Capital'e abone olun.
TURİZMCİ RESSAM 6 ÜLKEDE SERGİ AÇTI

Turizmci Ressam 6 Ülkede Sergi Açtı

Hyatt Regency İstanbul’un ressam genel müdürü Jiri Kobos, yaklaşık 1 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Şimdiye kadar görev yaptığı 14 ülkede kişisel ve karma sergiler açtı. Türkiye’deki ilk sergisi ise 12...

Son Güncelleme: 01.06.2009

Hyatt Regency İstanbul’un ressam genel müdürü Jiri Kobos, yaklaşık 1 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Şimdiye kadar görev yaptığı 14 ülkede kişisel ve karma sergiler açtı. Türkiye’deki ilk sergisi ise 12 Haziran’a kadar İstanbullu sanatseverleri bekliyor. Soyut dışavurumcu bir ressam olan Kobos, resmin kendisi için hobiden öte bir tutku olduğunu söylüyor. Hem turizmci hem ressam olan Kobos, bugüne dek 6 farklı ülkede sergi açmış. Kobos ile profesyonel iş hayatıyla birlikte başarıyla sürdürdüğü ressamlığını konuştuk.

 

“Resim benim için hobiden çok öte. Bir tutku…” Bu sözler yaklaşık 1 yıldır Türkiye’de yaşayan Hyatt Regency İstanbul’un genel müdürü Jiri Kobos’a ait. Soyut dışavurumcu (ekspresyonist) bir ressam olan Kobos, Çek Cumruhiyeti, Bohemya doğumlu. Resimle ilk kez haşır neşir olması, birçok ressam ve hatta birçok sanatçı gibi çocukluk yıllarına uzanıyor. Kendisi gibi ressam olan babasının atölyesinde, fırçalar, tuvaller ve boyalar içinde “rengarenk bir çocukluk” geçirdiğini söylüyor. Kobos’un babası ise onun aksine izlenimci akıma (empresyonist) dahil bir ressammış. Ressamlığın dışında kilise süslemeleri de yapan ve geçimini böyle sağlayan baba Kobos, Jiri Kobos’un sanatçı kimliğinde çok önemli ve belirgin bir yere sahip.

“Ressam genel müdür” ile İstanbul Harbiye’deki Hyatt Regency İstanbul Oteli’nde buluşuyoruz. Burası Kobos için sadece bir iş yeri değil. Aynı zamanda hem eşi ve kızıyla yaşadığı evi, hem soyut resimlerini tuvale aktardığı atölyesi…

İstanbul’daki ilk sergisinden hemen önce yaptığımız görüşme, tamamen onun resim tutkusu üzerine kurulu. Resim yaparken duyduğu heyecanı, resmin onun için bir hobiden çok öte olduğunu ve yoğun iş hayatında resme ayırdığı vakitlerin değerini bizimle paylaşıyor. Resmin işine, işinin de resmine katkı sağladığını söylüyor. Ortaya samimi bir sohbet çıkıyor.

* Öncelikle klasik bir soru olacak ama resme ilginiz ne zaman başladı? Babanızın etkisiyle bu dünyayı girmişsiniz…
Resme ilgim birçokları gibi küçük bir çocukken başladı. Ama belki bir fark var. Ben hiçbir zaman sanat veya resim üzerine resmi bir eğitim almadım. Resim benim için daha çok bir yaşam tarzı oldu. Babam bir sanatçıydı ve çok küçük yaştan itibaren boyalar, fırçalar, resimler içinde oldum… Onlar benim oyuncaklarımdı. Tamamen renkli bir hayattı… Babam empresyonistti ve aynı zamanda kiliselerin süslemelerini de yapıyordu. Dolayısıyla küçük yaşlardan itibaren içinde bulunduğum bu ortam doğal olarak bende bir ilgi uyandırdı.

hedAma resme gerçek ilgim, yani resmi bir oyun değil de bir sanat, bir ifade biçimi olarak görmem Almanya’ya taşındığımızda başladı. O zamanlar 14-15 yaşlarımdaydım. Yine babam vesilesiyle etrafımda sürekli sanatçılar ve ressamlar vardı. Onların atölyelerinde oyunlar oynar, boyalarla saatlerimi geçirirdim. Zamanla sanatçı bir çevre edindim, ressam arkadaşlarım oldu, galeri sahipleriyle tanıştım. Vaktimin büyük kısmını onlarla birlikte geçirmeye başladım. Babam empresyonistti. O dönemde farklı resim akımlarını inceleme imkanı buldum. Bu süreç kendime ait ilk fırçamı alana kadar devam etti…

* İlk gerçek resminizi bu yaşlarda mı yaptınız? Ne olduğunu hatırlıyor musunuz?
Evet, ilk gerçek resmimi 14-15 yaşımdayken Almanya’da yaptım diyebilirim. Tabii ki daha önce de bir şeyler karalıyordum. Örneğin babamla birlikteyken sürekli resim yapıyordum. Ama bu benim için daha çok eğlenceli vakit geçirmek, boyalarla oynamak gibiydi… 14-15 yaşımda yeteneğimi fark ettim. Bunu çevremdekiler de fark etti. O yaşlarda artık “resmi olarak” elime fırçayı alıp kendi istediğimi çizmeye başladım. İlk resmimde kağıt üzerine Çin suluboya tekniği kullanmıştım.

* Peki resim yaparken neler hissediyorsunuz? Resim yapmak sizin için sadece bir hobi mi?
Resim yapmak artık benim için hobiden çok daha öte… Benim için bir ifade biçimi, bir soru sorma biçimi, bir denge unsuru. Aynı zamanda çok büyük bir tutku. Bazen 1 ay veya daha uzun süre stüdyoya girmediğim zamanlar oluyor. O dönemlerde dışarıdan o kadar çok fikir birikiyor ki... Dış dünyada sürekli beni etkileyen şeylerle karşılaşıyorum. Onlar damlaya damlaya kafamda toplanıyor. O dönemlerde stüdyoya girip bunları bir şekilde resme dökmem gerekiyor. Yani bendeki bu birikim bir süre sonra dışarı çıkma ihtiyacı hissediyor. Bu benim için bir tutku haline dönüşüyor.

* Vaktinizin ne kadarını resme ayırabiliyorsunuz? Düzenli olarak resim yapar mısınız?
Hayır maalesef düzenli bir biçimde vakit ayıramıyorum. Çünkü gündüzleri profesyonel bir iş hayatım var. Zaten çok yoğun bir sektördeyim. O yüzden gündüzleri resim yapmam mümkün değil. Çoğunlukla geceleri veya hafta sonları resim yapıyorum. Ama bu da çok düzenli aralıklarla olamıyor.

* Kariyeriniz çok istikrarlı biçimde otelcilik sektöründe sürmüş. Neden sadece ressam olmayı tercih etmediniz?
Ben sanat eğitimi almadım çünkü alacak durumda değildim. Sorumluluklarım vardı, okuluma devam etmek ve çalışmak zorundaydım. O nedenle bir an önce profesyonel iş hayatının içine girdim. Otelcilik sektöründe iş buldum ve kariyerim hep bu alanda devam etti. İşe en alttan başladım ve kademe kademe yükselerek bu günlere geldim diyebilirim. Sevdiğim bir işi yapıyorum.

Ama tüm bu profesyonel kariyerim boyunca resim hep vardı. Bazı dönemler daha yoğundu, bazı dönemler seyrekleşti ama hep vardı. Açıkçası profesyonel iş hayatı ve resim arasında ciddi anlamda bir tercih yapmak durumunda hiç kalmadım. Yani benim için bir “ikisinden birini seçmeliyim” kavşağı hiç olmadı. Hep ikisi bir arada gitti.

* En çok hangi ruh halindeyken resim yapıyorsunuz? Mutlu, hüzünlü, kızgın, yorgun…
Her türlü duygusal durumda olabiliyor. Ama çok çalkantılı bir ruh halim yok açıkçası. Buna şükretmem gerek… Çok huzurlu ve mutlu bir aile hayatım var, klasik sanatçılar gibi inişli çıkışlı bir duygusal durumum söz konusu değil.

Dediğim gibi ekspresyonistim. Bu dal dış çevreden, farklı kültürlerden çok fazla beslenen bir akım. Açıkçası resim yaparken duygularım beni yönetmiyor. Bulunduğum ülkelerdeki hayatların gerçeğini kendi görüş açımla tuvale yansıtıyorum. İçinde bulunduğum duygulardan ziyade çevremdeki etmenler beni yönlendiriyor. Farklı ülkelerde, farklı hayatlar gördüğüm zaman bambaşka mesajlar alıyorum ve tüm bunlar tabii ki resmime de yansıyor. Kısaca, beni yönlendiren duygularım değil, bulunduğum çevre ve etraftan aldığım dinamikler…

* Şimdiye kadar birçok ülkede sergi açtınız. En çok hangi ülkede ilgi gördünüz?
1996 yılından bu yana Endonezya, Singapur, Azerbaycan, Rusya ve Hindistan’da kişisel ve karma sergilerim oldu. En çok ilgiyi ise Hindistan’da gördüm. Hem sergilerime ilgi hem satış açısından… Zaten en çok sergiyi de orada açtım.

* Sanat hayatınızda kendinize örnek aldığınız, idol olarak gördüğünüz sanatçılar kimler?
Bence idol olarak tanımlamak pek doğru olmaz ama tarzından, disiplininden etkilendiğim, son derece saygı duyduğum ve ilham aldığım sanatçılar tabii ki var. Bunlar soyut dışavurumcu akımın üstatları. Örneğin Alman sanatçı Hans Hofmann, Jackson Pollock büyük saygı duyduğum isimler. Tamamen onların öğretilerinden yola çıkıp, onların yolunu izlediğimi söyleyebilirim. Kendime örnek aldığım üstatlarım bunlar. Ama çok yücelttiğim, idol olarak gördüğüm kimse yok.

* Resim dışında ilgi duyduğunuz başka sanat dalları da var mı?
Aslında içinde yaratıcılık barındıran her şeye ilgim var. Mimarlık, grafik tasarım, müzik hatta doğanın kendisi…

* Türkiye’deki ilk serginiz 16 Mayıs’ta açıldı ve 12 Haziran’a kadar sürecek. Beklentileriniz nasıl?
Evet, bu Türkiye’deki ilk sergim. Yaklaşık 1 yıldır buradayım, birçok galeriye gittim, sanat camiasından birçok isimle tanıştım. İstanbul’daki sergimle ilgili açıkçası çok heyecanlıyım. Çünkü etrafta çok fazla görmeyen bir daldan geliyorum ve bu sergiyi açıyorum. Satabilirsem tabii ki çok güzel olur ama satamazsam da hiç sorun değil. Çünkü burada benim için önemli olan resimlerimi gören insanlardan alacağım geri dönüşler. Bu etkileşim benim için çok daha değerli. İnsanların güzel vakit geçirmeleri benim için yeterli.

* Yoğun bir iş hayatınız var. Resim ise ciddi bir disiplin ve vakit gerektiren bir sanat. Profesyonel iş hayatınızla resim çalışmalarınızı nasıl dengeliyorsunuz?
Tabii ki bir öncelik sıralamam var. Resim tutkum, iş hayatımla kıyasladığımızda ikinci planda kalıyor. Vaktimin büyük kısmını yöneticilik görevim alıyor. İçinde bulunduğumuz otelcilik endüstrisi, dinamikleri çok çabuk değişen, çok hızlı bir sektör. Rekabet çok yoğun ve keskin. Her zaman daha iyisi için uğraşmanız gerekiyor. Bunun için de yaratıcı ve yenilikçi olmanız şart. Resimden gelen yaratıcılığımı işimde de kullanabiliyorum. Bu benim için önemli bir avantaj.

Öte yandan mesleğimin de sanatıma önemli katkıları oluyor. Farklı ülkeler, farklı insanlar tanıyorum. Şimdiye kadar 14 ülkede yaşadım… Her zaman bambaşka etkileşimlerle karşılaştım, böylece yeni ve farklı fikirlerle beslendim.

Bence burada asıl önemli olan dengeyi tutturmak. Yoğun iş temposunda resme nasıl vakit ayırdığıma gelince… Mühim olan içinize o istek geldiğinde bunu bastırmayı ve daha uygun bir zamana ötelemeyi bilmek. Şu bir gerçek ki bir şeyi gerçekten isterseniz yaparsınız. Sizin için tutku olan bir şeye vakit ayırmak isterseniz, ayırırsınız. Bu benim için de geçerli.

* Peki resim yapmak size ne katıyor?
Resmin manevi anlamda bana önemli katkıları olduğunu söyleyebilirim. Örnek vermek gerekirse; normal bir iş günümüz 12 saat sürüyor. Tüm günlerin mutlu ve neşeli geçtiğini söylemek mümkün değil tabii ki… Bazı günlerimiz gerçekten çok yorucu ve mücadele içinde geçiyor. Böyle günlerin sonunda atölyeme inip resim yapamıyorum. Çünkü duygusal olarak çok yüklenmiş ve yorgun hissediyorum kendimi.

Öte yandan eğer bir gece önceden kafamdaki resmi yapmışsam, resme vakit ayırmış ve bu tutkumu yaşamışsam, ertesi gün kendimi çok daha huzurlu, tatmin olmuş ve mutlu hissediyorum. Güzel bir gün yaşıyorum. Dengeler yerine oturmuş gibi geliyor.

Oteldeki Ofisleri Boyattı
Söyleşimiz sırasında bizimle birlikte olan Hyatt Regency İstanbul Pazarlama İletişimleri Müdürü Defne Tatari’ye de “sanatçı bir yönetici” ile çalışmanın nasıl olduğunu soruyorum. Öncelikle Kobos’un son derece sakin ve uyumlu bir karaktere sahip olduğunu söylüyor. Bunun sanatçı kimliğinden geldiğini düşünüyor belli ki… Ve şu kısa anekdotu bizimle paylaşıyor:

Jiri Kobos, Hyatt Regency İstanbul’a ilk geldiğinde çalışanların ofislerindeki tekdüzeliği fark etmiş. Oteldeki ofislerin birbirinin aynı olduğunu, aynı renk duvarları görünce herkese istedikleri bir rengi seçmelerini söylemiş. Ve genel müdürün ısrarıyla herkes odasının bir duvarını bu renge boyatmış. Şimdi Hyatt Regengy’deki ofisler, ressam bir genel müdürün varlığını ispatlarcasına rengarenk...

“Herkesin Bir Hobisi Olmalı”

“Hobisi Olmayan Bunalıma Giriyor”
Herkesin bir hobisi olması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle yoğun iş hayatında olan profesyonellere bunu şiddetle tavsiye ediyorum. Bir gün hepimizin profesyonel hayatı sona erecek ve emekli insanlar olacağız. Buradaki önemli soru ‘Sonra ne olacak?’ Tanıdığım, tanıştığım birçok başarılı profesyonel, iş yaşamı sona erdikten sonra çok ciddi bir boşluğun içine düşüyor, bunalıma giriyor. Çünkü o zamana kadar, uzun yıllar boyunca çalışmaktan başka hiçbir şey yapmamışlar. Bu boşluğu dolduracak bir şeyi olmayanlar sönüp gidiyor.

“Stresle Başa Çıkmamı Sağlıyor”
O yüzden bence profesyonel iş hayatının içinde olan herkesin vakit ayırabileceği, yaparken dinlenebileceği, zevk alabileceği, kendini besleyebileceği bir hobisi olmalı. Resim tutkum iş hayatındaki stresle baş etmemi de sağlıyor. Ayrıca emekliliğimde vakit ayırabileceğim en önemli uğraşım olacak. Örneğin ben emekli olduğumda Güney Afrika’ya yerleşmeyi planlıyorum. Orada bir evim var ve emekliliğimi ailemle birlikte orada geçireceğim. Tutunacak dalım resim olacak ve resim tutkuma çok daha fazla vakit ayırabileceğim.

“Eğitim Şart Değil”
Farklı disiplinleri, tarihi, teknikleri öğrenmek açısından sanat eğitimi almak tabii ki çok önemli… Ama sanatın tüm dalları için geçerli bir durum var. Bu tamamen yetenekle ilgili bir konu ve insanın içinden gelen bir duygu. İçsel bir yolculuk. Yaratıcılıkta sınır yok, tek sınır sizin zihninizin potansiyeli. O nedenle yetenek olmadan sadece eğitimle başarılmasının imkansız olduğunu düşünüyorum. Ama yeteneğin üzerine eğitim alabilmek tabii ki çok önemli.

Yasemin Erdoğan
yerdogan@capital.com.tr

Fotoğraflar: Gökhan Çelebi

  

Etiketler:

İsminiz:

Yorumunuz:


FOTO HABER