde enflasyon aşağı inerken, büyümenin gelmesini ve bunun emarelerini görüyoruz. Bundan sonraki dönem büyümenin kalıcı hale gelmesine tanıklık edecek ama enflasyona vuracak şekilde sahte bir şekilde körüklenmiş, gerçek üretkenliğe, verimliliğe dayanmayan, talep artışıyla körüklenmiş bir büyüme değil.

 

Bunun yerine yapısal dönüşüme dayalı olan etkin üretken yapıyı kurmak ve geliştirmek yönünde büyümeye geçmemiz lazım. Normal bir arz eğrisi üzerinden giderseniz, talep arttıkça arzın cevap verebilmesi için fiyatın yukarıya doğru gitmesi lazım. Bizim hedefimiz, daha az fiyat artışıyla arz eğrisinin cevap vermesi. Bir de sürekli verimlilik artışıyla arz eğrisinin sağa doğru kayması önemli. Üretkenlik yavaşlarsa, talebi körükleyecek tedbirler kamu kesiminde alınırsa o zaman şişme noktasına gidilir ve enflasyon yukarıya doğru gider.

 

Uluslararası kuruluşların Türkiye ile ilgili izlenimleri nasıl?

 

Onlar krizin etkisini yaşamadıkları için olanı biteni daha objektif görebiliyorlar. Krizi yaşayanlar belli bir psikoloji altında hala. Ama uluslararası kuruluşlar, objektif bakabildikleri için çok daha umutlu konuşuyorlar. Ama bu iyimserlik ihtiyatlı bir iyimserlik. İyimserliğin devam etmesi için Türkiye’nin hedef ve stratejik çizgisini devam ettirmesi gerekiyor.

 

Bu seyirde giderse, Türkiye krizden önceki kişi başına milli gelir oranına ne kadar sürede ulaşabilir?

 

Söyleyebilmek zor bazı şeyleri. Bir kere bütün bu olumlu gelişmelerin devam etmesi ve politik çaba olarak da Türkiye’nin AB ile müzakerelere başlaması  bence çok önemli. Türkiye’nin kriz öncesi milli geliri yakalayabilmesi kolay, ondan bahsetmiyorum. Kur belli bir dengeye geldiği zaman, yüzde 5’lik büyümeyi iki yıl ard arda yakalarsanız kriz öncesi milli gelir oranı geçilir. Ama şu soru önemli: Türkiye ne zaman Avrupa’daki yaşam standartlarını yakalar? Bence böyle giderse ve toplumun tüm kesimleri hedeflere inanır, mücadeleye katılırsa, Türkiye bu hedefi beklenenden daha kısa sürede yakalar.

 

“HER TÜRLÜ BELİRSİZLİĞİN MALİYETİ VAR”

 

Bundan sonrası için en korkulan olaylar neler olabilir? A-Koalisyonun bozulması, B- Erken seçim, C- Başbakanın rahatsızlığının sürmesi.

 

Hazine Müsteşarı Öztrak ise ekonominin içsel dayanıklılığının artmasını çok önemsiyor. Bu soruyu sorduğumuzda verdiği yanıt da bunu açıkça ortaya koyuyor. Müsteşarın korku spekülasyonlarına verdiği cevap şöyle:

 

“Ekonominin içsel güçlülüğü, 2000 yılı sonunda yaşanan krizlerle ortaya çıkan duruma baktığımızda ciddi bir şekilde artmış vaziyette. Biraz önce bahsettiğiniz olaylar, ekonomide beklentileri etkilemez mi? Etkiler mutlaka. Dünyanın neresinde bir ülkenin üst düzey yöneticileri  uzun süreli rahatsızlık geçirirse, bunun bekleyişler üzerinde belli bir etkisi olur tabii. Ama programın başlangıçtaki amacı bu tür beklenmedik olaylara karşı ekonominin içsel dayanıklılığını artıran tedbirleri almaktı bunlar da yapıldı.

 

Üç unsur vardı. Kuru esnek hale getirmek, ciddi bir faiz dışı fazla elde etmek ve fon ve kamu bankalarının sistem içinde bir mayın şeklinde bulunmasına yol açan kısa vadeli borçlanmaların ortadan kaldırılması. Bunlar yapıldı. Dolayısıyla, benim kanaatim, dalgalanmalar olmaz değil ama bu dalgalanmaların belli bir yere oturacağı şeklinde.

 

Ama TC ciddi şekilde gelenekleri olan, usulleri olan bir ülkedir. Demokrasi olduğuna göre seçim de yapılacaktır, hükümet de değişebilir. Ancak, kurumlarımız sağlamsa, ki MB’nin bağımsızlığı, BDDK, SPK, Enerji Kurulu gibi bağımsız kurumlar etkilenmeyi en aza indirir. Çok uzun süren bir belirsizlik, büyümenin beklenen ölçüde hızlanmasını geciktirebilir bu sadece koalisyonun bozulması, dışardan bir olayın olması veya sıhhat problemlerine bağlı değil.

 

Yapısal reformların uygulamaya dönük kısımlarının sürdürülmemesi de bu etkiyi yaratır. Ama sonuç olarak baktığımızda ekonominin içsel dayanaklılığı vardır, geçmişe oranla çok daha rahat bu tür belirsizleri aşılabilir ama dediğim gibi, her türlü belirsizliğin uzun süreli olmasının maliyetleri vardır.”

 

İSTANBUL YAKLAŞIMI NE ZAMAN DEVREYE GİRECEK?

 

Şu sıralardaki konjonktürü değerlendirirsek, bankalar likit durumda, karşı tarafta kredi ihtiyacı içinde olan özel sektör ama aradaki bağlantı bir türlü kurulamıyor. “İstanbul Yaklaşımı” bu hattın kurulması için ön şart mı sizce?

 

Hiç kredi açılmıyor diye bir şey yok. Kredi hacminde de belli bir artış başladı. Ciddi bir mali kriz yaşandı, faizler inanılmaz oranlara çıktı, talep düştü. Böyle bir ortamda şirketlerin bilançoları etkilendi.

 

Bir şirket düşünün, likiditesiz kalmış ama yaşayamaz halde değil. Pazarı güzel ihracat yapabiliyor, işletme sermayesi yüzünden zorda. Bankalarla şirketlerin gönüllü olarak, devletin de vergi gibi imkanlarla İstanbul Yaklaşımı kapsamında bu bağlantıyı kurabilmeleri büyüme ortamına dönülmesini hızlandıracaktır.

 

Ama bu yapılırken ben eminim ki, bankalar da, şirketler de özellikle yönetişim yapılarını, doğru karar almayı sağlayacak şekilde yeniden yapılandıracaklar. İstanbul Yaklaşımı olmazsa, dünyanın sonu olmaz ama bu olursa çok daha hızlı büyüme ortamına geçilir. Nitekim gerçekleşiyor.

 

”İstanbul Yaklaşımı” gecikirse yaz aylarında deflasyon tehlikesi görüyor musunuz?

 

Gecikme, şirketlerin belli kesimiyle finans sektörünün arasındaki ilişkide belirsizlik yaratır, belki de sistemin geri kalanına bir ölçüde yansıyabilecek etkin olmayan bir yapı ortaya çıkarır.

 

Japonya’da görüyoruz. Japonya’nın büyüme konusundaki problemlerinin bir nedeni de reel sektörü ile finans kesimi arasındaki sorunların çözülmemesi. Bu, Türkiye’yi çözümsüzlük ortamına getirmez ama büyümenin geç kalmasına neden olur. Bütün kesimler sıkıntı çeker onun için bir an önce  sonuçlanması gerekiyor.

 

Ne zaman sonuçlanmasını umuyorsunuz?

 

Yılın ilk yarısında sonuçlanmasını bekliyorum. “İstanbul Yaklaşımı” kadar önemli olan bir diğer husus da, bankaların sermaye yapılarının güçlendirilmesi. Önemli bir kriz geçti. Denetimler sonucu banka sermayelerinin anlamlı yerlere getirilmesi büyümenin sürekliliği açısından çok önemli. Bir bankanın bir krediyi yeniden yapılandırıp, kâr edebilmesi için buna makul ölçülerde karşılık ayırması, bu karşılık sonucu banka sahiplerinin, yeterli ölçüde sermaye koymaları halinde, yapılan her tahsilat bankaya kâr olarak geri dönecektir. Sermaye koymadan bilanço küçültmek suretiyle bu dönemi geçirme eğilimi ağır basarsa büyüme gecikir.

 

İHRACATÇILARA ÖNEMLİ MESAJ

 

Zaman zaman sert eleştirilerde bulunan ihracatçılara karşı Hazine Müsteşarı Faik Öztrak’ın önemli mesajları var. Öztrak bu konuda şunları söylüyor:

 

“Baştan beri öncelikli sektörlerden biri de ihracat sektörü. Eğer ihracatçı kurla ilgili spekülasyon içine girmiyorsa, yabancı para cinsinden emek maliyetleri düşmüşse, önemli ölçüde ithal girdi kullanıyorsa, (hemen burada SSK primlerinden bahsederler ama) alsınlar kağıdı kalemi ellerine hesap yapsınlar. Dolar olarak bir birim mal üretmek için kriz öncesinde işçiye kaç dolar ödüyorlardı buna baksınlar, ondan sonra konuşalım.

 

İkincisi ithal girdi fiyatları aşağı doğru gitti, eğer kur değer kazanıyorsa uğradıkları kaybın çok yüksek olmadığını sadece kamu kesiminden gelen enerji maliyetlerinden olduğunu görürüz. Kur da makul olduğuna göre?

 

Eximbank meselesi önemli. Buraya kaynak aktarımına önem verdik. Mali sistemdeki sorunlar nedeniyle banka bu kaynağı satamadı ama döviz kazandırıcı hizmetlere verdiğimiz önem ortada.

 

Türk ekonomisi şu anda önemli bir rekabet gücü elde etmiş durumda. Olsa olsa finans kaynaklarına yeterince ulaşamıyorlar. Bunun açılması için gerekli tedbirler alınıyor. Finansal kaynaklara ulaşabilmenin dışında yatırım ve ihracat yaparken devletin kolaylaştırıcı bir rol oynaması lazım. Zaten bunun için çalışılıyor.

 

“SÜRDÜRÜLEBİLİR BÜYÜME NOKTASINA GELDİK”

 

ÖDEMELER SİSTEMİ: Etap etap gidersek, Türkiye önemli bir mali kriz yaşadı. Ödemeler sistemi ciddi sıkıntıya uğradı. İlk yapılan, ödemeler sistemini yerli yerine oturtmaktı. Merkez Bankası ile ilgili değişiklikler, kamu bankalarıyla ilgili düzenlemeler yapıldı ve bu kuruluşlar kısa vadeli piyasalardan çekildi. Fon bankalarının zararları kapatıldı.

 

BÜTÇE FAZLASI: Bunlar yapılırken bir yandan da  kaybolmuş olan güvenin yerine getirilmesi bakımından iki önemli gelişme oldu. Çok ciddi bir bütçe fazlası verildi, artı yapısal tedbirler alındı. Böylece ödemeler sistemi çalışmaya başladı.

 

BORÇLARIN DÖNÜŞÜMÜ: Arkasından Türkiye’nin bankacılık sisteminde yaşanan krizler sonrasında devletin aldığı borçlar nedeniyle borçların GSMH içindeki payı yükselmişti. Bu borçların çevrilmesi konusunda kuşkular vardı. Faiz dışı fazlanın da yardımıyla bu kuşkular giderek kaybolmaya başladı. Yıl sonuna doğru geldiğimizde enflasyonun düşmeye başladığını gördük.

 

ENFLASYONUN YÖNÜ: 11 Eylül’den sonra sistemdeki güvenin sarsılmasıyla birlikte talebin geri çekilmesi ve üretim daralması yeniden yaşandı ama enflasyon aşağı gitmeye devam etti. Faizler düşmeye devam etti.

 

ÜRETİM ARTIŞI: O dönemde en fazla konuşulan şey atıl üretim kapasitesinin devreye alınması ve büyümenin ne zaman başlayacağıydı. Nihayet mart ayı büyüklüklerinde gördük  sanayide yüzde 3’ün üzerinde bir büyüme gerçekleşti. Bu da benim toparlanma dediğim ve üretim artışının talep artışıyla birlikte yavaş yavaş gelmeye başladığını gösterdi. Bugün geldiğiniz noktada düşündüğümüz şey, sürdürülebilir bir büyüme ortamına girmek. “

 

“ÖZELLEŞTİRMEDE HEDEF GELİR DEĞİL, YAPISAL”

 

Bu programın en başarısız yönü özelleştirme mi?

 

Bu program kapsamında ilk defa özelleştirme konusunda 2001 yılı hedefi, dünya konjonktürü de dikkate alınarak, gelir değil, hukuki altyapının özelleştirmeyi sağlıklı bir şekilde temin edecek bir biçimde yeniden yapılandırılması olarak benimsendi. Bu yıl özelleştirme hedefi var ama sadece gelir açısından değil.

 

Tabii gelir sağlanması, kamu borç stokunun düşmesine ciddi katkı sağlayacaktır ama özelleştirmeyi ekonomideki etkinliği artıracak bir araç olarak anlamak lazım. Kaynak israfını önlemenin ve özel kesimin etkinliğini artırmanın bir aracı olarak... Dolayısıyla, özelleştirmenin bu yılda önümüzdeki yıllarda da canlanması büyük önem taşıyor. Geçen yıl düzenlemesini yaptığımız, şeker, tütün, alkollü içkiler sektörü gibi alanlarda bir an evvel altyapının tamamlanıp özelleştirme sürecine başlanması da büyük önem taşıyor. Bunlara bir de Telekom özelleştirmesini eklemeliyiz.

 

Ama konjonktür özelleştirmede en önemli etken değil mi?

 

Evet ama giderek uluslararası konjonktür düzeliyor. Bizim de bu alanda sağlıklı özelleştirmeyi yapacak reformlarla vatandaşa, üreticiye refah artışını getirebilecek altyapıyı süratle kurmamız gerekiyor. Bunlar, köylünün gelirini kesmek, vatandaşa daha pahalı mal satılması için yapılan şeyler değil tam tersine uzun dönemde köylünün, üreticinin gelirini artıracak, tüketicinin makul fiyatlardan mal tüketmesini sağlayacak düzenlemeler.

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER