Konuk Yazar
Servet Topaloğlu / AMPD Başkan Yardımcısı
Organize perakende büyüdükçe sektöre olan ilgi ve tutulan projektör, özellikle iki eksende farklılaşarak öne çıkıyor.
Birinci eksen, makro ekonomiktir. Bilindiği üzere işsizlik, son yıllarda dünyanın bir numaralı sorunu haline gelmiştir ve Türkiye, G 20 ülkeleri içinde Güney Afrika’dan sonra yüzde 11 oranıyla en fazla işsizliğin olduğu ve işsizliğin artma eğilimindeki 2’nci G20 ülkesidir. Resmi verilere göre Hindistan, Çin, Brezilya, Rusya, Arjantin, Meksika, Endonezya gibi nüfus yoğun ülkelerde bile işsizlik oranı, Türkiye’deki rakamlardan daha düşüktür. Bu bakımdan hükümetler, istihdam yaratan sektörlere özel bir hassasiyetle bakmaktadır. Organize perakendenin çatı derneği AMPD verilerine göre Türkiye organize perakende sektörü, krize rağmen 2009’da da istihdam yaratmaya devam etmiştir. Bu bakımdan gelişmesi mutlak surette desteklenmesi gereken bir sektördür. Organize perakende, bugün itibarıyla ülkemizde yaklaşık 400 bin kişiye doğrudan kalifiye istihdam yaratır duruma gelmiştir. Bu rakama tedarik ve hizmet veren firmaların çalışan sayıları dahil değildir.
İkinci eksen ise mikro ekonomiktir. Sektör büyüdükçe, sektörü oluşturan farklı formatlar kristalleşmeye başlamıştır. Gıda perakendeciliği, büyük alan uzman perakendeciliği ve katlı mağazacılık konsepti bu formatlardan sadece üçüdür…
Formatlar da Derecelendiriliyor
Perakendeyi analiz eden profesyoneller, önceki yıllarda genellikle sektörü bir bütün olarak görür ve buradaki lider veya bilinen şirket markalarını incelerdi. Son yıllarda uluslararası perakende platformunda, bazı lider ve bilinen markaların iflas etmesi veya zora girmesi, bu bakış açısını değiştirdi. Şimdilerde sektörün tümünün yanında, sektörün kırılımları olan alt kategori perakende formatları da analiz edilmeye başlandı. Finans piyasaları kredileri plase ederken, sigortacılar sigorta yaparken, tedarikçiler de firmalarını seçerken markaların bilinirliklerinin yanında faaliyet gösterdikleri formatları da derecelendirmeye başladı.
Örneğin gıda perakendeciliği alanında, özellikle son 5 yılda, ülkemizde BİM’in öncülük ettiği discount formatının(1.000 çeşit mal satan, 400 metrekare civarındaki gıda marketleri), gerek süpermarketlere(4 bin çeşit üzerinde mal satan, 3 bin metrekareden küçük gıda marketleri) gerekse de hipermarketlere(20 binin üzerinde çeşitliliği olan 3 bin metrekareden büyük gıda marketleri) göre görece daha başarılı olduğu hemen hemen herkesin kabul ettiği bir durum… Bunu gören pazar lideri Migros’un Şok, Carrefour’un ise Diasa markasıyla bu formatta BİM’e cevap niteliğindeki yoğun yatırımlarını hep birlikte gözlemliyoruz.
Benzer şekilde, sadece bir kategoriye odaklı ve ‘category killer’ tabir edilen büyük alanlı uzman perakendecilerin (örneğin İkea, Media-Markt, Koçtaş gibi şirketlerin temsil ettiği formatlar), rakip formatlar olan daha küçük alanlı mobilya, elektronik ve hırdavat zincirlerine göre göreceli üstünlükleri her geçen gün daha da belirginleşiyor. Pazarda daha önceden faaliyet gösteren perakendeciler, bu doğal trendi biraz maliyetli olsa da agresif reçetelerle terse çevirmek için yoğun uğraş veriyor. Örneğin bu formatın alt kırılımlarından olan tüketici elektroniği kategorisinde, şu sıralar açık ara pazar lideri olan Teknosa’nın, büyüyen bu pazardan en büyük payı almak için uyguladığı agresif büyüme planı ortadadır.
Benzeri bir trend de bünyesinde pek çok kategoriyi barındıran çok katlı department store formatının, nispeten daha küçük alanlı perakende zincirleriyle(örneğin Zara ve Zara’nın farklı markaları gibi) girdikleri ve pazar payı kazanımında nispeten geri kaldıkları rekabette öne çıkıyor. Bu alanda da mevcut geleneksel markalarımızın rekabetten geri kalmamak için ürün portföylerini, fiyat ve promosyon politikalarını ve satış alanlarını yeniden yapılandırdıklarını görüyoruz. Zira önceden tespit edilen formatı hemen değiştirmek kolay olmuyor.
Tedirgin Eden İflaslar
Her ne kadar pazar payı kaybeden formatların özellikle ülkemizdeki bazı temsilcileri, son 10 yılda sayıları muazzam biçimde 20’lerden 220’lere ulaşan AVM’lerde, yeni açtıkları mağazalar sayesinde ve büyüyen tüketici talebi nedeniyle, yükselen cirolarını ve makul seviyelerde seyreden kârlılıklarını öne sürerek bu gerçeği henüz kabullenmek istemiyorlarsa da bu organize-geleneksel formatların metrekareye düşen satışları, net kârın ciroya oranları ve negatif işletme sermayeleri göreceli olarak kötüleşiyor.
Her açılan yeni metrekare, doğal olarak yeni ciroyu, ilave brüt kârı, hatta bazen artan negatif işletme sermayesini de olumlu yönde tetikler. Bu göstergeler, kısa vadede ilgili perakendeciye ciddi bir ölçek ve prestij kazandırır. Ancak önemli olan metrekareye endeksli performans göstergeleridir. Zira her açılan metrekare aynı anda ilave masrafları da beraberinde getirir. Eğer ek maliyetler, ek brüt kârdan daha hızlı artarsa bu durum, orta ve uzun vadede o perakendecinin bilançosunu içten içe ve kalıcı bir biçimde bozar. Bu bakımdan perakendeciler, metrekare ile orantılı performans göstergeleri ile de rakipleriyle kıyaslanmalıdır.
Özellikle finans sektöründeki analistler, son yıllarda bu konuda oldukça duyarlı olmaya başladı. Bu duyarlılık, perakende sektörünün yeni projelerinin finanse edilmesini(yeni mağaza açılışları, şirket satın almaları) ve mevcut kredilerinin döndürülmesini doğal olarak etkiliyor.
Nitekim bir zamanlar Almanya’nın çok katlı mağazacılık formatının en bilinen 3 zinciri olan Hertie, Woolworth ve Karstadt’ın, 2008-2009 yılları arasında yaklaşık 40 bin çalışanıyla mutlak bazda nispeten yüksek cirolarına ve prestijlerine rağmen arka arkaya iflaslarını ilan etmeleri, bu formatları fonlayan bankaları ve hatta hükümetleri oldukça tedirgin etti.
Bu tedirginlik, son zamanlarda sadece katlı mağazacılık formatıyla sınırlı kalmamaktadır. Nitekim kriz ortamlarında en az etkilenen gıda perakendecileri dahi, 2009 yılında uzun vadeli cazip banka kredilerinin alternatifi olarak 200 milyon ile 1 milyar Euro arasında değişen bono çıkarmaya başladı(örneğin Metro, Edeka, Aldi-Süd).
Doğru formatlar seçerek iyi yönetilen ve büyümeye devam eden perakendecilerimizin önümüzdeki dönemlerde daha rahat kredilendirilebileceklerini ve daha fazla değer yaratabileceklerini düşünüyoruz.