Virüsle savaş ekonomisi

4.05.2020 02:19:000
Paylaş Tweet Paylaş
Virüsle savaş ekonomisi

Çin’den dünyaya yayılan korona salgını mart ayında Türkiye’ye ulaştı. Salgının daha fazla büyümemesi için dünyanın birçok ülkesinde hükümetler halka evden çıkmama çağrısı yapıyor ve hatta bazı bölgelerde sokağa çıkma yasağı uyguluyor. Herkesin evine kapanması da özellikle hizmet sektörlerine yönelik talebin azalması anlamına geliyor. Hem iç hem de dış talebe darbe vuran bu salgın hastalığın etkisiyle Türkiye ekonomisi daha yeni çıktığı resesyona geri dönebilir. Bu krizden çıkmanın tek yolu bunu topyekûn bir savaş olarak kabul etmekten geçiyor. Bu süreçte evine kapanmak zorunda kalanlardan işlerine devam edemeyecek durumda olanlara ise gelir desteği verilmesi şart görünüyor. 

Geçen yılın son çeyreğinde yüzde 6 büyüyen Türkiye ekonomisi, bu yılın ilk çeyreğine de benzer bir büyüme ivmesiyle girmiş gibiydi. Ancak Çin’den dünyaya yayılan ve ilk çeyreğin son ayı olan mart ayında Türkiye’yi de etkisi altına alan korona salgını işleri değiştirdi. Hem iç hem de dış talebe darbe vuran bu salgın hastalığın etkisiyle şimdi ilk çeyrekte geçen yılın son çeyreğine kıyasla biraz daha yavaş bir ekonomik büyüme çıkacak gibi görünüyor. İşler böyle giderse ikinci çeyrekte ise ekonomide ciddi bir yavaşlama olacağa benziyor. Yılın ikinci yarısında neler olacağını ise korona salgınının gidişatı belirleyecek. Ancak her durumda artık bu yıl ekonomiden çok umutlu olmak mümkün görünmüyor.

NEDEN BÖYLE OLDU?

Uzmanı olmadığımız için işin sağlıkla ilgili kısmını biraz özet geçelim. Korona virüs konusunun bizim için en önemli kısmı henüz tedavisi bilinmeyen yeni bir hastalık olması ve eğer yayılması önlenemezse büyük can kaybına yol açma ihtimalinin bulunması. Bu nedenle dünyanın birçok ülkesinde hükümetler halka evden çıkmama çağrısı yapıyor ve hatta bazı bölgelerde sokağa çıkma yasağı uyguluyor. Herkesin evine kapanması da haliyle özellikle hizmet sektörlerine yönelik talebin azalması anlamına geliyor. Ayrıca şu ana kadarki verilerin gösterdiğine göre korona virüs daha çok yaşlıları etkiliyor ve bu nedenle de yaşlı nüfusun yoğun olduğu gelişmiş ülkeleri daha çok tehdit ediyor. Gelişmiş ülkelerde talebin azalması ise küresel ticaretin daha büyük bir darbe yemesine neden oluyor. Öte yandan başta Çin olmak üzere hammadde ve ara malı üreticisi ülkelerde işine gidemeyen çalışanlar yüzünden üretimin azalması küresel tedarik zincirinde kopmalara yol açıyor. Korona virüs salgınını önlemek için birçok ülkenin sınırlarını kapatmış olması da aynı sonucu veriyor. Bu da hammadde ve ara malı tedarik edilemediği için talebi olan bazı ürünlerin üretiminde de sıkıntı yaşanabileceği anlamına geliyor. Yani iktisatçıların deyimiyle dünya ekonomisi şu anda hem arz hem de talep şokuyla karşı karşıya. Bu ikisinin aynı anda görülmesi ise pek rastlanan bir şey değil. Bu nedenle iktisatçıların bildiği hazır bir reçete yok ve çözüm de bir hayli zor görünüyor.

TÜRKİYE’YE ETKİSİ

Geçen yılın son günlerinde Çin’de ortaya çıkan korona virüs, küreselleşmenin etkisiyle çok kısa sürede dünyaya yayıldı. Türkiye’ye de mart ayı başlarında ulaştı. Ülkemizde de alınan ilk önlem insanların evlerine kapanması oldu. İnsanların evlerine kapanması da özellikle hizmet sektörlerine olan talebi bıçak gibi kesti. Korona salgınının dış ticaret üzerindeki etkisini ise daha şubat ayında görür gibi olmuştuk. Ocak ayında yüzde 6,3 olan ihracattaki yıllık artış şubat ayında yüzde 2,3’e, ocak ayında yüzde 18,8 olan ithalattaki yıllık artış ise şubat ayında yüzde 9,9’a inmişti. Muhtemelen mart ayında dış ticaret verileri daha kötü gelecek. Yani mart ayında hem iç talepte hem de dış talepte ciddi bir yavaşlama başlamış olabilir.

Türkiye ekonomisi 2018’in ortalarında girdiği resesyondan 2019’un ortalarında çıkmıştı. 2019’un son çeyrek döneminde ekonomik büyüme yüzde 6’yı buldu. Sanayi üretimi ve reel perakende satışlar gibi veriler, 2020’ye de iyi girdiğimizi gösteriyor. Ocak ayında geçen yılın aynı ayına göre sanayi üretiminde yüzde 7,8, reel perakende satışlarda ise yüzde 9,6 artış yaşandı. Korona salgınının henüz Türkiye’ye tam olarak yansımadığı şubat ayında bu iki göstergedeki artış biraz hız keserek devam etmiş olabilir. Fakat mart ayında hem sanayi üretiminde hem de reel perakende satışlarda ciddi bir yavaşlama görebiliriz.

Korona salgını ekonomimizi ilk çeyreğin son ayında vurduğu için bu dönemdeki büyüme üzerindeki etkisi sınırlı olacak gibi görünüyor. Fakat mucizevi bir toparlanma olmazsa ikinci çeyrekte ekonomik büyümeyi çok aşağılara çekeceğe benziyor. Yılın ikinci yarısında neler olabileceğini ise henüz bilemiyoruz. Fakat tüm dünyada büyüme tahminleri hızla aşağı çekiliyor ve küresel ekonominin yeni bir resesyona girdiği düşünülüyor. Bu şartlarda Türkiye’nin de tekrar resesyona girmesi ihtimali yüksek görünüyor.

NE YAPMAK LAZIM?

Açıkçası, dünya ekonomisinin şu anda içinde bulunduğu durum pek de sık rastlanan bir durum değil. Hatta daha önce hiç örneği görülmedi desek belki de yanlış olmaz. En azından bizim bildiğimiz bir örneği yok. Bu nedenle elimizde hazır bir iktisadi reçete bulunmuyor. İnsanları hem evlerinde tutup hem de ekonominin işlemesini sağlamanın yolunu bulmak olağanüstü zor bir bulmacayı çözmeye çalışmaya benziyor.

Galiba bu krizden çıkmanın tek yolu bunu topyekun bir savaş olarak kabul etmekten geçiyor. Aslında bu tanımlama yanlış da değil. Neticede bir ülkenin bir başka ülkeyle ve tüm kaynaklarını kullanarak yaptığı bir savaşta değiliz ama insanoğlunun bir başka canlı türüyle yaptığı bir savaşta sayılırız. Nasıl ki topyekun bir savaşta hükümet tüm yurttaşlarını hizmete alıp iaşesini de sağlamak durumundaysa burada da yapılması gereken bu gibi görünüyor. Tek farkı burada hizmete alınanların cephede veya askeri teçhizat üretimi gibi işlerde kullanılmak yerine büyük ölçüde evde oturmasının gerekmesi oluşturuyor. Elbette bazıları da bu savaşın cephesinde yer alan sağlık personeline destek verecek işlerde veya bu ortamın gerektirdiği başka bazı kamu işlerinde görevlendirilebilir.

GELİR DESTEĞİ ŞART

Burada en kritik konuyu evlerine kapanan insanların geçimlerini nasıl sağlayacakları oluşturuyor. Bunlardan bazıları işlerine evlerinden devam edebilir. Bazıları da ne olursa olsun üretimin devam etmesi gereken işlerde gerekli sağlık önlemlerinin alınması şartıyla çalışmayı sürdürebilir. Ancak özellikle bazı hizmet sektörlerinde bu imkanların ikisi de mevcut değil. Dolayısıyla bu sektörlerde çalışan geniş bir kesime kriz geçinceye kadar gelir desteği verilmesi şart görünüyor. Bu da kamu kaynaklarına başvurmayı gerektiriyor.

Dünyada hükümetler bu sorunun farkında ve geçen ay peş peşe önlem paketleri açıkladılar. Gelişmiş ülkelerde ilk adım her zaman olduğu gibi para politikasında aşırı bir gevşeme olarak atıldı ama ardından maliye politikası önlemleri de geldi. Biz bu yazıyı yazarken ABD’de her vatandaşa 1.000 dolarlık çek gönderilmesi ve İngiltere’de ücretlerin bir bölümünün devlet tarafından ödenmesi gibi hazırlıklar vardı. Siz bu yazıyı okurken bu konuda daha somut adımlar atılmış ve başka ülkeler de bu kervana katılmış olabilir.

Aslında biz bu yazıyı yazdığımız sırada Türkiye’de de korona virüs kriziyle mücadele kapsamında önce Merkez Bankası’ndan 100 baz puanlık (yüzde 10,75’ten yüzde 9,75’e) bir faiz indirimi daha gelmiş ve ardından da hükümet bir önlem paketi açıklamıştı. Ancak bu önlemler gelir desteğinden ziyade iç talebi desteklemeye yönelik gibiydi. İnsanların sokağa çıkmasının istenmediği bir ortamda iç talebi canlandırmaya yönelik bu önlemler ise biraz anlamsız görünüyordu. Çünkü evlerine kapanmak zorunda kalan insanların faiz nereye düşerse düşsün daha fazla borçlanıp harcama yapacak durumları yok. Şirketlerin de bu ortamda daha fazla borçlanıp yeni yatırımlara girişmelerini beklemek çok saçma olur. Belki siz bu yazıyı okuduğunuz sırada Türkiye’de de gelir desteğini içeren önlemler alınmış olabilir. Eğer öyle olmadıysa da bir an önce alınmasında fayda var.

FİNANSMAN SORUNU

Burada akla hemen bu desteklerin nasıl finanse edileceği sorusu geliyor. İşin doğrusu şu ki belki de hiçbir ülkede bu yükü kaldırabilecek kamu kaynağı yok. Dolayısıyla böyle bir maliye politikası uygulamak için de merkez bankası kaynaklarına başvurmak yani Türkçesi “para basmak” kaçınılmaz görünüyor. Türkiye de geçen yıl resesyondan çıkmak için başvurduğu Merkez Bankası kaynaklarına bu kez de bu krizden çıkmak için başvurmak zorunda kalabilir.

Böyle bir kriz ortamında elbette enflasyon ikinci planda kalır ama birçok ülkenin aksine biz bu krize yüksek enflasyonla yakalandığımız için burada nereye doğru gidebileceğimizi tamamen göz ardı etmemiz de imkansız. Kriz ortamında talepte yaşanan yavaşlama fiyat artışlarının hızını kesecek gibi görünüyor. Daha birkaç ay önce 60 doların üzerinde olan dünya petrol fiyatlarının biz bu yazıyı yazarken 30 doların altına kadar inmiş olması da fiyat artışlarının hızını kesebilecek bir unsuru oluşturuyor. Öte yandan dolar kurunun hızla yükselip biz bu yazıyı yazarken 6,50 TL’nin üzerine kadar çıkmış olması ise bu açıdan olumsuz bir gelişme. Petrol fiyatlarındaki düşüş diğer hammadde ve ara mallarının dünya fiyatlarında da düşüş getirirse sorun olmaz ama aksi durumda döviz kurlarındaki yükseliş Türkiye’de enflasyonu besleyebilir. Tedarik zincirindeki kopmanın üretimi çok fazla aksatması da enflasyon açısından iyi olmaz. Tüm bunları bir arada değerlendirirsek enflasyonda düşüş yaşanması olasılığı var gibi görünüyor ama yine de kesin bir şey söylemek pek kolay değil.

Tabii bir de kamu harcamalarının para basılarak finanse edilmesi halinde bunun enflasyonu nereye götürebileceği sorusu var. Eğer Merkez Bankası’ndan alınan kaynaklar kriz sonrasında toplanacak vergiler kullanılarak iade edilirse sorun olmaz. Ancak piyasaya salınan fazla para kriz sonrasında da orada kalırsa enflasyonda sıçrama yaşanmasına kesin gözüyle bakabiliriz. Bu nedenle böyle bir politikaya girişmeden önce fazla paranın kriz sonrasında nasıl geri toplanacağını da baştan planlamak gerekiyor.

Eğer korona virüs kriziyle bu şekilde mücadele edilemezse bir süre sonra insanlar bütün risklerine karşın yavaş yavaş işlerine dönmeye başlamak zorunda kalacak. Ancak bu tür bir “ölen ölsün kalan sağlar bizimdir” politikasının çok fazla cana mal olma potansiyeli var.

DÖRDÜNCÜ ÇEYREKTE YÜZDE 6 BÜYÜDÜK

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2019’un son çeyreğine ve yılın tamamına ilişkin gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) verilerini şubat ayının sonunda açıkladı. Bu verilere göre Türkiye ekonomisi 2019’un son çeyreğinde önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 6 büyüdü. 2019 yılının tamamındaki büyüme ise yüzde 0,9 olarak gerçekleşti.

Türkiye ekonomisi 2018 yılının ortalarında yavaşlamaya başlamış, ağustos ayında patlayan döviz kuru krizinden sonra ise aynı yılın son çeyreğinde resesyona girmişti. Bu resesyon 2019’un ilk iki çeyreğinde de sürdükten sonra üçüncü çeyrekte düşük de olsa yeniden büyüme görülmüştü. Bir taraftan “baz etkisi” diğer taraftan da Merkez Bankası’nın olağanüstü faiz indirimleriyle canlanan iç talep sayesinde dördüncü çeyrekte büyüme hızlandı. Dördüncü çeyrekteki büyüme büyük ölçüde iç talepten ve bu talebin süreceği beklentisiyle stokların artırılmasından kaynaklandı. Dördüncü çeyrekte ekonomik büyümenin hızlanması sayesinde 2019’un tamamında da düşük de olsa büyüme ortaya çıkabildi.

Sanayi üretimi, reel perakende satışlar ve dış ticaret verileri gibi öncü göstergeler Türkiye ekonomisinin 2020 yılına da 2019’un son çeyreğindekine benzer bir büyüme ivmesiyle girdiğini gösteriyor. Ancak Çin’de ortaya çıkıp dünyaya yayılan ve mart ayında Türkiye’ye de ulaşan korona virüs salgını işleri değiştirmiş durumda. Şimdi küresel ekonomiyle birlikte Türkiye ekonomisinin de yeniden resesyona girmesi ihtimali ortaya çıkmış bulunuyor.

KRİZE YÜKSEK ENFLASYONLA YAKALANDIK

Pek çok ülke gibi Türkiye de salgının yol açtığı ekonomik krizle başa çıkabilmek için Merkez Bankası kaynaklarını kullanmak zorunda kalacak gibi. Bu tür bir politikanın da enflasyonist etkilerinin olması kesin görünüyor. Türkiye’nin bu konudaki şanssızlığını ise birçok ülkenin aksine krize yüksek enflasyonla yakalanması oluşturuyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, yıllık tüketici enflasyonu şubat ayı itibariyle yüzde 12,37 düzeyinde bulunuyor. Ağustos 2018’deki döviz krizinden sonra bir ara yüzde 25’e kadar yükselen yıllık tüketici enflasyonu geçen yıl “baz etkisi” sayesinde hızla gerilemiş ve 2019’u yüzde 11,84 düzeyinde kapatmıştı. Bu yılın ilk iki ayında ise yüzde 12’nin üzerinde bir rotaya oturdu. Petrol fiyatlarında geçen ay yaşanan büyük düşüş eğer kalıcı olursa önümüzdeki aylarda enflasyonu olumlu etkileyebilir. Ancak döviz kurlarında yaşanan sıçrama da enflasyonu olumsuz etkileyecek. Korona virüs krizi nedeniyle talepte yaşanan düşüşün de enflasyona olumlu yansıması ihtimali var. Fakat aynı kriz arz tarafında sorunlar yaratarak enflasyonu olumsuz da etkileyebilir. Bütün bunların net etkisinin ne yönde olacağını zaman gösterecek.

Aslında bu kadar yüksek enflasyonlu bir ortamda parasal genişlemeye gitmek oldukça riskli. Fakat başka çare de yok gibi. Yapılabilecek tek şeyi ise bu riski azaltmak için piyasaya salınacak fazla paranın kriz sonrasında nasıl geri toplanacağını baştan planlamak oluşturuyor.

İŞSİZLİKTE BU YIL DA YÜKSELİŞ OLABİLİR

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçen ay açıkladığı verilere göre, 2019 yılında işsizlikte ciddi bir sıçrama yaşandı. 2018 yılında 3,5 milyon kişi olan işsiz sayısı 1 milyon kişilik artışla 2019 yılında 4,5 milyon kişiye çıktı. 2018 yılında yüzde 11 olan işsizlik oranı da 2019 yılında 2,7 puanlık artışla yüzde 13,7’ye yükseldi.

Ekonomide yaşanan resesyon 2018’in ortalarında başlamış ve 2019’un ortalarında ise sona ermişti. Bu nedenle 2018 yılının ikinci yarısında işsizlikte başlayan yükseliş yıllık verilere neredeyse hiç yansımamıştı. 2019 yılında ise bunun biraz tersi bir durum yaşandı. Yılın ikinci yarısında ekonominin resesyondan çıkmasıyla işsizlikteki yükseliş epey hız kesti ama bu durum yıllık verilerde büyük bir yükseliş görülmesine engel olamadı.

Geçen yılın son çeyreğinde yüzde 6 büyüyen ekonomi bu yıla da buna benzer bir büyüme ivmesiyle girmiş gibiydi. Fakat mart ayında ülkemizi de etkisi altına alan koronavirüs salgını durumu değiştirdi. Büyük ihtimalle yılın ilk çeyreğinde büyümede biraz yavaşlama çıkacak. İkinci çeyrekte ise daha ciddi bir yavaşlama olacak. Yılın geri kalanında ne olacağı henüz belli değil ama fazla iyimser olmak da zor. Bizim hesaplarımıza göre Türkiye’de işsizlik oranının sabit kalması için gerekli büyüme oranı ise yüzde 6 civarında. Bu şartlarda 2020’de işsizlikte daha da yükseliş görmemiz mümkün görünüyor.


YAZARIN DİĞER YAZILARI TÜMÜNÜ GÖRÜNTÜLE

Örtülü işsizlik dönemi

19 AĞUSTOS, 2020

KRİZ NE ZAMAN BİTER?

2 TEMMUZ, 2020

Ekonomide korona vurgunu

10 HAZİRAN, 2020

Büyüme nereye?

13 NİSAN, 2020

Enflasyonun rotası

18 MART, 2020

Cari açıksız büyüme

29 OCAK, 2020

Ekonomi güven istiyor

4 ARALIK, 2019

Resesyon ne kadar sürer?

19 ŞUBAT, 2019

Yorum Yaz