Capital'e abone olun.
ÖNER GÜNÇAVDI
Özgür Akıl
Öner Günçavdı
09.05.2016
Bizi bekleyen bir başka tehlike de gelir dağılımında yaşanacak bozulmalardır
Büyümeye ek olarak, AKP döneminde elde edilen olan gelir dağılımındaki iyileşmeler de, son zamanlarda yaşanan ekonomik gelişmelere bağlı olarak elimizden kayıp gitmek üzere.

En son 1 Mayıs kutlamaları kapsamında, Çankaya’da işçilere verilen yemekte yaptığı konuşmayla Başbakan Ahmet Davutoğlu, 2002’den bu yana gelir dağılımında elde edilen iyileşmelere dikkat çekmişti. Zaten TÜİK verilerinden hesaplanan genel gelir eşitsizlik ölçütleri bu konuda yaşanan iyileşmeleri ortaya koymakta ve çok fazla tartışılmasa da bu iddia kamuoyunda kabul görmektedir. 2002 yılında 0.44 olan Gini katsayısının, 2013 yılında 0.37 seviyelerine kadar gerilemiş olması önemli miktarda bir iyileşmeye işaret etmektedir. İlginç bir şekilde bu iyileşmenin en önemli kısmı 2002-2007 döneminde gerçekleşmiştir. Ancak geri kalan dönemlerde gelir eşitsizliği katsayısının neredeyse yatay bir seyir izlediği ise dikkatlerden kaçmamaktadır. 2008-2009 kriz dönemi bir taraf bırakılırsa, 2010 sonrası yıllarda gelir dağılımında, önceki dönemde olduğu gibi dikkat çekici bir başarı elde edilememiştir.

Büyümede olduğu gibi, gelir dağılımında da kazanılan başarılar artık elimizden gitmek üzere. Makroiktisadi gelişmeler bu şekilde devam ederse, bırakın iyileşmeleri gelir dağılımında önemli boyutta kötüleşmelerin yaşanması uzak bir ihtimal değil. Böyle bir öngörünün dayanağı, bugüne kadar gelir dağılımında elde edilen başarıların, servet dağılımında iyileşme sağlayan gibi birtakım “yapısal” değişimlerin sonucunda değil de, daha çok “konjonktürel” gelişmelere bağlı olarak elde edilmiş olmasıdır.

2002-2007 dönemindeki iyi yönetişim, olumlu makroiktisadi ortam ve birtakım makroiktisadi değişkenlerde elde edilen iyi performans bu “konjonktürel” gelişmelerin başında gelmektedir. Zaten bu iyileşmelerin kaynağı yapısal değişim olmadığı için,Türkiye hala OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı en kötü olan üç ülkeden biri olmaya devam etmektedir.

Gelir dağılımında son yıllarda elde edilen başarının büyük kısmı 2002-2007 döneminde elde edilmiştir. Bu dönem, niteliği itibariyle hükümetin IMF ile stand-by anlaşmasına uygun davrandığı, ekonomik ve politik reformların hız kazandığı, ekonomik büyümenin ise ortalama olarak %7 mertebelerine eriştiği bir dönemdir. Dahası enflasyonda ve faizlerde önemli düşüşlerin yaşandığı, TL’nin ise istikrarlı seyrettiği (hatta değer kazandığı) bir dönemdir. Gelir dağılımı konusunda yapılan araştırmalar, bu faktörlerin tamamının iyileşmede rol oynadığına işaret etmektedir. Öyle ki, 2002-2007 yılları arasındaki yüksek büyüme ve reform döneminde elde edilen gelir dağılımındaki iyileşme %65 seviyelerindedir. 2007-2009 yılları arasındaki kriz döneminde yaşanan %35.2’lik kötüleşmeyi bir tarafa bırakırsak, 2009-2013 dönemindeki iyileşme %7.5 mertebesinde kalmıştır.
Bu rakamlar ilk yıllardaki iyileşmenin ne boyutlarda olduğunun güzel bir göstergesidir. Elbette dönemin makroiktisadi koşullarının, yapılan reformların ve ortaya çıkan olumlu makroiktisadi göstergelerin bunda oynadığı rol inkar edilemez. Dahası, hepimizce malum olan 2009 sonrası hız kesen reformlar ile makroiktisadi göstergelerde yaşanan istikrarsızlıklar gelir dağılımındaki gelişmelerin de hız kesmesinde rol oynadığı da düşünülmelidir.

Böyle bir sonuca varmamızın temel dayanağı, ülkemizdeki gelir dağılımı sorunun dinamiklerine yönelik ampirik olarak yaptığımız gözlemlerimizdir. Buna göre, geçmişte Türkiye ekonomisinde iki gelir grubu gelir eşitsizliğinin azalmasında çok önemli rol oynamıştır. Sırasıyla bunlar “finansal varlık gelirleri” ile “ müteşebbis gelirleri”dir.
2002-2007 döneminde faizlerle birlikte finansal varlık gelirlerinin kategorik bir şekilde düşmesi ve bu gelirlerin finansal varlıklardan gelir elde eden haneler arasında daha iyi dağılır hale gelmesi gelir eşitsizliğindeki iyileşmenin en önemli nedenidir. Bu dönemde finansal varlık gelirlerin daha adil dağılması noktası özellikle çok önemli. Zira bu sonuç önceden planlanmış, belli bir politikanın ürünü değil; daha çok ülkemizdeki hanehalklarının iktisadi davranış tarzının bir sonucudur.

Özellikle faizlerin çok hızlı düşmesi, küçük tasarruf sahiplerinin tasarruftan vazgeçip, hızla tüketime dönmelerine yol açmış ve ülkenin tasarruf oranında düşüş yaşanmasına neden olmuştur. Ama çok daha önemlisi bu, tasarrufçu havuzundaki tasarrufların dağılımı üzerinde de etkili olmuştur. Bu süreç, düşük tasarruf oranına sahip düşük gelirli hanehalklarının tasarruf havuzundan kaçıp, daha yüksek gelir grubuna mensup ve gelir düzeyi olarak daha homojen olan hanehalkalarının da havuzda kalmalarıyla sonuçlanmıştır. Konjonktürel olarak ortaya çıkan bu durum basit bir iktisadi gerçeğe dayanmaktadır. Malum olduğu üzere, düşük gelirli hanehalkarının daha yüksek tüketim eğilimine sahip olduklarından düşen faizlerle birlikte daha hızlı tasarruflarını kullanmaya yönelirler. Servet stokuna bağlı olarak ortaya çıkan finansal varlık gelirlerin gelir dağılımına yaptığı bu etki, “vergilendirme” ve/veya tasarrufları tabana yayacak tarzda bir politikanın sonucu olarak elde edilmiş değildir.

Diğer gelir grubuna gelince...

Başlangıçtaki reform döneminde müteşebbis gelirlerinin de gelir dağılımındaki iyileşmelere yaptığı katkı yüksek. Düşük enflasyon, düşük faiz ve kur istikrarı ile krediye erişim kolaylıkları müteşebbis faaliyetlerinin karlılıklarını olumlu etkilemiş ve müteşebbis gelirlerinin artmasına neden olmuştur. Dahası müteşebbis gelirlerinde gözlenen bu artış, yine müteşebbis gelirlerinin kendi içinde daha iyi dağılmasıyla birlikte gerçekleşmiştir. Böyle bir durumun yaşanabilmesi, müteşebbis gelirindeki artışlardan daha çok düşük gelirli müteşebbislerin yararlanmış olmasıyla ve bu şekilde yüksek gelirli müteşebbislerle aralarındaki gelir farkının da bir ölçüde kapanmasıyla mümkündür. Bu iki gelir grubu arasında, müteşebbis gelirleri konjonktürel değişimlerden etkilenmeye en müsait gelir grubudur.

Bu gözlemlere dayanarak, bahsi geçen iki önemli gelir türünün “konjonktürel” olarak ülkenin ekonomik koşullarına karşı duyarlılığının yüksek olduğu anlaşılmaktadır. 2010 sonrası dönemde, diğer gelir gruplarıyla birlikte, bu iki gelir grubunun gelir dağılımını iyileştirme yönünde etkileri ekonomik konjonktüre bağlı olarak düşmüştür. Ancak son zamanlarda yaşanan düşük büyüme, kur istikrarsızlıkları, özellikle kurlara duyarlı çekirdek enflasyonda düşüşün bir türlü sağlanamaması ve ihtiyaç duyulan ekonomik ve siyasi reformların gözardı edilmesi ister istemez olumlu bir ekonomik konjonktürden bizleri uzaklaştırmaktadır. Bu manada ortaya çıkacak olan olumsuzluklar, en basit manada müteşebbis gelirlerinin de etkilenmesine yol açmaktadır.

Son günlerde iç talepte yaşanan düşmelerden duyulan endişeler ile işleri iyi gitmeyen müteşebbislerin iflas ertelemeye başvurmaları bunların açık örnekleridir. Ortaya çıkan bu olumsuz konjonktürden düşük gelirli müteşebbislerin çok daha fazla etkilenmeleri ve genel manada gelir dağılımını bozucu etki yaratmaları da muhtemeldir. Bu olası kötüleşmelerin ipuçları geçmişte elde edilen iyileşmelerinin kaynaklarında aranmalıdır.