"Türkiye Küme Düştü"

Tuğrul Atamer / Management School of Lyon Dekanı    Tuğrul Atamer, Fransa’nın ünlü işletme okullarından Management School of Lyon’un dekanı. Ancak, onu farklı kılan yanı, başta Fransızla...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Türkiye Küme Düştü
Tuğrul Atamer / Management School of Lyon Dekanı  
 
Tuğrul Atamer, Fransa’nın ünlü işletme okullarından Management School of Lyon’un dekanı. Ancak, onu farklı kılan yanı, başta Fransızlar olmak üzere Batı Avrupa şirketlerine danışmanlık veriyor olması. Carrefour, Total ve Sodexho’nun Türkiye’ye yatırımlarına da o aracılık yapmış. Son dönemde ilginin azaldığını, bir zamanlar “Hedef Pazar” olan Türkiye’nin, “Takip edilecek ülke” düzeyine gerilediğine dikkat çekiyor.  Atamer, “15 yıl önce Türkiye çekiciydi, büyüyordu. Bir açıdan da platform olma özelliği vardı. Bugün öyle değil. Bugün pazar olarak akla gelmesine rağmen, hep büyük bir şüphe içinde bakılıyor” diyor.  
 
“Türkiye, yabancı yatırımcı için kağıt üzerinde hedef ülke olmaktan çıktı. 15 yıl önce  cazipti. Ama şimdi değil.” Bu sözler, yabancı sermayenin Türkiye bakışı açısından kritik mesajlar içeriyor ve Fransa’dan ülkeye bakan bir öğretim üyesine ait. Türkiye’yle ilgilenen çok sayıda Fransız şirketine danışmanlık yapan ve yönetici Tuğrul Atamer… Türkiye’ye gelmelerine aracılık ettiği şirketler arasında Carrefour, Total ve Sodexho da var.  
 
Ancak, Atamer’i öne çıkaran özelliği sadece bu değil. O aynı zamanda Fransa’nın en iyi işletme fakültelerinden E.M LYON’un (Management School of Lyon) dekanlığını da yapıyor. Yani bir işletme uzmanı. Üstelik, aynı zamanda Alcatel ve Generel Motors gibi çok sayıda dünya devinin danışmanlığını da yürütüyor. Onlara küresel yatırım ve büyüme stratejileri hazırlıyor, yeniden yapılanmalarında etkin rol oynuyor. Bir anlamda dünyadaki yatırım hareketlerini yakından izliyor.  
 
Son 15 yılda 30-40 yabancı şirketin Türkiye’de yatırım yapmayı düşündüğünü belirten Atamer, “Ama bu şirketlerin sadece üçte ikisi geldi. Samimi olarak söylemem gerekirse, Türkiye 80’li yılların sonunda ve 90’ların başında öne çıkıyordu. Aradan 10 yıl geçti ve hedef olmaktan çıktı. Son derece gözden düştü” diyor.  
 
Bu aşamada Polonya’ın Türkiye’nin önüne geçtiğine dikkat çeken: “Carrefour Türkiye’ye gelirken Polonya’yı da düşünüyordu. Ama vazgeçti. Çünkü, Polonya, Türkiye’nin eline su dökemezdi. Aradan sadece 10 yıl geçti. Polonya’ya 2000 yılı içinde 9,5 milyar dolarlık yabancı yatırım geldi. Türkiye’ye son 5 yıl içinde giren yabancı sermaye ise 3,6 milyar dolar.”  
 
Başta Fransızlar olmak üzere Batı Avrupa kökenli şirketlerin Türkiye’ye ilgileri üzerinde çalışan ve danışmanlık yapan Tuğrul Atamer’in ilginç saptamaları var. Atamer ile yaptığımız söyleşide bu saptamaları ve yabancı sermayenin Türkiye’ye bakışını bulacaksınız:  
 
Siz bu işi yaptığınızdan beri kaç şirketin Türkiye’ye ilgisine tanık oldunuz? Öne çıkan birkaç şirket ismi verebilir misiniz?  
 
Türkiye ile ilgilenen, yatırım yapmayı aklından geçiren ya da stratejik planlamasına dahil eden şirket sayısını vermem mümkün değil. Çünkü, son 10-15 yıl içinde her yıl ortalama iki üç tane oluyor. Meseleye geniş açıdan bakarsak son 15 yılda bu sayı 30-40 arasında değişmiştir. Ancak, bu şirketlerden sadece 4-5 tanesiyle fikir aşamasından, yatırıma kadar ya da yatırım sonrası uygulamalarda birlikte çalıştım.  
 
Onların haricindeki vakalarda da planlama aşamasında işin içine girdim ya da Türkiye’deki çeşitli insanlarla ilişkiye geçmelerini sağladım. Çünkü, çok fazla vaktim yok. Öğretim görevliliğini, yönetici eğitimini, bilimsel araştırmayı faaliyetlerini bir arada yürütüyorum. Sonuç olarak bu 30-40 tane şirketin üçte biri yatırım yaptı. Üçte ikisi vazgeçti. Belli aşamalarda ön fizibilite yaptıktan sonra yatırım kararından vazgeçtiler. Bazıları da çok önemli aşamalarda kararını bir daha düşündü.  
 
Yatırım yapmak isteyen şirketlerden hangileri öne çıkıyor…  
 
Carrefour, Total ve Sodexho ile sıfırdan, bizzat Türkiye’de uzun saha çalışmaları yaparak, kapsamlı olarak sonuna kadar ilgilendim. Pasteur Merieux, yani Aventis ve Bio-Merieux gibi şirketlere Fransa’da yardımcı oldum.  
 
Planlama aşamasında karşılaştığım şirketler ise sayısız. Çünkü, benim esas görevim, şirketlerin stratejik planlamalarına yardımcı olmak. Küresel stratejiler geliştirmek. Yani yönetim kuruluyla veya ürün grup başkanlıklarıyla oturup bir sonraki üç veya beş yılın hedeflerini tayin ediyoruz.    
 
Bazı şirketlerin belli bir aşamaya geldikten sonra Türkiye’de yatırım yapmaktan vazgeçtiğini söylediniz. Bu şirketlerin çekinceleri nelerdi?  
 
Üçte ikisi girmedi. Şimdi konuyu baştan alırsak, biz şirketlerin uluslararası stratejilerini oluşturuyoruz. Samimi olarak söylemem gerekirse, 80’li yılların sonunda ve 90’lı yılların başında baktığımızda, Türkiye kağıt üzerinde her zaman hedef bir ülkeydi. Bu Pazar öne çıkıyordu. Ancak, 2000’li yılların başına gelindiğinde hedef olmaktan çıktı. Son 5 yılda Türkiye son derece gözden düştü.  
 
Benim buradaki çalışmalarımı göz önüne aldığımızda, Türkiye eskiden en azından planlama stratejisi açından küresel strateji tasarlarken genellikle akla gelen bir gelen bir pazar olduğu halde bugün dışarı da kalıyor. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye küme düştü. Başka bir deyimle, Türkiye “Hedef pazar” konumundan, “Takip edilen pazar” konumuna geriledi. Biz ülkeleri değişik gruplara yırıyoruz. Kesin öncelikli ülke, stratejik ülke, hedef ülke, takip edilmesi gereken ülke, fırsata açık ülke, taktik ülke.  
 
Peki Türkiye’nin “Hedef Pazar” dışında kalmasının nedenleri nedir?  
 
15 yıl önce Türkiye başlı başına bir pazar olarak çekiciydi. Büyüyordu. Bir açıdan da platform olma özelliği vardı. Bugün öyle değil. Bugün pazar olarak da, küresel platform olarak da akla gelmesine rağmen, hep büyük bir şüphe içinde bakılıyor.  
 
Neden şüpheyle bakılıyor?  
 
Bakın ben 1989-91 yılları arasında Carrefour için çalıştım. O zamanlar Carrefour’la Türkiye, Polonya, Japonya’yı inceledik. Hemen Polonya’dan vazgeçtiler ve Türkiye’ye yöneldiler. Polonya, Türkiye’nin eline su dökemezdi. Modernleşmenin daha emekleme safhasındaydı. Türkiye ise modernleşmeye girmişti. Dolayısıyla, Türkiye kütlesel perakende pazarlama modeline hazır görünüyordu.  
 
Şimdi yıl 2003. Ben size bir rakam vereyim. Polonya’da 38,7 milyon nüfusu var. Türkiye’de bu rakam 68 milyon yakın. Arada büyük bir fark var. Polonya’ya sadece 2000 yılı içinde 9,5 milyar dolarlık yabancı yatırım geldi. Türkiye’ye son 5 yıl içinde giren yabancı sermaye ise 3,6 milyar dolar. Yani bir tek yıl içinde Polonya Türkiye’nin 5 yılda aldığı sermayenin üç mislini getirtti. Ama 15 yıl önce iş değişikti.    
 
Peki neler değişti.... Türkiye neden cazibesini kaybetti?  
 
Bir ülkenin cazibesini aşağı yukarı beş faktör etkiliyor: “Pazarın büyüklüğü, gelişme hızı, risk oranı, şeffaflık oranı ve pazarın gelişiminin fizibilitesi”... Dünyanın en büyük 10 pazarı, toplam küresel pazarın yüzde 75-80’ni teşkil ediyor. Buna 10 yıllık gelecek perspektiften bakıldığında, 2015 yılına doğru bu durum değişecek. 10 büyük pazardan başka hızlı büyümeye aday 10 ülke daha devreye girecek. Bunun için “Top 20” deniyor. Bu ikinci 10 pazar 15 yıl sonra durumu değiştirecek. Yani 10 büyük pazar sektörün başlı başına yüzde 75-80’ni oluşturmayacak. Bu oran 20 ülkeye bölünecek. Dolayısıyla, benim 10 yıl içinde yatırım yapacağım ülkeler, bu 10 hızlı gelişen pazarlar olmalı. Türkiye bunun içine 15 yıl önce giriyordu, şimdi. Bunu da pazarın büyüklüğü ve gelişme hızı, siyasal ve parasal risk faktörü, şeffaflık ile ileriyi görebilme faktörleri etkiliyor.  
 
Türkiye’nin son 5 yıl içinde bu faktörlerde büyük handikabı var. Pazar büyük, bunu herkes kabul ediyor. Türkiye bugün dünyanın 15 ile 20’inci büyük pazarı arasında. Gelir düzeyi açısından 16’ıncı sıradan, 20’lere geriledik. Son krizden sonra arkamızdaki Tayland önümüze geçti. Ama yine Türkiye dünyanın ilk 20 pazarının içinde.  
 
Ama gelişme hızına bakıldığında, önümüzdeki 10 yıl içinde dünya pazarının yüzde 80’ni eline geçirecek ilk 20 ülkenin arasına girip girmeyeceği belli değil. Bunun olabilmesi için, Türkiye’nin kesintisiz yüzde 5 ila yüzde 8 arasında büyümeyi yakalaması lazım. 80’li yılların ikinci yarısıyla 90’lı yılların başında bu trend vardı. Ama şimdi yok.  
 
Türkiye’nin alternatifleri de değişiyor sanırım…  
 
1990’lı yılların başında biz şanslıydık. Çünkü, Türkiye’ye Kore ve Tayvan gibi ülkelerin alternatif olduğu görünüyordu. Ayrıca, Türkiye Ortadoğu’da arz çekici bir dragon olarak gözüküyordu. O zamanlar Polonya şeffaf değildi. Şimdi bir ölçüde şeffaf hale geldiği için tercih ediliyor. Ayrıca, Malezya ve Tayland’a gidiyorlar. Romanya, Ukrayna ve Rusya başladı. Rus pazarı biraz daha şeffaflık kazanıyor. Bu eğilim biraz daha netleşirse, yatırımlar müthiş bir ivme kazanır. Çin pazarı müthiş sermaye çekiyor.  
 
Şimdi böyle pazarlar varken, batılı yatırımcılar bu alternatifleri değerlendiriyor ve de Türkiye’ye takip edilmesi gereken bir ülke statüsünü uygun görüyorlar. Bu şu demek: “Pazar bize gerekli fizibiliteyi vermiyor ama potansiyel olarak önemli. Dolayısıyla, pazara her an girecekmişiz gibi hazır olmalıyız”.  
 
Türkiye sorunlarını giderip, yüzde 5, yüzde 8 istikrarlı büyümeyi yakalarsa, Polanya’nın çektiği yatırımların 2 mislini çeker. Buna tamamen eminim.  
 
Sizin içinde bulunduğunuz ortaklık ve birleşme projeleri son dönemde nasıl sonuçlandı?  
 
Son 5 yıl içinde, 10 tane şirketle görüştük. Bir takım görüşmeler yapıldı ama olmadı. Son zamanlarda şirket satın almak içinde çok girişimlerde bulunduk. Ama olmadı. Genellikle satıcı durumunda olan şirket risk oranına göre çok fazla para istiyor.  
 
En çok hangi sektörlere ilgi var? Hangi alanlar çekici gözüküyor…  
 
Son 5 yılda çalıştığım şirketlerde özellikle hizmet sektörü öne çıkıyor. Bilhassa da şirketlere yönelik hizmet, gıda ve özel perakende dağıtımı ilgi çekiyor. Bir de otomotiv, elektronik ve makine gibi alanlarda yan sanayi şirketleri düşünülüyor.    
 
Ayrıca, tekstil ve ayakkabı da fason imalat için Türkiye ile ilgilenenler var.    
 
Şu anda başta Avrupa olmak üzere dünyada çeşitli yerlere yatırım için araştırma yapan, hareket büyük şirketler var mı? Mesela Intel büyük bir işlemci fabrikası için yer arıyormuş….  
 
Intel konusunda bir duyumum yok. Ama AB’de şirketler yatırımlarını revize ediliyor. Büyük şirketlerde moda genellikle ürün gruplarının çeşitliliğini asgariye indirmek. Mesela Alcatel kabloyu, elektro mekaniği bırakıyor. Tamamen telekomünikasyon sistemlerinde uzmanlaşıyorlar.  
 
Danone tamamen sütlü ürün, bisküvi ve su konusuna konsantre oldu. Volvo ağır vasıtalara yoğunlaşıyor. Şirketlerin genel yaklaşımı, stratejik olarak sınırlı bir kaç bir faaliyet dalına dikkatlerini toplamak. En fazla iki üç faaliyete küresel olarak bakmak. Ama aynı zamanda en fazla iki veya uç faaliyette oyunu küresel alana yayıyorlar. Bir takım bölgelerden de çekiliyorlar. Mesela Latin Amerika’dan büyük bir çekilme var. Herkes Doğu Avrupa, Çin ve Pasifik bölgesine giriyor.  
 
YABANCILAR TÜRK İŞADAMINI NASIL DEĞERLENDİRİYORLAR?  
 
Yabancılar, ortaklık yapacakları Türk işadamlarını nasıl buluyorlar?Ne yönde eksiklik ya da hata görüyorlar?
 
 
Türk işadamlarıyla ilk karşılaştıklarında şaşırıyorlar ve çok olumlu düşünüyorlar. İlk olarak güven algılıyorlar. İnsanlar iyi dil biliyorlar, modern düşünüyorlar. İyi giyiniyorlar, iyi lokantalara davet ediyorlar. Batı Avrupa’da yaşayan işadamları ile aynı davranış kalıplarına sahipler.  
 
Ama işin içine biraz girince durum değişiyor. Açık konuşmam gerekirse, Türklerle ortaklık çok zor. Çünkü, Fransızlar uzun vadeli yatırım için geliyor. Halbuki Türkiye’de ortaklığa girdikleri insanlar, kısa vadeli rant elde etmek istiyorlar.  
 
Türkiye çok ilginç bir ülke. Polonya ve Rusya’ya kıyaslarsak üreticinin sermayenin, girişimcinin olduğu bir ülke.Ancak, Türk yatırımcısı genelde girişimci bir yapıya sahip. Fransız, Alman, İngiliz yatırımcısına benzemiyor. Yani uzun vadeli yeniliğe ve markaya yatırım yapmak istemiyor. Oysa bugün yatırımların yüzde 60-70’ni görünmeyen kalemler teşkil ediyor. Artık taşa toprağa yatırım yapılmıyor. İnsana, markaya, araştırmaya para yatırılıyor. Kore ve Meksika’dan dünyaya hizmet veren şirketler çıkıyor. Bana Türkiye’den sayabilir misiniz?  
 
Zorlu Grubu, Mavi Jeans ve Beko’nun yanı sıra başka birkaç şirket daha  var. Ama bu şirketler radikal strateji geliştirip, hızlı eyleme girişemiyorlar. Biz iç pazara yönelik ve taklitçiliğe dayanan rant avcılığı kültürünü geliştirmişiz. Balkanlar ve Kafkaslar’da bu model bugün için işliyor. Ama ciddi küresel ya da bölgesel stratejiye engel.  
 
Mesela Çinli bir işadamı geldi. Beyaz eşyada dağıttı, ortalığı küresel rekabetin altına üstüne getirdi. Haier şuanda dünyanın beşinci üreticisi. Meksika’dan Cemex çimento dünya çapında oynuyor ve üçüncü konumda.    
 
TÜRK YÖNETİCİLER PAHALI  
 
Peki Türkiye’deki işgücüyle ilgili neler söyleyebilirsiniz. Mesela yöneticilerin pahalı olduğunu düşünüyor musunuz?
 
 
Türkiye’nin yatırımları çekebilmesi için kalifiye ama ucuz işgücüne ihtiyacı var. Kalifiye olmayan işgücü için Ukrayna, Romanya tercih ediliyor. Orta kalifiye eleman için Hindistan önde. Ucuz yönetici arıyorlar. Türk yöneticiler pazarlığa girişildiğinde yüksek fiyat istiyorlar. Ben Fransızlar için Türk yönetici aradım. Türkiye’de kaliteli insan var. Ama dünya çapında ücret istiyorlar.  
 
Doğal olarak, dünya çapında yöneticiye, dünya çapında ücret olur diye düşünüyorlar. Halbuki Türkiye’deki satın alma paritesi AB’nin üçte biri. Böyle bir parite farkı varken neden ben Türkiye’de yöneticiye aynı fiyatı vereyim diye düşünüyor.    
 
İyi yöneticiler pahalı. Orta kademe yöneticiler ise aile şirketleri içinde ezilmiş. Yaratıcı ve katılımcı değil. Türkiye’deki yatırımlarından çok oldukça memnun bir Fransız şirket var. Kamu ve özel sektörden şirket satın aldılar. Bu yeni şirketlerdeki gençleri de toplayıp Fransa’daki merkezlerinde eğittiler. Şu anda bu çalışanlardan çok yüksek verim alıyorlar. Çünkü, genç yeteneklere yatırım yaparak, aile şirketi kalıntısını veya kamu şirketi zihniyetini ortadan kaldırdılar.  
 
YABANCI ŞİRKETLER NEDEN HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRUYOR?  
 
CARREFOUR’UN HESABI TUTTU MU?
 
 
Carrefour, 1990’lı yılların başında Türkiye’ye geldiğinde bir hesap yapmıştık. Buna göre, Türkiye’nin 1990 ile 2000 yılının arasındaki büyüme hızı sıfıra dahi inse, Carrefour’un yüzde 5 ile 6 arasında büyüyeceğini öngördük. Türkiye’de modern ve geleneksel sektör olarak iki farklı yapı var. Modern yapı, geleneksel sektörü çökertecek ve Türkiye 10 yıl sonra modernleşme sürecini olgunluğa ulaştıracak diye düşündük. Ama olmadı. Türkiye modernleşmesini bir üst aşamaya getirirse, dağıtım yapısı da modernleşir. Dolayısıyla, Türkiye şu anda modernleşebildiği ölçüde hiper ve super marketleri oluşturur.  
 
Türkiye’de 2000 yılında 55 hipermarket vardı. Yani üstelik ortalama 5 bin 200 metrekarelik birimler. Ama beklentilere cevap vermiş olsaydı, bu sayı 200’e ulaşacaktı. Büyük şehirlerde her 300 bin kişiye, ortalama 10 bin metrekarelik bir hipermarket düşmesi lazım.  
 
ORTA SINIF VE POLONYA ÖRNEĞİ  
 
Polonya bu işe bizden 5 yıl sonra başladı. 2000 yılında aşağı yukarı bizim yarı nüfusumuzla 94 hipermarketi vardı.  
 
Türkiye’nin sorunu orta sınıfın oluşamamasında yatıyor. Modernleşmenin oluşabilmesi için orta sınıfın olması gerek. Orta sınıf olması için de halkın yüzde 50-60’nın milli gelirin yüzde 50’sini elde etmesi lazım.  
 
OTOMOBİLCİLERİN HESABI  
 
Mesela otomotiv şirketleri Türkiye’ye geldi. Efendim “Türkiye, İspanya’nın 15 yıl önceki hali. Bu, yılda 1 milyon ile 1.5 milyon arasında araba satmaktır” denildi. 1990’dan 2003’e kadar herkes araba pazar patlayacak diye bekledi. Hani nerede?  
 
KISA VADELİ BAKIŞ ŞİKAYETİ  
 
Yabancılar, kısa vadeli zihniyetten şikayetçiler. Şeffaflık eksik. Genellikle aile şirketleri piyasaya hakim, kurumsallaşmış profesyonel yöneticiliğe alan bırakılmıyor. Ayrıca modern işletme tekniklerine ve formel sistemlere karşı isteksizlik mevcut. Ortaklar arasında marka geliştirme, görünmeyen kalemlere yatırım yapma ve uzun vadeli hareket etme konularında ciddi anlaşmazlıklar çıkıyor. Bunları Türkiye’de yatırımda bulunmuş yirmi ya da yirmi beş batılı şirketin içinden bizzat izleme olanağı buldum.  
 
 
 
 
 
 
 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz