Capital'e abone olun.
HIZLI KALKINMAYA EVET AMA?

Hızlı kalkınmaya evet ama?

Hızlı büyüme sonucu oluşan çevresel tehlikeyi önlemeliyiz.

Son Güncelleme: 01.08.2010

Ülkelerin küresel krizden çıkma stratejilerini, uygulamalarını ve aldıkları sonuçları, hepimiz yakından izliyoruz. Dünya Bankası ve IMF’nin küresel büyüme tahminlerini değerlendirmeye çalışıyoruz. Gelişmekte olan ekonomilerin küresel anlamda ağırlıklarını artırdıklarına şahit oluyor, bunu iyi anlamaya gayret ediyoruz.
Önümüzdeki dönemlere ilişkin projeksiyonlar yaparak gelişmeleri iyi tahmin etmeye çalışıyoruz. Çünkü ekonomik kalkınma, sadece bir ülkenin sınırları içinde gerçekleşmiyor. Küresel ve bölgesel ilişkileri iyi değerlendirmeden ülkemiz ekonomisi hakkında ileriye dönük projeksiyonlarımız yetersiz kalacağı için bütün dünyayı ve ülkelerin çabalarını anlamaya gayret ediyoruz.
Türkiye, gelişmekte olan bir ekonomi olarak büyük kalkınma hızına ulaşma zorunluluğunda olan bir ülke. Nüfusun genç olması ve artış hızı, ülkemizdeki yöneticiler üzerinde baskı kuruyor. Ekonomik kalkınmamızı, büyümemizi daha da hızlı gerçekleştirme için en uygun politikalar oluşturmak ve uygulamak önemli bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.
Ülkemizde tasarruf oranlarının yeterli olmaması sonucu, ekonomik kalkınmanın bir kısmının da yurtdışından finansmanı gerekiyor.
2010 yılında Türkiye ekonomisinin yüzde 6 hıza ve belki de daha da yukarıda bir büyüme hızına ulaşacağı öngörülüyor. Yıllar evvel McKinsey’in yaptığı ve zamanın hükümetine verdiği ayrıntılı çalışma, ülkemizin yüzde 7’ler civarında yıllık ekonomik büyümeyi sağlayabileceğini ortaya koymuştu. Tabii doğru politikalar ve stratejiler uygulanırsa…
Ekonomimizin hızlı büyümesi, korumamız gereken doğal varlıklarımız üstünde de büyük baskı yaratıyor. Gelişeceğiz diye büyürken daha da yaşamsal olan doğal varlıklarımızı koruyabilme bilincinde olmalıyız.
72 milyonu aşan nüfusla ülkenin büyüme hızını artırma çabaları, önemli ‘doğal varlıklarımızı’ yok etmemeli, tehdit etmemeli. Doğanın bütün canlılara sunduğu temiz hava, su, gıda ve yaşanabilir iklim gibi yaşamsal unsurlar göz ardı edilmemeli.  Ekonomik kalkınma ve büyüme için dengeli yaşamın sürmesi için zorunlu olan doğal kaynakların ortadan kaldırılmasına, bu varlıkların bozulmasına izin verilmemeli. Ekonomik kalkınma mutlaka ‘ekoloji’ merkezli olmalı.
Ülke topraklarının, akarsularının ve denizlerinin bir bölümü ‘doğal koruma alanı’ olarak ayrılıyor. Gelişmişliğin bir ölçütü olan bu doğal koruma alanları, gelişmiş ülkelerde yüzde 10’ların çok üstüne çıkıyor.
Bu korunan alanlara yapılaşma, sanayileşme, maden arama ve üretme, yerleşme izinleri verilmiyor. Doğal koruma alanlarının yaşamsal önemi dikkate alınarak özel yönetim planları yapılıyor. Ülkemizde doğal koruma alanlarının toplamının yüzde 5 civarında olduğu biliniyor. Ülkemizin gelişmesiyle bu alanların yüzde 10’a ve üstüne çıkması arzu ediliyor.
Hal böyleyken, zaten yetersiz doğal koruma alanlarımız varken ve bizler bunun artırılmasını isterken ülkemizin hızlı kalkınma gereksinimi öne sürülerek doğal alanların zarar göreceği uygulamalara izin veriliyor.
En güzel örnek, geçen sayıdaki yazımda yer verdiğim Küre Dağları’nda yapılacak olan HES projeleridir. Ülkenin yüzde 95’i dururken gidip gözümüzün içi gibi bakmamız gereken ve sadece yüzde 5’i kaplayan doğal koruma alanı içinde inşaatına başlanılan ve önemsiz elektrik üretimi   ile büyük bir katkı yapmayacak projelere yol veriliyor.  
Oysa örneğin Fransa’ya bağlı Karayip Denizi’nde küçük bir ada olan Saint Barthelemy’de, doğal koruma alanına girişte ücret ödeniyor ve orada teknelere demirleme bile yaptırılmıyor. Deniz koruma alanı tehditlere karşı büyük titizlikle savunuluyor dünyanın diğer tarafında…   
  • 1
  • 2

  • Etiketler:

    İsminiz:

    Yorumunuz:


    FOTO HABER