Ekonomide kriz korkusu

18 EKİM, 20180
Paylaş Tweet Paylaş
Ekonomide kriz korkusu

Türkiye ekonomisi geçen ay tarihinin en büyük döviz kuru şoklarından birini yaşadı. Daha 23 Temmuz’da 4,75 TL olan dolar kuru, biz bu yazıyı yazarken 6,50 TL dolayını buldu. Özellikle son beş yılda döviz kurlarının hızla yükselişe geçtiğine sık sık tanık olduk. Ancak bu kadar şiddetli bir kur artışını uzun yıllardır görmedik. Ağustos ayında yaşanan kur artışı, 1994 ve 2001 krizlerinde yaşananlara benzer bir görünümdeydi. 1994 ve 2001 yıllarındaki kur artışı hem enflasyonun sıçramasına hem de ekonominin küçülmesine neden olmuştu. Yine aynı durumla karşılaşmamak için hükümetin ciddi önlemler alması gerekiyor. Bu önlemlerin de para politikası faizinde büyük bir artışı ve dış politikadaki sorunların çözümünü içermesi şart gibi görünüyor.

Capital’in bu ayki sayısı bayram öncesinde baskıya verildiği için bu seferki “Konjonktür” yazısını her zamankinden 10 gün kadar önce kaleme almak zorunda kaldık. Aksi gibi biz bu yazıyı yazarken finansal piyasalar da o kadar karışıktı ki bir gün sonrasını bile öngörmek imkansız hale gelmişti. Böyle bir ortamda 15 gün sonrası için hala güncel kalacak bir yazı yazmak o kadar kolay değil. Aslında ters köşede kalmamak için çabuk eskimeyecek başka bir konuyu yazmak da aklımızdan geçti ama ekonomide son yaşananlar o kadar önemliydi ki bunu yazmasak olmayacaktı. Dolayısıyla siz bu yazıyı okurken gelişmelerin biraz gerisinde kaldıysak lütfen kusura bakmayın.

Bu uzun girizgahtan sonra sadede gelelim. Biz bu yazıyı yazarken (14 Ağustos) Türkiye ekonomisi tarihinin en büyük döviz kuru şoklarından birini yaşıyordu. Daha 23 Temmuz’da 4,75 TL olan dolar kuru, 10 Ağustos Cuma günü 6,45 TL dolayını buldu. Bu, 18 günlük sürede yüzde 36’ya yakın bir artış anlamına geliyor. Burada günlük ortalama artış ise yüzde 1,7 olarak hesaplanıyor. 13 Ağustos’ta bir ara 7 TL’nin üzerine kadar çıkan dolar kuru, biz bu yazıyı yazdığımız sırada ise 6,50 TL dolayındaydı. Özellikle son beş yılda döviz kurlarının hızla yükselişe geçtiğine sık sık tanık olduk. Bunların sonuncusunu daha geçen mart ayı ile mayıs ayı arasında yaşamıştık. Ancak bu kadar şiddetli bir kur artışını uzun yıllardır görmedik. Özellikle 10 Ağustos’ta yaşanan kur artışı, 1994 ve 2001 krizlerinde yaşananlara benzer bir görünümdeydi. Maalesef bu kur artışının sonuçlarının da o dönemlerdeki gibi olması ihtimali var. İnşallah siz bu yazıyı okuduğunuz zamana kadar durumu tersine çevirecek gelişmeler yaşanmış olur. Aksi takdirde ekonomide işimiz çok zor olacak.   

NEDEN BÖYLE OLDU?

Aslına bakarsanız bu son kur artışını geçen mart ayı ile mayıs arasındaki yükselişin bir devamı olarak görmek de mümkün. Mart ayı ortalarında başlayan o yükseliş, dolar kurunu 3,80 TL dolayından 23 Mayıs’ta 4,85 TL dolayına kadar getirmişti. Biraz küresel piyasalarda yaşananlardan ama daha çok da yurt içindeki siyasi gelişmelerden (24 Haziran 2018 erken seçim süreci) kaynaklanan bu yükselişin önüne ancak Merkez Bankası’nın yüklü faiz artışlarıyla geçilebilmişti. Merkez Bankası’nın Para Politikası Kurulu (PPK), 23 Mayıs’ta olağanüstü bir toplantı yaparak o dönemde para politikası faizi olarak kullanmaya çalıştığı geç likidite penceresi (GLP) faiz oranını yüzde 13,50’den yüzde 16,50’ye yükseltmişti. Bu da 300 baz puanlık faiz artışı anlamına geliyordu. Merkez Bankası bununla da kalmadı ve 1 Haziran’da da neredeyse üç yıldır ayak sürüdüğü para politikasında normalleşme adımını attı. Bu adımla resmi para politikası faizi olan bir hafta vadeli repo borç verme faiz oranı yeniden bu işlevine geri dönerken yüzde 8’den yüzde 16,50’ye 850 baz puan yükseltildi. Ardından 7 Haziran’daki PPK toplantısında ise para politikası faizi 125 baz puan daha yükseltilerek yüzde 17,75’e çıkarıldı. İşte tüm bunların sonucunda da döviz kurları haziran ayı ile temmuz ayının ilk üç haftasını nispeten sakinleşmiş bir ortamda geçirdi.

Ancak mayıs sonu ile haziran başında bunları yapan Merkez Bankası, her ne olduysa temmuz ayında eski hüviyetine dönüverdi. Piyasaların en az 100 baz puanlık bir faiz artışı beklentisine girdiği 24 Temmuz’daki PPK toplantısından faizi sabit tutma kararı çıktı. Bu karar sonrasında kardeş dergimiz Ekonomist’in “Gösterge” sayfasında Merkez Bankası’nın kararının gardımızı düşürdüğünü ve ilk dış şokta kurların yeniden yükselişe geçebileceğini yazmıştık (bkz. Merkez’in kararı gardımızı düşürdü, Ekonomist, Sayı 2018/30, 29 Temmuz 2018). Nitekim daha bu kararın mürekkebi kurumadan ABD ile aramızdaki siyasi gerginliğin tırmanması döviz kurlarının füze gibi yukarıya çıkmasına neden oldu.

ÖNLEMLER YETERLİ Mİ?

Döviz kurlarında bu yükseliş yaşanırken Merkez Bankası 6 Ağustos’ta rezerv opsiyon mekanizmasında (ROM) bankaların kullanımına 2,2 milyar dolarlık döviz geçmesini sağlayacak bir adım attı. Ancak bu adımla döviz arzında yaşanan artış döviz talebindeki yükseliş karşısında devede kulak denebilecek düzeyde kaldı. 10 Ağustos’ta yaşananlardan sonra 13 Ağustos Pazartesi günü ise Merkez Bankası finansal sisteme yaklaşık 10 milyar TL ve 6 milyar dolar ile 3 milyar dolar tutarında altın cinsinden likidite sağlayacak adımlar attı. Ayrıca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) da kurlardaki spekülasyonu engellemek için bankaların swap işlemlerinde sınırlamaya gitti.

Bu önlemler, belki biraz zaman kazandırır ama kesin çözüm olacak gibi görünmüyor. Hükümetin bu zamanı iyi değerlendirip sorunu kesin olarak çözecek adımlar atması gerekiyor. Bu yapılmayıp da kur artışı karşısında “Gittiği yere kadar gider, nasıl olsa bir yerden geri döner” anlayışının benimsenmesi halinde işler daha da karışabilir. Elbette kurların sonsuza kadar yükselmesi mümkün değil ve mutlaka bir yerden geri dönüş oluyor. Fakat o dönüş gerçekleşene kadar kur artışları ekonomide büyük tahribat yaratıyor. Döviz kurlarındaki böyle artışlar hem enflasyonun yükselmesine hem de ekonominin küçülmesine neden oluyor. Bu da işsizliğin ve yoksulluğun artmasına yol açıyor.

Bu söylediklerimizi somuta indirgemek için son iki döviz krizinde yaşadıklarımızı hatırlatmakta fayda var. Bunların birincisi 1994’te, ikincisi de 2001’de yaşanmıştı. O dönemlerde daha doğmamış olan ya da çocukluk çağını yaşamakta olan genç kuşaklar bunları bilmeyebilir ama bu krizler bizim hafızamızda tazeliğini koruyor. Bu iki krizin ekonomide yarattığı tahribatın izi de devletin resmi istatistiklerinde öylece duruyor. Şimdi nedenlerine takılmadan bu iki krizin sonuçlarına bir göz atalım.

1994 KRİZİ VE SONUÇLARI

1994 krizi, o zamanın henüz 6 sıfır atılmamış parasıyla 1993’te 11 bin 36 TL olan yıllık ortalama dolar kurunun 1994’te 29 bin 788 TL’ye çıkmasına neden olmuştu. Bu, yüzde 169,9’luk bir artış demekti ve önceki yılki yüzde 60,5’lik artışı neredeyse üçe katlıyordu. Bunun sonucunda 1993 sonunda yüzde 71,1 olan tüketici enflasyonu, 1994 sonunda yüzde 125,5’e çıktı. 1993’te yüzde 8 büyümüş olan ekonomi ise 1994’te yüzde 5,5 küçüldü. 5 Nisan Kararları ile yürürlüğe konulan istikrar programıyla 1995’te eski enflasyon ve büyüme oranlarına geri dönüldü. Ancak bu program yarıda kesildiği için esasında ekonomideki sorunlar pek de giderilemedi. Halı altına süpürülen bu sorunlar yüzünden de ekonomi çok geçmeden yeniden krize girdi.

İşin ilginç tarafı, Konjonktür’ün ikinci sayfasındaki tabloda göreceğiniz gibi Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine bakarsak 1994 krizi sanki işsizlikte bir artışa neden olmamış gibi görünüyor. Ancak bu durum gerçeği değil de TÜİK’in o dönemdeki iş gücü istatistiklerinde ciddi bir kalite sorunu olduğunu ifade ediyor. Çünkü dünyanın her yerinde ekonomide bu ölçüde bir küçülme işsizlikte mutlaka ciddi artışa yol açar. Zaten TÜİK de birkaç yıl sonra iş gücü istatistiklerini gözden geçirip 2000 yılından itibaren yenilemek zorunda kalmıştı.

2001 KRİZİNDE YAŞANANLAR     

2001 krizi, yine o dönemin henüz 6 sıfır atılmamış parasıyla 2000 yılında 623 bin 704 TL olan ortalama dolar kurunun 2001’de 1 milyon 225 bin 412 TL’ye çıkmasına neden oldu. Yüzde 96,5’lik bu kur artışı da enflasyonun sıçramasına ve ekonominin küçülmesine yol açtı. 2000 yılı başında uygulamaya konulan Enflasyonu Düşürme Programı ile o yılın sonunda yüzde 39’a inmiş olan tüketici enflasyonu, 2001 yılı sonunda yüzde 68,5’i buldu. 2000 yılında yüzde 6,6 büyümüş olan ekonomi ise 2001’de yüzde 6 küçüldü. 2000 yılında 1,5 milyon kişi olan işsiz sayısı 2001 yılında neredeyse 2 milyona, 2000 yılında yüzde 6,5 olan işsizlik oranı 2001 yılında yüzde 8,4’e çıktı. 2000 yılında yüzde 7,5 olan bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranı 2001’de yüzde 11,6’yı buldu. 2000 yılında GSYH’nin yüzde 3,6’sı kadar açık veren cari işlemler dengesi ise ekonomideki küçülmenin etkisiyle 2001 yılında GSYH’nin yüzde 1,9’u kadar fazla verdi.

Türkiye, 2001 krizinden ancak acı bir reçete içeren yeni bir istikrar programıyla çıkabildi. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı adı verilen bu programın uygulanması sayesinde de 2000’li yıllarda gerçekten geçmişe göre epeyce güçlü bir ekonomiye sahip olabildik. Ancak işsiz sayısında ve işsizlik oranında 2001 krizi sırasında yaşanan yükseliş bir daha geri alınamadı.

NEDEN BÖYLE OLUYOR?

Döviz kuru krizlerinin ekonomiyi bu ölçüde tahrip etmesinin temelde iki nedeni var. Bunlardan birincisini döviz kurlarındaki artışın ithal ürünlerin yerel para cinsinden fiyatlarını artırması yoluyla enflasyona yansıması oluşturuyor. Türkiye gibi ithalata aşırı bağımlı ekonomilerde bu etki iyice güçleniyor. Enflasyondaki yükseliş ise halkın satın alma gücünü azaltarak iç talebin zayıflamasına neden oluyor. İşte bu yüzden döviz kuru krizleri hem enflasyonu yükseltiyor hem de ekonominin küçülmesine yol açıyor. İkincisi, kurlardaki artış şirketlerin döviz cinsinden borçlarının yerel para olarak karşılığını artırıyor. Maalesef Türkiye’de de şirketler son yıllarda döviz cinsinden çok fazla borçlandı. Böyle bir durumla karşılaşan şirketlerin ilk aldığı tedbir ise yatırımlarını ertelemek oluyor. Bu da durumu kurtarmaya yetmezse işçi çıkarmalar ve hatta iflaslar kapıyı çalıyor. Böylece bu ikinci kanal da ekonomideki büyümeyi vuruyor.

NE YAPMAK LAZIM?

İşte bizim döviz kurlarındaki son yükselişi endişeyle izlememizin nedenlerini bunlar oluşturuyor. Yine benzer gelişmelerin yaşanmaması için mutlaka önlem almak gerekiyor.

Bize kalırsa ilk yapılacak iş Merkez Bankası’nın faizlerde ciddi bir yükselişe gitmesi. Bu öneriye siyasi bir krize karşı faiz artışı ne işe yarar diye karşı çıkılabilir ama işin aslı öyle değil. Ülkenizden döviz çıkışı yaşanıyorsa bunun nedeni yatırımcıların sunduğunuz getiriyi beğenmiyor olmasıdır. Böyle bir durumda onları geri kazanmak istiyorsanız daha yüksek bir getiri sunmaktan başka çareniz yoktur. Siyasette ne yaşanıyor olursa olsun, temel görevi parasının değerini korumak olan bir merkez bankasının yapması gereken de budur. Böyle yapan bir merkez bankası ekonomideki küçülmenin önüne tam geçemese de enflasyonun yükselmesini ve de şirketlerin dış borçları yüzünden vurgun yemesini önleyebilir. Bu sayede siyasi kriz geçince de ekonomi daha kolay bir şekilde büyüme patikasına geri dönebilir. Siyasi kriz geçinceye kadar siper gerisinde bekleyen bir merkez bankası ise hem asli görevini yapmamış hem de ekonomideki tahribatın ağırlaşmasına yol açmış olur.

Merkez Bankası faiz artışıyla TL’nin değerini korumaya çalışırken elbette hükümetin de öyle ya da böyle siyasi sorunları çözmeye çalışması gerekiyor. Bu sorunlar ne kadar çabuk çözülürse ekonomiye çıkacak fatura da o kadar düşük olur. Siyasi sorunların uzayıp gitmesi ise faturanın giderek ağırlaşması sonucunu verir.

MERKEZ’İN TAHMİNLERİ ŞİMDİDEN ESKİDİ BİLE

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2018 yılının üçüncü Enflasyon Raporu’nu temmuz ayının son gününde yayınladı. Bu raporda enflasyon tahminlerinde çok büyük revizyonlar yapıldı. Nisan ayı sonunda yayınlanan önceki raporda yüzde 8,4 olan 2018 yıl sonu enflasyon tahmini, bu raporda yüzde 13,4’e (yüzde 12,5-14,3 aralığının orta noktası) çıkarıldı. Önceki raporda yüzde 6,5 olan 2019 yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 9,3’e (yüzde 7,6-11 aralığının orta noktası) yükseltildi. Önceki raporda enflasyonun orta vadede yüzde 5 düzeyinde istikrar kazanacağı söylemiyle 2020 sonu enflasyon tahmininin yüzde 5 olduğu ifade ediliyordu. Son raporda 2020 yıl sonu enflasyon tahmini de yukarı yönlü revize edildi ve yüzde 6,7’ye (yüzde 4,8-8,6 aralığının orta noktası) yükseltildi. Böylece enflasyonda yüzde 5’lik hedefe ulaşma umudu ise 2021 yılına ötelendi.

Merkez Bankası’nın enflasyon tahminlerinde yaptığı bu revizyonun nedeni açık. Önceki Enflasyon Raporu’nun yayınlandığı nisan ayı ile bu raporun yayınlandığı temmuz ayı arasında döviz kurlarında yaşanan gelişmelerden sonra eski tahminlerin tutması imkansız hale gelmişti. Aslına bakarsanız daha nisan ayında açıklandıkları zaman da o tahminlerin tutmasının pek mümkün olmadığı belliydi. Hatırlarsanız, Capital’in haziran ayı sayısında nisan ayı Enflasyon Raporu’nu değerlendirirken, enflasyonda işlerin daha kötüye gidecek gibi göründüğünü sizlere söylemiştik. Ancak Merkez Bankası uzun zamandır yaptığı gibi o dönemde de fazla iyimser tahminler yapmaktan vazgeçmemişti. Fakat bu tahminler iyice komik hale gelince yukarı yönlü revizyon yapmaktan başka çaresi kalmadı.

Ancak daha önce görülmemiş ölçüdeki bu yukarı yönlü revizyona rağmen Merkez Bankası’nın son tahminleri de pek tutacak gibi görünmüyor. Hele döviz kurlarında yaşanan son yükselişten sonra bu tahminlerin şimdiden eskidiğini bile söyleyebiliriz. Çünkü döviz kurlarındaki bu son yükseliş de enflasyona yansıyacak. Ekim ayında yayınlanacak olan 2018’in dördüncü Enflasyon Raporu’nda muhtemelen daha da yüksek enflasyon tahminleri göreceğiz.

Merkez Bankası enflasyon tahminlerini yenilerken temmuz ayı enflasyon verileri de belli oldu. Önceki üç aydaki kadar hızlı olmasa da temmuz ayında da enflasyonda yükseliş yaşandı. Haziran ayında yüzde 15,39 olan yıllık tüketici fiyat endeksi (TÜFE) enflasyonu, temmuz ayında yüzde 15,85’e çıktı. Muhtemelen bu yükseliş önümüzdeki aylarda da sürecek. Aslında olumlu tarafa dönen “baz etkisi” sayesinde enflasyonun ağustos ayından itibaren yatay seyire geçmesi ve yılın son iki ayında ise bir miktar düşüş göstermesi ihtimali vardı. Bu ihtimal enflasyonun yıl sonunda Merkez Bankası’nın yüzde 13,4’lük tahminine yakın çıkabileceğine işaret ediyordu. Zaten Merkez Bankası’nın senaryosu da herhalde buna dayanıyordu. Ancak zaten zayıf olan bu ihtimal döviz kurlarındaki son yükselişle birlikte uçup gitti gibi... Şimdi yıl sonunda enflasyonun yüzde 18-20 arasını bulmasını içeren olumsuz senaryonun gerçekleşme olasılığı daha fazla gibi görünüyor. Umarız bundan daha kötüsüyle de karşılaşmayız.

CARİ AÇIKTA ARTIK SORUN YOK!

Türkiye’nin cari işlemler dengesindeki açık geçen yılın ortalarından beri yükseliş eğilimindeydi. Geçen yıl ağustos ayında 36,8 milyar dolar olan yıllık bazdaki cari açık, dokuz ay üst üste artış göstererek bu yılın mayıs ayında 58,2 milyar dolara kadar yükselmişti. Cari açıktaki bu hızlı yükseliş ekonomide bir endişe kaynağı olmuş ve Türkiye’ye yabancı sermaye girişini frenleyen faktörlerden birini oluşturmuştu.

Neyse ki artık bu sorundan kurtuluyoruz. Haziran ayında cari açık dokuz ay aradan sonra ilk kez geriledi. Yıllık bazdaki cari açık haziran ayında 0,8 milyar dolarlık düşüşle 57,4 milyar dolara indi. Muhtemelen temmuz ayında daha da hızlı bir düşüş göreceğiz. Çünkü temmuz ayında dış ticaret açığında yüzde 32,4 düşüş yaşandı. Cari açıkta haziran ayında yaşanan düşüşün ilk sinyalini de bu ayda dış ticaret açığının yüzde 8,9 düşüş göstermesinden almıştık.

Cari açıktaki düşüşün önümüzdeki aylarda da süreceğini öngörüyoruz. Çünkü ekonomiden giderek daha da belirginleşen yavaşlama sinyalleri geliyor. Haziran ayında yüzde 3,6 düşüş gösteren ithalat temmuz ayında da yüzde 6,4 düştü. Bir sonraki sayfada yer alan kutuda okuyabileceğiniz gibi son aylarda imalat sanayi kapasite kullanım oranları da geriliyor. Ekonomi yavaşlayınca ithalat ve dolayısıyla dış ticaret açığı ve cari açık da düşüş gösteriyor.

Ancak cari açık sorunundan artık kurtuluyor olmamıza maalesef sevinemeyeceğiz. Çünkü bu sorun yerini daha ciddi bir soruna bırakacağa benziyor. Öyle görünüyor ki cari açıktaki düşüş ekonominin bir resesyona doğru gitmesi yüzünden düşüyor. Cari açık ihracatın ithalattan daha hızlı artmasıyla ya da en azından ekonomide kontrollü bir yavaşlamayla düşüşe geçseydi, işte bu sevindirici olabilirdi. Oysa şu andaki değişim bir musibetin yerini daha kötü bir musibetin almasıyla gerçekleşiyor gibi görünüyor. 

 

KAPASİTE KULLANIMI ALARM VERİYOR

2018’in ilk üç ayını geçen yılki seviyesinin üzerinde geçiren imalat sanayi kapasite kullanım oranı, ikinci üç ayda ise geçen yılki seviyesinin altında kalmıştı. Kapasite kullanım oranı yılın üçüncü çeyreğine de bu eğilimle girdi. Hatta temmuz ayında kapasite kullanım oranında geçen yılın aynı ayına göre yaşanan düşüş önceki üç aydakinden de yüksek gerçekleşti. Bu da ekonomide işlerin iyice bozulmaya başladığı sinyalini verdi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) verilerine göre, imalat sanayi temmuz ayında yüzde 77,1’lik kapasite kullanım oranıyla çalıştı. Oysa geçen yılın aynı ayındaki kapasite kullanım oranı yüzde 78,7’ydi. Buna göre bu yıl temmuz ayında 1,6 puanlık düşüş yaşanmış bulunuyor. Kapasite kullanım oranı önceki üç ayda da geçen yılki seviyesinin altında kalmış ama aradaki fark bu boyuta ulaşmamıştı. Nisan ayındaki düşüş 1,1 puan, mayıs ayındaki düşüş 0,9 puan ve haziran ayındaki düşüş ise 0,7 puan olmuştu.

İmalat sanayi kapasite kullanım oranının geçen yılki seviyesinin 1,1 puan üzerinde gerçekleştiği 2018’in ilk çeyreğinde ekonomi yıllık bazda yüzde 7,4 büyümüştü. Kapasite kullanım oranının geçen yılki seviyesinin 0,9 puan altında kaldığı ikinci çeyrekte ise muhtemelen ekonomideki büyüme daha düşük çıkacak. Bu yazıyı yazarken sağlıklı bir tahmin yapabilecek kadar veri elimizde yoktu, ama ikinci çeyrekteki ekonomik büyüme yüzde 4-5 arasında çıkabilir gibi görünüyor. Üçüncü çeyrek döneme ilişkin tahminler ise oldukça kötümser. Finansal piyasalardaki olumsuz gelişmelerden sonra üçüncü çeyrekte ekonomide küçülme bile yaşanmış olabilir. Elbette bunun gerçekten böyle olup olmayacağını anlayabilmek için daha fazla öncü göstergenin verilerini görmemiz gerekiyor.


YAZARIN DİĞER YAZILARI TÜMÜNÜ GÖRÜNTÜLE

Yorum Yaz




Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.