Dijital kapitalizm dönemi

İşçiler ve sermaye arasındaki çatışma, sermayenin lehine döndü. Ama işçiliğin de karşılık verebileceği yollar var.

30 EKİM, 20180
Paylaş Tweet Paylaş
Dijital kapitalizm dönemi

Özel sermaye sahipliği, dünya ekonomilerinin çoğunu tanımlayan bir özellik… Sermaye sahipleri ve bu sermayeyi onlar adına işleten işçilerin arasındaki çatışmalar, 2 yüzyıllık bir tarihi belirledi. Karl Marx boşuna endüstriyel ekonomileri suçladığı kitabının adını “Capital” (Sermaye) koymadı. Fakat sermayenin doğası zaman ve teknolojiyle birlikte değişiyor. Dünya yakında sermaye ve işçiler arasında yeni bir çatışmayla karşılaşabilir ve bu kavga Marx’ı harekete geçiren iki farklı şeyden kaynaklanabilir. Kapitalistler fabrikalarını donatmak için çok para harcıyordu. Ancak makineleri işletmek için iş gücüne ihtiyaç duyuyorlardı. Bugünün kurumsal devleri, çok farklı taleplerle tamamen farklı sermaye türlerine güveniyor. Sermayesiz Kapitalizm adlı kitaplarında, Jonathan Haskel ve Stian Westlake 2006 tarihli bir Microsoft analizini anlatıyor. Şirketin piyasa değeri o zamanlar 250 milyar dolar. Ancak kağıt üstündeki değeri sadece 70 milyar dolar. Bu da büyük ölçüde nakit ve finansal enstrümanlardan oluşuyor ve sadece 3 milyar dolar gibi bir kısım genellikle sermaye olarak düşünülen fabrika, ekipman gibi şeylere atfediliyor. Microsoft’un değerinin neredeyse tamamı fikri mülkiyet ve markalar gibi somut olmayan varlıklardı. Somut olmayan sermaye en çok teknoloji şirketlerinde dile getirilir ve ekonomi genelinde de önemlidir. Yakın zamanda yapılan bir analiz, S&P 500 şirketlerinin piyasa değerinin yüzde 20’sinden daha azının bilançolarındaki somut varlıklar olduğunu ortaya koydu. Bu 1970’lerde geçerli olan oranın tam tersine dönmesi anlamına geliyor. 

SERMAYE NÖRONLARDA YAŞIYOR 

Bugün sermayenin çoğu, en azından değer bakımından, fabrika katlarından ziyade nöronlar ve silikonda yaşıyor. Diş fırçalarından kamyonetlere kadar her şeyin bilgisayarlaşması, bir ürünün değerinden daha da fazlasının, onu çalıştıran yazılımdan kaynaklandığı anlamına geliyor. Bu tür ürünleri tasarlamak ve inşa etmek için gerekli olan bilgi, somut olmayan sermayenin bir başka bileşeni. Yapay zekanın artan gücü ve cazibesi, sermaye tanımını daha da genişletiyor. Öğrenen makine programları, daha önce insanlar tarafından yapılan görevleri yapmak için insanlar tarafından üretilen veriler konusunda eğitilmiş tuhaf bir iş gücü biçimi. Yine de bir kamyon veya bilgisayarla aynı şekilde, bunların da sahibi ve kontrol edeni firmalar. Bu evrim, işçiler ve sermaye arasındaki ilişkiyi temelinden değiştiriyor. Endüstriyel kapitalizmin dünyası, bu ikisi arasındaki çatışmayla şekillenirken yine de belli bir güç dengesi vardı, çünkü teknolojik değişimin olanaklı kıldığı zenginliklerin kilidini açmak için birbirlerine ihtiyaçları var. Dijital kapitalizm ise farklı. Makineler otonom hale geldikçe, sermayenin daha az işçiye ihtiyacı olacak. Sanayi çağında, makineler bazı işçilerin yerine geçmişti, ancak fabrika ekipmanını çalıştırmak için ihtiyaç duyulan 10 milyonlarca düşük vasıflı işçi gibi başkalarına da yardımcı olmuştu. Daha fazla yetenekli olan yapay zeka, bunun aksine işçilik için neredeyse saf bir ikame. Ekonomiye yayıldıkça, iş gücü hem iş yerindeki avantajını hem de çalışmanın sağladığı ekonomi kârından ahlaki bir pay isteme hakkını kaybedecek. 

İŞ GÜCÜ GEREKSİZ DEĞİL 

Öte yandan en azından şimdilik, iş gücü o kadar da gereksiz değil. Büyük ölçüde, somut olmayan sermaye insanlar. Ekonomiyi değiştiren teknolojileri geliştiren ve uygulayan elit şirketler içinde, en değerli şirket sermayesi kültürdür. Bu kültür, yüksek vasıflı işçiler arasındaki etkileşimleri şekillendiren prosedürler ve normlardan oluşur ve onların bireysel uzmanlıklarını yeni ve kârlı yeni şeylere dönüştürür. Bu kültür, bilgisayarlar veya robotlar gibi değildir. Her zaman onu değiştiren ve yeni meslektaşlarına aktaran çalışanların zihninde yaşar. Fakat yine de iş gücü zayıflatılıyor. Katkıda bulundukları somut olmayan sermayenin getirilerini elde etmek için vazgeçilmez bir mücadele olan çalışanlar bile. Etkili bir şirket kültürü, rekabetçi bir avantajdır. Bu, yükselen rakipler tarafından kolayca taklit edilemez ve çalışanlar da gittikleri takdirde bu kültürü de götürmekle tehdit edemez. Dünyanın en değerli şirketleri içinde, asimetrik pazarlık gücü, bu kültürel sermayenin getirilerinin çoğunlukla hissedarlara akmasına izin veriyor. Bu arada, ekonominin geri kalanında, teknoloji, çalışanlar çok mızmızlandığında ya da ücretlerine zam istediğinde, işlerini otomatikleştirmek ya da dış kaynakları kullanmak için şirketlere daha fazla alan sağlayarak, çalışanların pazarlık gücünü hepten azaltıyor. Kişisel verileri teknoloji şirketlerinin değerinin çoğunu oluşturan kişiler bile bu değerden bir pay talep edemiyor. Bu problem zamanla daha da büyüyecek. Milyonlarca çalışanı yerinden etmeyi vaat eden yapay zeka, sayısız insan eylemi ve iletişiminin akıllıca bir araya getirilmesinden oluşuyor. İş gücünün çoğunluğunun karşısında sermaye, işçiliği taklit etmek ve sonunda işçiliğin yerini almak için işçiliği öğreniyor ve bunu, bu süreçteki etkin rolü için iş gücüne hiçbir şey vermeden yapıyor. İş yerindeki avantajlarını işçiler, kapitalistlerin servetini daha fazla güvenceye almak için oy sandığını kullanabilir. Bunu ister iş sahiplerine daha az vergi koyan ve böylece insanlara yatırım yapmayı daha ucuz kılan vergi reformları yoluyla, ister basit gelirin daha radikal bir formu veya hükümetin sağladığı geçici işler yoluyla yapabilirler. 

VERİ İŞ BİRLİĞİ OLUŞABİLİR 

Ancak bu tür stratejiler insanları yoksulluktan kurtarabilse de işçilerin ekonominin elde ettikleri konusundaki kazanılmış haklarını kabul etmeyeceklerdir, yalnızca devletin kendilerine bakamayacak olanlara bakma sorumluluğunu kabulleneceklerdir. “Radikal Pazarlar” isimli kitapta, Eric Posner ve Glen Weyl, insanlara sermayeye olan katkılarını kontrol etme ve bu sermayenin değerinden hak elde etmenin çok farklı bir yolunu anlatıyor. Teklif şu: Alexa ile konuşurken veya Facebook’ta bir şeyleri beğenirken ürettiğimiz veriye, büyük teknoloji şirketlerinin karşılığında bize bir ücret ödemesi gereken bir işin sonucuymuş gibi davranıyoruz. Başka bir deyişle, bu şirketlerin topladığı veriye işçilikmiş gibi davranın, sermayeymiş gibi değil. Böyle bir dünyada, bir arkadaşın fotoğrafını beğenerek, tercih ettiğimiz sosyal ağlar tarafından, ücret karşılığında bazı bağlamsal veriler sağlamamız istenebilir. Posner ve Weyl’in önerdiği gibi verilerimiz için ücret almamız kitlesel işsizliğin zararlarını hafifletebilir; insanların bir şirkette çalışmasalar bile üretime nasıl katkıda bulunduklarını gösterebilir ve belki de ekonomiye bir verimlilik artışı sağlar. Çünkü bu şekilde şirketler yüksek kaliteli veriyi daha kolay elde edebilir. Belki de dedikleri gibi dünyanın veri üreticileri birleşerek bir veri birliği oluşturabilir ve büyük teknoloji şirketleriyle adil bir şekilde pazarlık etmeyi daha kolay hale getirebilir. Ancak, bu çok karmaşık bir şey de olabilir. Gerçekten de günlerimizi mikro ücretler karşılığında büyük şirketlere meta veriler sağlayarak geçirmek istiyor muyuz? Ve bu ücretler yeterli olur mu? Bunun yerine, toplum daha farklı, kolektif bir yaklaşımı kabul edebilir. Verinin kendisi bir kamu kaynağı kabul edilebilir. Veri toplayan şirketler, bu verilerin anonim hale getirilmiş sürümlerine açık bir erişim sağlamak zorunda bırakılabilir (belki de bu, kısa bir “veri patenti” süresinin sona ermesinden sonra yapılabilir, ki bu da kısa bir özel kullanım süresiyle toplamayı yapan şirketi ödüllendirmeyi sağlar). Verilere erişim hakkı karşılığında, şirketler hükümetlere, halka dağıtabilecekleri yıllık bir telif ücreti ödeyebilir. Ya da hükümet, şirketlerin mülkiyetini almaya başlayabilir. Dev bağımsız varlık fonları, veri üreten halk adına hisse satın alabilir. Temettü ödemeleri, fonlara katkı sağlar ve bunun karşılığında da kamuya temettü ödenir. Üretime katkıları için adil bir ödül olur. Elbette, hükümetlerin bunu şimdi yapmaması için bir neden yok. Aslında, bazıları özünde yapıyor sayılır. Örneğin, Norveç, birçok Norveçli şirkette önemli miktarda hisse sahibi olan ve 1 trilyondan fazla değere sahip bağımsız bir varlık fonu işletiyor. Bu fondan elde edilenler de bir refah devletine katkı sağlıyor. Yeni sermaye ile yeni bir kapitalizm geliyor, belki de sonunda, Marx’ın ısınabileceği bir kapitalizm.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz