Capital'e abone olun.
ORHAN KARACA
Konjonktür
Orhan Karaca
20.03.2017
İşsizlik ve büyüme

Geçen yılın nisan ayında yüzde 9,9 olan işsizlik oranı kasım ayında yüzde 11,8’e kadar çıktı. Aynı dönemde işsiz sayısı da 3 milyondan 3,7 milyona yükseldi. İşsizlikteki bu yükseliş 2008-2009 resesyonundaki sıçramayı andırıyor. Zaten geçen yılın üçüncü çeyreğinde ekonomi 2008-2009 resesyonundan bu yana ilk kez yıllık bazda küçülmüştü. Dördüncü çeyreğe ilişkin öncü göstergeler bu dönemde ekonominin yeniden büyümeye başlamış olabileceğini gösteriyor ama işsizlikteki yükseliş hala sürüyor. Bunun nedenini de büyümenin işsizlik oranının sabit kalması için gerekli eşiğin altında kalması oluşturuyor. Bizim yaptığımız hesaplar Türkiye’de işsizlik oranının sabit kalması için bile büyümenin yüzde 5,5 dolayında olması gerektiğini gösteriyor. Her yıl işgücü piyasasına giren 800-900 bin gence istihdam olanağı ancak böyle sağlanabiliyor. İstihdam seferberliği gibi uygulamalar belki işsizlikteki yükselişi geçici olarak engelleyebilir. Ancak işsizlikteki yükselişin önüne kalıcı olarak geçilebilmesi için ekonominin yeniden hızlı büyümesini sağlayacak bir ortamın yaratılması gerekiyor.

 

İşsizlikte geçen yılın bahar aylarından bu yana 2008-2009 resesyonu sırasındaki sıçramayı andıran bir yükseliş var. Nisan ayında yüzde 9,9 olan mevsimsel düzeltilmiş işsizlik oranı kasımda yüzde 11,8’e kadar çıktı. Aynı dönemde işsiz sayısı da 3 milyondan 3,7 milyona yükseldi. 2009 yılından bu yana geçen sürede işgücünde 7 milyon kişilik artış yaşandığı için işsizlik oranında henüz 2008-2009 resesyonu sırasındaki zirve seviyesi olan yüzde 13,9’un epey uzağındayız. Burada işsizlik oranının işsiz sayısının işgücüne bölünmesiyle hesaplandığını hatırlatalım. Ancak işsiz sayısında 2008-2009 resesyonu dönemindeki zirve seviyesini çoktan geride bırakmış durumdayız. 2008-2009 resesyonu sırasında işsiz sayısındaki zirve seviyesi 3,3 milyon olmuştu. İşsiz sayısında cumhuriyet tarihi rekorunu haziran ayında kırdık ve o zamandan beri bu rekor her ay biraz daha yukarıya doğru taşınıyor.

İşsizlikteki bu olumsuz tablo elbette hükümetin de gözünden kaçmış değil. Bu tabloyu tersine çevirmek için son aylarda sürekli yeni önlemler alınıyor. Hatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğünde bir istihdam seferberliği bile başlatılmış durumda. Erdoğan, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) üyesi 1,5 milyon işverenden herbirinin sadece bir kişiyi işe almasıyla işsizlikte büyük bir düşüş sağlanacağını söylüyor. Ancak her yıl 800-900 bin gencin işgücü piyasasına giriş yaptığı Türkiye’de böyle bir defalık seferberlikle işsizliği önlemek pek mümkün görünmüyor. İşsizliği gerçekten önlemek için ekonominin yeniden hızlı büyümeye geri dönmesini sağlamak gerekiyor. Her yıl işgücü piyasasına giriş yapan yüzbinlerce gence istihdam olanağı sağlayabilmek ancak bu şekilde mümkün olabilir.

OKUN YASASI

Ekonomideki büyüme ile işsizlik arasındaki negatif ilişki ekonomi literatüründe iyi bilinen konulardan biridir. Bu ilişki, 1960’ların başında buna ilk değinen Amerikalı iktisatçı Arthur M. Okun’un adına izafeten “Okun yasası” olarak biliniyor. Bu yasaya göre işsizlikte düşüş yaşanması için ekonomideki büyümenin belli bir eşiği aşması gerekiyor. Büyüme bu eşik dolayında olursa işsizlik yerinde sayarken, bu eşiğin altında kaldığında ise işsizlik yükseliyor.

Bundan 10 yıl kadar önce yapılan araştırmalar, Türkiye için bu eşiğin yüzde 5-6 arasında olduğunu gösteriyordu. Bir süre öncesine kadar bizim yaptığımız hesaplar ise yüzde 4-4,5 arasında bir orana işaret ediyordu. Yani işsizliğin yerinde sayması için gerekli büyüme oranı 1-1,5 puan kadar düşmüş görünüyordu. O zaman bu düşüşü 2001 krizinden sonra ekonomide yaşanan yapısal değişime bağlıyorduk. Ancak Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) aralık ayında milli gelirin hesaplanma yönteminde yaptığı değişiklikle geçmiş yıllardaki büyüme oranları yukarı yönlü revize edilince durum tekrar değişti. Şu anda yaptığımız hesaplar 10 yıl önceki hesaplara benzer şekilde tekrar yüzde 5,5 dolayında bir eşiğe işaret ediyor.

BÜYÜME EŞİĞİ

Türkiye’nin Okun yasasına dayalı en güncel büyüme eşiğini hesaplayabilmek için eldeki verilerin bulunabilirliğine dayanarak, 2006: I – 2016: III dönemine ait üçer aylık gözlemlerle bir regresyon analizi yaptık. Bu analizin sonuçları Konjonktür’ün ikinci sayfasındaki grafikte görülüyor. Bu grafik işsizlik ile büyüme arasında gerçekten de negatif bir ilişki olduğunu doğruluyor. 2008-2009 resesyonu sırasında işsizlikte büyük bir sıçrama yaşanmıştı. Grafiğin sol tarafında diğerlerinden epey ayrı duran beş gözlemden dördü bunu yansıtıyor. Buradaki en altta bulunan beşinci gözlem ise geçen yılın üçüncü çeyreğindeki durumu gösteriyor. Grafiğin sağ tarafındaki gözlemler de ekonomideki büyüme yavaş olduğunda işsizliğin yükseldiğini, ekonomideki büyüme hızlandığında ise işsizliğin düştüğünü ifade ediyor.

Grafiğin üzerinde yaptığımız regresyon analizine ilişkin denklemin sonuçları da yer alıyor. Denklemin R2 değeri, ekonomideki büyümenin tek başına işsizlik oranındaki değişimin yüzde 64’ünü açıkladığını gösteriyor. Denklemdeki katsayıların istatistiksel olarak anlamlı olduğunu da ifade edelim. Bu denkleme göre ekonomideki büyüme sıfır olduğunda işsizlik oranı 1,31 puan yükseliyor. Ekonomideki her yüzde 1’lik büyüme ise işsizlik oranında 0,24 puanlık düşüş yaratıyor. Buradan da işsizlik oranının sabit kalması için ekonomideki büyümenin yüzde 5,5 dolayında olması gerektiği (1,31/0,24=5,5) sonucu ortaya çıkıyor.

İŞSİZLİK YÜKSELİYOR

Kısacası, işsizlikte düşüş yaşanabilmesi için Türkiye ekonomisinin yüzde 5,5’in üzerinde büyümesi gerekiyor. Ekonomideki büyüme bu oranın altında kaldığında işsizlik yükseliyor. Bazen biraz gecikmeli olsa da bu ilişki genelde varlığını sürdürüyor.

Son dönemde bunu zaten yaşayarak görüyoruz. Geçen yılın üçüncü çeyreğinde ekonomi önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 1,8 küçülürken işsizlik oranında 1,2 puanlık yükseliş yaşandı. Dördüncü çeyrekte ise işsizlik oranı önceki yılın aynı dönemine göre 1,6 puanlık artış gösterdi. Her ne kadar öncü göstergeler dördüncü çeyrekte ekonominin yeniden büyümeye başlamış olabileceğini gösteriyorsa da muhtemelen bu büyüme yüzde 5,5’lik eşiğin epey altında çıkacak. Bu dönemde işsizlikte yaşanan yükseliş buna işaret ediyor. Zaten başta sanayi üretimi olmak üzere temel öncü göstergeler de bu yönde sinyal veriyor.

BÜYÜMENİN KALİTESİ

İşsizlikteki yükseliş sadece geçen yıla özgü de değil. Bu yükseliş 4 yıldır devam ediyor. 2012 yılında yüzde 8,4 olan işsizlik oranı 2013’te yüzde 9’a, 2014’te yüzde 9,9’a ve 2015’te ise yüzde 10,3’e çıkmıştı. Henüz 2016’nın tamamına ilişkin veriler açıklanmadı ama geçen yılın işsizlik oranı ise muhtemelen yüzde 10,8 civarında çıkacak.

İşin ilginç tarafı son 4 yılın 2’sinde ekonomideki büyüme oranı yüzde 5,5’lik eşiğin üzerindeydi ve buna rağmen işsizlik yükseldi. Hatırlarsanız geçen ay bu sayfalarda bunu son yıllarda büyümenin daha çok inşaat yatırımlarına dayanmasına ve bu nedenle de kalitesinin bozulmasına bağlamıştık. Yani işsizlikte düşüş olması için ekonominin sadece hızlı büyümesi değil, aynı zamanda da bu büyümenin kaliteli olması gerekiyor.

2017 BEKLENTİLERİ

Maalesef 2017 yılına ilişkin büyüme beklentileri de yüzde 5,5’lik eşiğin epey altında kalıyor. Merkez Bankası’nın her ay finansal ve reel sektördeki karar alıcı ve uzman kişiler arasında düzenlediği Beklenti Anketi’nin şubat ayı sonuçlarındaki cari yıla ilişkin büyüme beklentisi yüzde 2,9 olarak görünüyor. Türkiye ekonomisine dışarıdan bakanlar da 2017’deki büyümeyi çok parlak görmüyor.Örneğin IMF’nin Türkiye’ye ilişkin en son 2017 yılı büyüme tahmini de yüzde 2,9 düzeyinde bulunuyor. Bizim Türkiye ekonomisindeki büyümeye ilişkin olarak 2017’ye bakışımız da bunlardan çok farklı değil.

Ekonomideki büyümenin yüzde 5,5’lik eşiğin bu kadar altında kaldığı bir yılda işsizlikteki yükselişin sürmesi de kaçınılmaz görünüyor. Nitekim IMF 2016’da yüzde 10,5 olduğunu tahmin ettiği Türkiye’deki işsizlik oranının 2017’de yüzde 11’e çıkmasını bekliyor. Ancak bize kalırsa bu tahminler iyimser bile kalıyor. 2016’da işsizlik oranının yüzde 10,8 dolayında çıkmasını beklediğimizi zaten yukarıda yazmıştık. Bize kalırsa 2017’deki işsizlik oranı da yüzde 11’i rahatça aşacağa benziyor.

HIZLI BÜYÜME ŞART

İstihdam seferberliği gibi uygulamalar eğer başarıya ulaşırlarsa belki işsizlikteki tırmanışı geçici olarak durdurabilirler. Ancak işsizlikteki yükselişin önüne kalıcı olarak geçmek için ekonominin yeniden yüzde 5,5’in üzerinde büyümeye başlamasını sağlamaktan başka çare görünmüyor. Hem de bu büyümenin inşaat yatırımlarına değil imalat sanayi gibi üretken alanlardaki yatırımlara dayanması gerekiyor. İnşaat yatırımları yapıldıkları sırada geçici olarak istihdamda artışa yol açsalar da tamamlandıktan sonra istihdama pek bir katkıları olmuyor. Oysa imalat sanayi yatırımları esas olarak tamamlandıktan sonra ve de kalıcı olarak istihdamda artış olmasını sağlıyor.

Ekonominin yeniden hızlı ve de kaliteli büyümeye geri dönebilmesi için ise ekonomik birimlerin geleceğe güveninin yükselmesi gerekiyor. Şu sıralarda ekonomiye olan güven yerlerde sürünüyor. Ekonomiye olan güven düşük kaldığı müddetçe yatırımlarda büyümeyi hızlandıracak ölçüde artış sağlanması pek mümkün değil. Ekonomiye olan güvenin yükselmesi için ise öncelikle demokrasinin yeniden güçlendirilmesi şart. Bunu yapmadıkça alınan önlemlerin işe yaraması zor görünüyor. Demokrasinin yeniden güçlendirilmesinden sonra ise yıllardır sürüncemede kalan yapısal reformlara tekrar el atılması gerekiyor.

 

EKONOMİDE BÜYÜMEYE GERİ DÖNÜŞ

Türkiye ekonomisi geçen yılın üçüncü çeyreğinde önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 1,8 küçülmüştü. Dördüncü çeyrekte ise ekonomi yeniden büyümeye başladı gibi görünüyor. Ekonomideki büyümeyi takip etmekte kullandığımız temel öncü göstergeler bu yönde sinyal veriyor. Dördüncü çeyrekte ekonomi yıllık bazda yüzde 2-3 arasında büyümüş olabilir.

Türkiye’de üçer aylık dönemlere ilişkin milli gelir verileri 2,5-3 aylık gecikmeyle yayınlanıyor. 2016’nın son çeyrek dönemine ve dolayısıyla yılın tamamına ilişkin veriler de 3 aylık gecikmeyle bu ayın sonunda açıklanacak. Yakın zamana kadar bizim bu açıklamalar arasındaki dönemde ekonomideki büyümenin nasıl seyrettiğini takip etmekte kullandığımız 4 temel gösterge vardı. Bunları da sanayi üretimi, reel perakende satışlar, altın hariç reel ihracat ve altın hariç reel ithalat oluşturuyordu. Ancak aralık ayında yayınlanmaya başlayan yeni milli gelir serisiyle birlikte bu dört göstergenin büyümeyle ilişkisi biraz zayıfladı. Bu nedenle yandaki tabloda yer vermemekle birlikte bu kez bazı ek göstergelere de göz attık. Bu göstergelerde 2016’nın son çeyrek dönemine ilişkin veriler geçen ay belli oldu. Bu verileri ve bunların bize son çeyrekteki büyüme için neler düşündürdüğünü şöyle özetleyebiliriz:

* Dördüncü çeyrekte sanayi üretimi önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 2 artış gösterdi. Ekonominin yıllık bazda yüzde 1,8 küçüldüğü üçüncü çeyrekte ise sanayi üretimi yüzde 3,1 düşmüştü. Türkiye’de sanayi üretimindeki değişim ile ekonominin genelindeki büyüme arasında önemli bir ilişki var. Gerçi bu ilişki aralık ayında yayınlanmaya başlayan yeni milli gelir serisiyle biraz zayıfladı ama yine de yeterince güçlü görünüyor. Bu ilişkiye bakarak sanayi üretiminin yeniden yükselişe geçtiği dördüncü çeyrekte ekonominin de yeniden büyümeye geçtiğini düşünmek  mantıklı görünüyor. Ancak bu büyüme çok yüksek çıkacağa da benzemiyor.

* Reel perakende satışlar dördüncü çeyrekte önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 1,8 düştü. Reel perakende satışlarda üçüncü çeyrekte de yüzde 0,8 düşüş vardı. Üçüncü çeyrekte hanehalkı tüketimi yüzde 3,2 düşmüş ve bu da büyümeden 1,9 puan götürmüştü. Reel perakende satışlardaki düşüşün dördüncü çeyrekte de sürmesi iç talebin tüketim ayağında durumun hala kötü olduğunu düşündürüyor. Ancak bu göstergenin de yeni büyümeyle ilişkisi eski büyümeye göre zayıf. Bu nedenle ek olarak reel tüketim malı ithalatı, otomobil satışları ve beyaz eşya satışları gibi göstergelere de baktık. Bu göstergelerde ise dördüncü çeyrekteki durum üçüncü çeyreğe göre daha iyi durumda. Bu da dördüncü çeyrekte iç talepten büyümeye yeniden destek gelmeye başlamış olabileceğine işaret ediyor.

* Dördüncü çeyrekte altın hariç reel ihracat önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 4 arttı. Altın hariç reel ihracat üçüncü çeyrekte yüzde 1,4 düşmüştü. Dördüncü çeyrekte yeniden yükseliş olması bu dönemde dış talepten de büyümeye yeniden katkı gelmeye başlamış olabileceğini düşündürüyor. Ancak bu katkı çok fazla gibi de görünmüyor. Altın hariç reel ihracat yanında reel mal ve hizmet ihracatından da buna benzer sinyaller geliyor.

* Altın hariç reel ithalat dördüncü çeyrekte önceki yılın aynı dönemine göre  yüzde 1,7 artış gösterdi. Bu göstergede üçüncü çeyrekte de aynı düzeyde artış vardı. İthalat eğiliminde önemli bir değişiklik olmaması, dördüncü çeyrekte ekonomi yeniden büyümeye başlamış olsa bile bu büyümenin fazla hızlı olmadığını düşündürüyor. Çünkü Türkiye’de büyüme hızlandığında buna genelde ithalatta da hızlanma eşlik eder. Altın hariç reel ithalat yanında reel mal ve hizmet ithalatı da aşağı yukarı buna benzer bir sinyal veriyor.

* Öncü göstergelerden gelen sinyalleri birlikte değerlendirdiğimizde bize dördüncü çeyrekte ekonomi yıllık bazda yüzde 2-3 arasında büyümüş olabilir gibi geliyor. Bu tahminimiz tutarsa 2016’nın tamamındaki büyüme de yüzde 2-3 arasında olacak.

 

ENFLASYONDA TESLİM BAYRAĞINI ÇEKTİK BİLE

Merkez Bankası, 2017’nin ilk Enflasyon Raporu’nu ocak ayının sonunda, Capital’in şubat ayı sayısı baskıdayken açıkladı. Bu nedenle bu Enflasyon Raporu ile ilgili değerlendirmemizi epey gecikmeli olarak yapabiliyoruz. Söz konusu raporun en dikkat çekici yönünün Merkez Bankası’nın 2017 yıl sonu enflasyon tahmininin yüzde 6,5’ten yüzde 8’e çıkarılması olduğunu söyleyerek söze başlayalım. Bu revizyon Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadelenin bu yılki ayağında daha en baştan teslim bayrağını çektiği anlamına geliyor. Çünkü bu tahmin yüzde 5’lik hedefin tam 3 puan üzerinde bulunuyor. Bu tahmin hedefin etrafındaki 2’şer puanlık belirsizlik aralığının bile dışına taşıyor.

Enflasyon Raporu’nda 2018 yıl sonu enflasyon tahminine de zam yapıldı. Daha önce yüzde 5 olan 2018 yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 6’ya çıkarıldı. 2019 yılında ise enflasyonun yüzde 5 düzeyinde istikrar kazanacağı öngörüsü yapıldı.

Enflasyon tahminine yapılan bu zamlar büyük ölçüde son dönemde döviz kurlarında yaşanan sıçramadan kaynaklanıyor. Döviz kurlarındaki artış Türk Lirası cinsinden ithalat fiyatlarını yükselterek enflasyonu olumsuz etkiliyor. Enflasyon Raporu’nda belirtildiğine göre 2017 enflasyon tahminindeki 1,5 puanlık artışın 1,3 puanı Türk Lirası cinsinden ithalat fiyatlarındaki yükselişten, 0,4 puanı bu yıl gıda fiyatlarının daha önce öngörülenden daha fazla artacağının beklenmesinden, 0,2 puanı da geçen yıl enflasyonun tahmin edilenden (yüzde 7,5) daha yüksek (yüzde 8,5) çıkmasından yani enflasyon eğilimindeki yükselişten kaynaklandı. Öte yandan iç talepteki toparlanmanın beklenenden yavaş olmasının ise 2017’de enflasyonu 0,4 puan aşağı çekeceği öngörüsü yapıldı. 2018 yıl sonu enflasyon tahminine yapılan 1 puanlık zamma ise Türk Lirası cinsinden ithalat fiyatlarındaki artış 1 puan ve enflasyon eğilimindeki yükseliş 0,2 puan katkı yaparken, iç talepteki zayıflığın bu etkilerin 0,2 puanını telafi edeceği öngörülüyor.

Enflasyon 2016 yılını son aydaki sıçramayla yüzde 8,5 düzeyinde kapatmıştı. 2017’ye bu sıçramanın devamıyla girdi ve ocak ayında yüzde 9,2’ye çıktı. Böyle giderse bu yılın sonunda enflasyonun yüzde 8’in altında olması gerçekten de zor görünüyor. Nitekim ekonomik kamuoyundaki yıl sonu enflasyon beklentileri de yüzde 9’a yaklaşmış bulunuyor. Bu nedenle Merkez Bankası’nın enflasyon tahminlerine yaptığı zam ilk bakışta doğru gibi görünüyor ama pek öyle değil. Çünkü yıl sonunda enflasyonun hedefin bu kadar üzerinde olmasını bekleyen Merkez Bankası’nın buna karşı bazı önlemler alması, bu önlemlerin başarıya ulaşacağı varsayımıyla da enflasyon tahminini daha düşük bir seviyede tutması gerekirdi. Oysa Merkez Bankası bu yılı tamamen gözden çıkarıp enflasyonun gelecek yıl kendiliğinden düşeceği umuduna bel bağlamış görünüyor. Geçen yıl daha ilk aydan yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 6,5’ten yüzde 7,5’e çıkarırken de aynı şekilde davranmıştı. Ancak yıl içinde enflasyondaki yükselişe önlem almak yerine tam tersine “sadeleştirme politikası” adı altında parasal gevşemeye gidince ortaya bambaşka bir tablo çıktı. Hem 2016 yılı tahmin ettiğinden daha yüksek bir enflasyonla kapandı hem de 2017’de enflasyonun kendiliğinden düşme umudu ortadan kalktı. Böyle giderse bu yıl da aynı senaryo tekraralanacak gibi görünüyor.

  

CARİ AÇIK İKİ YIL SONRA YÜKSELDİ

Cari işlemler dengesi 2016 yılında 32,6 milyar dolar açık verdi. 2015 yılındaki cari açık biraz daha düşük ve 32,1 milyar dolardı. Buna göre 2016’da cari açık yüzde 1,5 yükseldi. Böylece cari açıkta iki yıldır süren düşüş de 2016’da sona ermiş oldu.

Henüz 2016 yılının tamamına ilişkin milli gelir verileri belli olmadı ama geçen yıl ekonomideki büyümenin iyice yavaşladığını biliyoruz. 2016 yılındaki büyüme muhtemelen yüzde 2-3 arasında çıkacak. Bu da 2008-2009 resesyonundan bu yana görülen en yavaş büyüme olacak. Türkiye’de cari açık ile ekonomideki büyüme arasında ise yakın bir ilişki var. Genelde ekonomi yavaşladığında ithalat da yavaşlar ve bu da dış ticaret açığını ve dolayısıyla cari açığı aşağı çeker. Nitekim 2008-2009 resesyonu sırasında aynen böyle olmuştu. Esasında 2016’da da ekonomideki yavaş büyüme ithalatı aşağı çekti. Ancak  bu kez zayıf dış talep nedeniyle ihracatın da düşüş göstermesi yüzünden dış ticaret açığındaki gerileme sınırlı kaldı. Ayrıca terör olayları yüzünden turizm gelirlerinde yaşanan büyük kayıp da cari açığın düşmesini engelledi. 2016 yılında turizm gelirleri yüzde 29,7’lik düşüşle 31,5 milyar dolardan 22,1 milyar dolara kadar indi. Bu iki olumsuz gelişme nedeniyle biz de ekonominin durgun olduğu bir yılda cari açıkta yükseliş tecrübesini yaşamış olduk.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) aralık ayında yayınlamaya başladığı yeni milli gelir serisini esas alırsak, 2016 yılında cari açığın gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranı yüzde 3,8 dolayında çıkacak gibi görünüyor. Yeni milli gelir serisine göre cari açığın GSYH’ye oranı 2015 yılında yüzde 3,7 olmuştu. Eski seride ise 2015 yılındaki oran yüzde 4,5 çıkıyordu. Yani milli gelirdeki revizyon Türkiye’nin cari açıktaki görünümünü de iyileştirmiş bulunuyor.