"Türkiye'de GDO üretimi yasak"

Eski Biyogüvenlik Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hakan Yardımcı, "GDO'lu ürünlerin piyasaya sürülmeden önce risk değerlendirilmesi yapılması zorunludur o yüzden baştan zararlıdır diye bakmak yanlış" dedi.

7 AĞUSTOS, 20170
Paylaş Tweet Paylaş
"Türkiye'de GDO üretimi yasak"

Biyogüvenlik Kurulu, genetiği değiştirilmiş dört soya ve mısır çeşidinin hayvan yemlerinde kullanılmasına bazı şartlara uyulması koşuluyla izin verdi.ResmiGazete'deyayımlanan karara ilişkin başvuru Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği (BESD-BİR) tarafından yapılmıştı.Karara göre; dmo genini içeren MON87708 soya çeşidi, csr1-2 genini içeren BPS-CV127-9 soya çeşidi, cp4epsps, FAD2-1A ve FATB1-A genlerini içeren MON87705 soya çeşidi ile cspB genini ihtiva eden MON87460 mısır çeşidi hayvan yemlerinde kullanılabilecek.

Bunun GDO'lu yemler ile ilgili sadece Türkiye’de alınan bir karar olmadığını özellikle gelişmiş ülkelerde genel olarak bu yemlerin kullanıldığını aktaran Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi eski Biyogüvenlik Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hakan Yardımcı, "Bunun bir sistemi ve başvuru süreci vardır. Bu sistemde Birleşmiş Milletler'de (BM)Cartagena Güvenlik Protokolü'nde kabul edilmiş bir takım yaptırımlar sonucunda oluşan kanun çerçevesinde oluşturulmaktadır. Dolayısıyla da alınan karar nedeniyle genetik çalışma yapılmış ya da bu GDO olarak tanımladığımız doğada olmayan bir şekilde aktarılmasıyla elde edilmiş olan canlılarda mutlaka bir risk değerlendirilmesi yapılması zorunluluğu konulmuştur. Bunlar ancak bir risk değerlendirilmesi yapıldıktan sonra zararlılığı ya da faydası, diğer normal eşdeğeri ile ilgili aynısı olup olmadığı değerlendirildikten sonra piyasaya sürülebiliyor bunların farkı budur. O yüzden bunlara baştan zarar diye bakılması yanlıştır. Bir potansiyel olabilir diye hazırlanmış bir sistemdir" diye konuştu.

"Mısır ve soyaya sadece hayvan yemi için izin verildi"

Biyogüvenlik Kurulu'nun almış olduğu üç soya ya da bir mısırla ilgili olarak bunların AB'de de kullanıldığını dile getiren Prof. Dr. Yardımcı, "Zaten Türkiye tarımını yapmıyor. Tohum olarak gelmiyor yani üretilmek için gelmiyor bunlar sadece hayvan yeminde kullanılması için izin verilen bitkiler. Türkiye’nin izin verdiği hayvan yemleri soya ve mısır ile sınırlı. Gıda ile ilgili herhangi bir başvuru kabulü yok yani şu anda gıda da yok. Bunların gıda da kullanılması kesinlikle yasak ve dünyada en ağır yaptırımlar Türkiye’de bulunuyor. 5 ila 12 sene arasında hapis cezası var. Hangi gıda üreticisi neden böyle bir risk alsın ki? Konu sulandırılıyor."

Bütün tartışmalardan şu anda GDO'nun sanki tüm ürünlerde var gibi gözüktüğünü aktaran Prof. Dr. Yardımcı, şunları söyledi:" Örneğin ticarileşmiş yani genetiği değiştirilmiş bir buğday yok. Türkiye buğdayın ana vatanı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla da bir gen kaçışı gibi bir şey düşünmemiz mümkün değil, zaten tohum gelmiyor. Tarım politikaları eleştirilebilir. Toplumun kafasını karıştıracak şekilde bisküvide var pastada var gibi şeyler söylemek son derece yanlış. Bununla ilgili eğer elinizde bir takım deliller varsa bunu söylersiniz ilgili işlemler yapılır. Faraziye ile büyük sektörlerin ya da Türkiye’nin dünya da son derece iddialı olduğu alanlarda bu şekilde yaklaşmanın ben son derece yanlış olduğuna inanıyorum."

"Biyogüvenlik Kurulu görevini yapıyor"

Biyogüvenlik Kurulu ve işleyişi hakkında da bilgi veren Prof. Dr. Yardımcı,"Biyogüvenlik Kurulu 'Biyogüvenlik Kanunu' ile kurulmuş bir yapı. Bir yapı diyorum çünkü kurulun bir siyasi bölümü yanı devlet adına karar veren bir bölüm var 9 kişiden oluşan bir bölüm, bunlar zaten uzman olmaları gerekmiyor. Uzman olan grup bilimsel komitelerdir. Bilimsel komiteler bunun altında üniversite hocalarından ve bunun gibi uzmanlardan oluşan komitelerdir. Bunlar risk değerlendirmesi yaparlar, sosyal ekonomik değerlendirmeler yaparlar ve bunların sonucunda değerlendirme yaparak Biyogüvenlik kuruluna getirirler bu kurul devlet kararı alır. Şunu kamuoyunun bilmesi gerekiyor ki Biyogüvenlik kurulu görevini yapıyor ya da orada çalışan hocalar aynen biz nasıl endişe duyuyorsak onlarda, onların aileleri de endişe duyuyor. O yüzden bununla ilgili akıllarına takılan herhangi bir şey olursa  zaten olumlu bir karar vermezler. Baktığımız zaman bununla ilgili ret kararları da var çünkü yeterli doküman gelmediği zaman yeterli bilgi olmadığı zaman kurulun önüne gidiyor ve kurulda bunu reddediyor. BiyogüvenlikKurulu kararları resmi tavsiye kararıdır aslında. Bunu uygulayacak kurumlarda bakanlıktır" dedi.

Biyogüvenlik Kurulu'nun sadece mısır ve soya için izin verdiğini vurgulayan Prof. Dr. Yardımcı,"İzin verdiği iki tane bitki var aslında birisi soya birisi de mısır yani bunlara izin verilmiş bunlarda yem olarak izin verilmiştir. Aslında gen olarak değil de bitki olarak düşünmek lazım. Bunların içerisinde çeşitli zararlılara karşı aktarılmış örneğin toprak bakterilerinde aktarılmış gen parçacıkları vardır. Normalinde esas orijinal bitkiden ayıran bir toprak bakterisinin geninin buna aktarılmış olmasıdır. Baktığınız zaman bununla ilgili kısmının buralarda odaklandığını görmekteyiz. Türkiye’de bildiğimiz soya ve mısırla ilgili hayvan yemi şeklinde GDO’lu bitkiler olduğunu kabul edebiliriz sadece hayvan yemi olarak kullanılmaktadır" şeklinde konuştu.

"GDO'nun Türkiye'de üretilmesi yasak"

GDO'nun genetiği değiştirilmiş organizma olduğunu ve bu organizmanın açılıp bakıldığı zaman  içerisine mikro organizmalar yani bakteriler, bitkiler ve hayvanların girdiğini belirten Prof. Dr. Yardımcı, "Hatta bununla ilgili ARGE çalışmaları olanlar var yani ticari olarak üretim yasaktır. Fakat bununla ilgili bilimsel çalışma yapılması yasak değildir ancak bunu üretip Türkiye’de üretimi yapılması yasaktır. Dışarıdan da Türkiye ye üretilmek amacıyla bitki ve hayvan getirilmesi yasaktır. Türkiye Biyoteknoloji ile ilgili kendine bir yol belirlemiştir" açıklamalarında bulundu.

Türkiye'ninBiyoteknoloji'de yatırım ve ARGE yapmak zorunda olduğunun altını çizen eski Biyogüvenlik Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yardımcı, "Kalkınma Bakanlığı 2015 -2018 kalkınma planı içerisinde tarımsal Biyoteknoloji'de vardır, sağlık alanında ki Biyoteknoloji'de vardır. Dolayısıyla Türkiye Biyoteknoloji'de yatırım yapmak ve ARGE yapmak zorundadır. Dolayısıyla da GDO konusunun, hassasiyetin bu konuda ki yanlış bilgilerin bizin ARGE gücüne zarar vermemesi gerekmektedir. Bununla ilgili gerekli bakanlıklarda çalışmalar yapılmaktadır. Bunların sonuçlarına ARGE çalışmalarına mutlaka ilave etmemiz ve bu yönde ilerlememiz gerekmektedir. Komşumuz İran bile bizi bu konuda geçmiştir. Biyoteknoloji'de Türkiye potansiyelini mutlaka ortaya koyma zorundadır. Çünkü Biyoteknoloji'de geri kaldığımız zaman gerçekten dünya da birçok alanda geri kalmış olmamız sonucunu getirecektir" diyerek sözlerini tamamladı.

Dünya genelinde çiftçilerin genetiği değiştirilmiş (GD) ürünleri yaygın bir şekilde benimsediğini söylemek mümkün. Bunun en büyük göstergesi, 1996 ile 2011 yılları arasında, GD ürünlerin yetiştirildiği tarım alanlarının 94 kat artarak 17.000 kilometre kareden 1.600.000 kilometre kareye çıkmış olması.

2010 yılı verilerine bakıldığında, dünyadaki tarım arazilerinin yüzde 10’unda GD ürünlerin olduğu görülüyor. 2011 yılında, 11 farklı transgenik (gen aktarımlı) tarımsal ürün, 29 ülkede 160 milyon hektara denk gelen bir alanda yetiştiriliyordu. Günümüzde bu rakamların daha da arttığını söylemek mümkün.

Biyoteknoloji alanında, insanların kaybettiği veya işlevsiz hale gelmiş organ ve dokularının değiştirilmesi için yapay organ ve dokuları üretmeye yönelik ciddi araştırmalar var.

Bunun yanında insandaki zararlı genlerin ortadan kaldırılması, aşı, pestisit ve tıbbi bitki üretimi, mikroorganizmalara ait enzim ve biyomoleküllerin saflaştırılarak endüstriyel amaçlarla kullanılması gibi biyoteknoloji uygulamaları da var.

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz