“İthalat baskısı artıyor, korumacılığa geçmek gerekiyor”

Artan ithalat baskısı ve küresel rekabet çelik sektörünü zorlarken Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, sanayinin çıkış yolunun yerli üretimde olduğunu belirtiyor. Tosyalı, “Türkiye’nin bu ithalata dayalı ihracat yapısından bir an önce kurtulması gerekiyor. Yerli üretim arttıkça piyasa kendi dengesini bulur” diyor.

20.04.2026 10:51:570
Paylaş Tweet Paylaş
“İthalat baskısı artıyor, korumacılığa geçmek gerekiyor”

Demir çelik sektöründe rekabetin tanımı hızla değişiyor. Artık yalnızca üretim kapasitesi ya da maliyet avantajı yeterli olmuyor; ticaret politikaları, karbon regülasyonları ve küresel arz-talep dengesindeki kırılmalar sektörün yönünü yeniden çiziyor. 

Nilüfer Gözütok / [email protected]

Tosyalı Holding de bu dönüşümün merkezinde yer alan oyunculardan biri. Üç kıtaya yayılan 50’yi aşkın üretim tesisi, 15 milyon tonluk sıvı çelik kapasitesi ve dünya sıralamasında 84’üncülükten 30’u sıralara yükselen performansıyla Tosyalı, bu yeni dönemde ölçek kadar verimlilik ve sürdürülebilirliği merkeze alan entegre üretim modeliyle konumlanıyor.

Tosyalı ile 13-17 Nisan tarihleri arasında Almanya’nın Düsseldorf şehrinde düzenlenen dünyanın en önemli demir çelik buluşmalarından Tube & Wire Fuarı’nda bir araya geldik. İki yılda bir düzenlenen fuara bu yıl da dikkat çeken bir katılım gerçekleştiğini belirten Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, sektörün içinden geçtiği yapısal dönüşümü şöyle değerlendirdi.

Küresel çelik sektöründe nasıl bir dönüşüm yaşanıyor?

Dünyanın son yıllarda her zamankinden daha hızlı ve karmaşık bir dönüşümden geçtiği, ekonomi, üretim ve ticaret dengelerinin yeniden şekillendiği görülüyor. Çelik sektörü de bu küresel değişimden doğrudan etkileniyor. Son beş yılda yüz milyonlarca tonluk kapasite atıl kaldı, fakat arz-talep dengesi hala tam sağlanamadı. Bu tablo artık sadece kapasite artırmak ve büyümenin yeterli olmadığını gösteriyor. Maliyet avantajı tek başına belirleyici olmaktan çıktı. Ticaret politikaları, anti-damping önlemleri ve karbon regülasyonları oyunun kurallarını köklü biçimde değiştiriyor. Bu nedenle sektörde küresel ölçekte daha stratejik bir rol paylaşımına ihtiyaç var. Avrupa başta olmak üzere enerji maliyetlerinin yüksek olduğu bölgelerde üretim yerine ithalatın devam etmesi maliyetleri yaklaşık yüzde 20-30 azaltabiliyor. Bu yaklaşım uzun vadede rekabetçiliği güçlendirirken daha yüksek katma değerli üretimin korunmasına da katkı sağlıyor. Türkiye ve Cezayir gibi kapasitesi uygun ülkeler yeşil çelik tedarikçisi konumunu sürdürebiliyor. Bu modelin hayata geçmesi için daha fazla ortak akıl ve iş birliği gerekiyor.

Trump sonrası tarifeler ve Orta Doğu’daki gelişmeler sizi nasıl etkiliyor?

Matematiksel olarak bakıldığında bunun bizi etkilemesi beklenir. Ana ihracat pazarlarımız Avrupa ve Amerika olduğu için etkisi olması gerekir. Ancak konuya sadece risk tarafından bakmıyoruz. Bu iş artık ölçek, maliyet ve teknoloji işi. Bir yandan korumacılık artıyor, öte yandan yeşil çelik kavramı öne çıkıyor. Biz fosil bazlı yakıtlar kullanmıyoruz. Çeliği çok düşük karbon salımıyla üretiyoruz. Dünyada üretilen çeliğin yaklaşık yüzde 70’i kömür bazlı ve bu üretimde ton başına karbon salımı 2.000 kilogramın üzerinde. Biz ise yaklaşık 650 kilogram seviyesindeyiz. Bu durum özellikle Çin rekabetine karşı önemli bir avantaj sağlıyor. Fabrikalarımızda duman yok. Bacadan çıkan yalnızca su buharı. Gazla üretimin yakıt maliyeti daha yüksek, ancak kömürün görünmeyen maliyeti çevreye ve havaya çıkıyor. Biz hiçbir fabrikamızda duman istemiyoruz. Biz global bir oyuncuyuz; tek merkezden satış yapıyoruz ve ürünümüzü en uygun fabrikadan sevk ediyoruz.

Yeni yatırımlar ve artan kapasiteyle birlikte küresel konumunuz ve iş modeliniz nasıl şekilleniyor?


İki yıl önceki verilere göre dünyada 46. sıradaydık. Üretimimizi artırdık ve bugün 30’lu sıraları konuşuyoruz. Mevcut üretim seviyemizle zaten bu banttayız. Yeni yatırımlar devreye girdikçe 20’li sıralara ineriz, hatta 20’nin altını da görürüz. Bu kapsamlı bakış açısıyla şirketimizi yalnızca üretim hacmiyle değil, farklı coğrafyalardaki entegre yatırımlarımız ve nitelikli yeşil çelik üretimimizle küresel ölçekte daha güçlü bir konuma taşıdık. Avrupa’nın ürettiği toplam sıvı çeliğin yaklaşık yüzde 10’unu tek başımıza üretebilen bir kapasiteye ulaştık. Türkiye, Cezayir, Libya, İspanya ve Angola’daki yatırımlarımızla madenden nihai ürüne uzanan entegre bir ekosistem oluşturduk. Bu yapı yüksek dikey entegrasyonla birlikte esnek bir üretim kabiliyeti sağlıyor. Her şeyi tek bir coğrafyada üretmek yerine farklı bölgelerin avantajlarını entegre ediyoruz. Gerektiğinde farklı ülkelerdeki tesislerimizi birbirini besleyecek şekilde çalıştırıyoruz. Bu yaklaşım verimlilik kaynaklı maliyet avantajı sağlarken aynı zamanda zincirin her halkasında emisyon kontrolüyle sürdürülebilir rekabetçilik oluşturuyor. Bu modelin çelik sektörünün geleceği için önemli bir referans olduğuna inanıyoruz. Geçen yıl ihracatımız 2,5-3 milyar dolar bandındaydı. Yeni ürünlerle birlikte ihracat miktarını ciddi biçimde artırırız. Tonaj artışı daha kolay, ciroyu ise fiyatlar belirliyor. Buna rağmen her yıl üzerine koyarak ilerliyoruz. 3 milyar dolar ve üzeri bir ihracat ölçeği mümkün görünüyor. 2025 yılında toplamda 2 milyar doların üzerinde ihracat gerçekleştirdik ve Türkiye’nin toplam çelik ihracatındaki payımızı yüzde 12 seviyesine çıkardık. Geçen yıl toplam ciromuz 9 milyar dolardı. Bu yıl 10 milyar doların üzerine çıkmayı öngörüyoruz. Asıl mesele, dünyada üretilen 2 milyar ton çelik içinde nerede konumlandığınız. Kriz dönemlerinde farklı olan ayrışır. Piyasada daralma olduğunda kaliteli ve farklı üretim daha net görünür. Ölçek bu işin en kritik unsuru. Fırsat birçok coğrafyada var; Sudan’da da Etiyopya’da da. Ancak çelik yatırımı çok zor. 30-40 ay süren, ağır altyapı ve güçlü lojistik gerektiren yatırımlar bunlar. Bu nedenle artık sıfırdan çelik tesisi kurmaya çok az oyuncu giriyor.

Son olarak Avrupa’da da bir satın alma gerçekleştirdiniz… Orada nasıl büyüyorsunuz?


İspanya’da satın alınan TSS tesisinde iki yıl içinde üretim 13 kat, ciro 10 kat, çalışan sayısı 4 kat artırıldı. Tesis halihazırda spiral boru üretimi yaparken başlatılan 120 bin ton/yıl kapasiteli ERW yatırımıyla güneş enerjisi alanına yönelik boru ve profil üretimi de eklenecek.

“KORUMACILIĞA GEÇMEK GEREKİYOR”


İlk çeyrekte artan ithalat baskısını net şekilde gördük. Bu baskı kontrol altına alınamıyor ve Türk çelik sanayisinin kapasite kullanımını daha da aşağı çekiyor. Önümüzde zor bir dönem var, kolay geçmeyecek. Aslında yeni bir formüle gerek yok. Avrupa ne yapıyorsa, Amerika ithalata karşı ne yapıyorsa formül belli. Korumacılığa geçmek gerekiyor. Çelik endüstrisi olmayan bir ülkenin bağımsızlığından söz edilemez. Çelik yoksa diğer sanayiler de sürdürülemez. Bu nedenle sektörün kapasitesini ve kabiliyetini korumak zorundayız. Biz sosyal çarkın bir parçasıyız. Verdiğiniz para yine bu ülkenin başka bir vatandaşına gelir olarak dönüyor. Türkiye'nin toplam çelik üretimi yaklaşık 36 milyon ton. Erdemir, Kardemir ve diğer bütün üreticiler dahil. Buna karşılık Çin'de tek başına 37 milyon ton üreten bir firma var. 2000 yılında devletten 150 bin tonluk bir hat almış, sonra bunu 1,5 milyon tona, ardından 10 milyon tona çıkarmış. Bugün 37 milyon ton üretimden söz ediliyor. Devletin güçlü teşviki var. Bu nedenle fiyat ve vade tarafında rekabet etmek çok zorlaşıyor.

“YEŞİL ÇELİKTE AÇIK ARA ÖNDEYİZ”

Yeşil çelikte Tosylaı olarak açık ara öndeyiz, en ön sıralarda gidiyoruz. Zaten bu başarımızdan dolayı Almanya’nın en önemli projelerinden birinde yer alıyoruz. Şu an Almanya’da Ren Havzası’ndaki eski kömür madenleriyle ilgili dev bir proje yürütülüyor. İçi boşaltılmış kömür madenlerine su basılarak buralar büyük göllere dönüştürülüyor. İşte bu projenin, yani Ren Nehri’nden Ruhr Havzası’na su taşıyacak olan boru hattının tüm borularını biz tedarik ediyoruz. Bu projede bizi tercih etmelerinin temel sebebi, borularımızın karbon salımı düşük olan yeşil çelikle üretilmiş olması. Almanlar gibi hassas bir pazarın böylesine çevreci bir projede bizi seçmesi, bizim üretim standartlarımızın dünyadaki yerini kanıtlıyor. Şu an oraya muazzam bir sevkiyat gerçekleştiriyoruz.

SANAYİCİ NASIL AYAĞA KALKAR?

İthalat, kontrolsüz yapıldığında sanayi için zehirleyici bir şeydir. Bakın, rahmetli Özal zamanında 'Dahilde İşleme İzin Rejimi' çıkarıldı. O günün şartlarında bu muazzam bir formüldü; çünkü Türkiye’de boşta bekleyen çok güçlü ve ucuz bir genç iş gücü vardı ama üretecek ham maddemiz yoktu. Özal dedi ki; 'Ham madde dışarıdan gelsin, biz burada iş gücümüzle birleştirelim ve ihraç edelim.' Biz o dönemde aslında ürün değil, sadece ucuz emeğimizi sattık. Ancak bugün Türkiye o noktada değil. Artık iş gücümüz ucuz değil, aksine emek pahalılaştı. Öte yandan artık Türkiye’de üretilemeyecek hiçbir şey de kalmadı. Hal böyleyken, o eski rejimlere artık ihtiyacımız yok; bunların güncellenmesi lazım. 'İthalatı kesersek enflasyon olur' korkusuyla hareket ediliyor. Peki, her türlü mal serbestçe geliyor da enflasyon duruyor mu? Enflasyon sadece ithalatla ilgili bir konu değil. Türkiye'nin bu 'ithalata dayalı ihracat' yapısından bir an önce kurtulması şart. Elbette bunun geçici bazı komplikasyonları olabilir ama serbest piyasada bir alan kârlı görünürse herkesin elinde hesap makinesi var; yerli yatırımcı hemen oraya yatırım yapar. Yerli üretim arttıkça da piyasa kendi dengesini bulur. Bu dönüşümden korkmamak lazım; sanayi ancak böyle ayağa kalkar.

Türkiye ve dünya ekonomisine yön veren gelişmeleri yorulmadan takip edebilmek için her yeni güne haber bültenimiz “Sabah Kahvesi” ile başlamak ister misiniz?


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz