Markalara ruh üflemenin sırları

Serdar Erener’le pazarlama dünyasındaki değişimi, markaların neler yapması gerektiğini, sosyal medyayı ve içerik üretimini konuştuk.

1.10.2012 00:00:000
Paylaş Tweet Paylaş
Markalara ruh üflemenin sırları

Hiçbir şey almadan çıkıyorlar. İnsanlık o kadar seçenek meraklısı bir varlık da değil. İnsanoğluna iki buçuk çeşit yetiyor. Bir tanesini dayatırsan, “Aman senden sıkıldım diyor”. İki tane olunca kafası karışıyor. Üç yetiyor ona. İki buçuk seçenek iyidir.

ÜÇ BASKIN ÖZELLİK
Özetle üç baskın özelliğimiz var. Birincisi çok seçenek sevmemek. İkincisi, her şeyi insansılaştırmak, cansızı da dahil. Üçüncüsü, o da son zamanda çok konuşuldu, “Artık, markalar bize bir şey söylemesin, çünkü biz onu kullananlar adına konuşmaya başlayacağız ve çok güzel şeyler söyleyeceğiz” benzeri şeyler, bu da doğru değil. İnsanın değişmeyen özelliklerinden birisi öykü anlatmak. Bir kabilede iki-üç masalcı vardır. Bir de şaman vardır. Hikayeleri onlar güzel anlatırlar, biz de dinleriz. Geçmişten beri bu da değişmedi. Nüfus arttı ama, bence hikaye anlatıcıların nüfusa oranı artmadı. Hikaye anlatmak özel bir kabiliyet. Bu öğretilir mi bilemem. Sınırlı sayıda insan yapıyor bunu. Bizim hikaye anlatıcılara her zaman ihtiyacımız olacak.

SOSYAL MEDYA VE PAYLAŞIMLAR
Bence sosyal medya dediğimiz atılım, fısıltı gazetesini ve dedikoduyu etkin hale getirdi. Eskiden hakkımızdaki dedikoduyu duymazdık. Şimdi onu elimizdeki cep telefonundan okuyoruz. Firmaların, bir şeyler satmak isteyenlerin, malı sattıkları, hizmeti sundukları insanın onlar hakkında ne düşündüğü hakkında çok çabuk bilgisi oluşuyor. Bu da değerli. Şirketler hep tek ayak üstünde kalmak durumunda... Hep anlatılan şeylerdir, bir şirketin çağrı merkezini arıyorsun, cevap alamıyorsun, Twitter’dan bir tweet yolluyorsun, 30 dakika sonra kapına geliyorlar. Yine de alışverişçiler, firmaların karşısında bütün bu dedikokodu yayma güçlerine rağmen, hala eksik bilgiyle yönetilen gruplar. Serbest piyasa, halka açık şirketler yüzde 100 bir bilgi şeffaflığı sağladı mı derseniz, bence hayır. Ben orada hala çok hile olduğuna inanıyorum. Ama, artık ortalarda oluyor. Bir şeyi beğenmiyorsak, onu yapanın haberi de çok hızlı yayılıyor. Bu kendimize çeki düzen vermek için iyi bir fırsat.

MARKALAR İNSANLAR GİBİ DAVRANMALI

Bir marka bir insan gibi bir durumda ne yapması gerekiyorsa onu yapmalı. Köylünün sizi sevmesini istiyorsanız çeşme yaptırıyorsunuz. Sponsorluk da bu zaten. Hakkınızda bir dedikodu var diyelim. O dedikoduyu değillemek için onun tam aksi yönde davranmak gerekiyor. “En iyi iftira yakışan iftiradır” diye esprili bir cümle var. Yakışan iftira olduğunda ne yapacaksınız? Örneğin, “Kazıkçı” diyorlarsa, fedakarlık yapmanız lazım . Ne kadar eli açık olduğunuzu göstermeniz gerek. “Yalancı” mı dediler, ne kadar açık sözlü olduğunuzu göstermelisiniz.

BİNLERCE YILLIK DOĞRULARI TAKİP

Çok basit aslında, hayatın binlerce yıllık doğrularını takip etmekten ibaret işimiz. Burada ilginç olan, empati yapmak, bundan 30 yıl önce empati yapmak bir sezgi bölgesiydi. Şimdi empati bilimin de alanına girmeye başladı. İnsan beyninin nasıl çalıştığını gerçekten hiç bilmediğimiz kadar öğrenmeye başladık. Empati kısmında bilim bize daha çok şey öğretecek. Ancak, bilimin işin “sempati” yanında ne katacağı konusunda emin değilim. En güzel şakayı yapmanın, en unutulmaz müziği yazmanın, en albenili, gıdıklayıcı görüntüyü çekmenin sunmanın, insanların kalbini feth etmenin bilimi olur mu bilmiyorum. Ayrıca olsun da istemiyorum. Şu anki halinden memnunum. O zaman çok öngörülebilir bir hayat olacak. Şu an hala bilgiyle tesadüfün, bilgiyle rast-lantısallığın çok tatlı bir denkleminde duruyoruz.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz