"Çin’in Yeni Mega Trendleri"

John Naisbitt, ünlü bir fütürist. Yazdığı trend odaklı kitaplar, ülke başkanlarından şirket başkanlarına pek çok lidere ilham verdi. 2006 yılından itibaren Çin’i araştırmaya başlayan Naisbitt, eşi ...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Çin’in Yeni Mega Trendleri

John Naisbitt, ünlü bir fütürist. Yazdığı trend odaklı kitaplar, ülke başkanlarından şirket başkanlarına pek çok lidere ilham verdi. 2006 yılından itibaren Çin’i araştırmaya başlayan Naisbitt, eşi ile birlikte bu ülkedeki değişimi yerinde inceledi. Bütün bu çalışmalarının sonuçlarını ise 2010 yılının başında yayınladığı “China’s Megatrends-Çin’in Megatrendleri”, adlı kitabında topladı. Ekonomik, politik ve sosyal alandaki değişimleri 8 sütunda toplayarak yeni Çin modelini irdeleyen Naisbitt, “Çin henüz baharı yaşıyor, tohumlar atıldı. Önlerinde çiçeklerin açacağı yaz ve hasadın alınacağı sonbahar var” diyor. İşte John Naisbitt’in gözünden Çin’in yeni modeli.

hedJohn Naisbitt, 1982 yılında yazdığı ekonomik, sosyal, siyasal ve teknolojik değişimleri öngören “Megatrends” kitabı ile bir anda dünya çapında üne kavuşan bir fütürist. Onlarca dile çevrilen kitabı, sadece kitlelerin değil ülke başkanlarının da ilgisini çekti. Ülkemizde Turgut Özal’ın başucu kitabı olarak tanındı. Uluslararası şirketlerin yanı sıra ülke başkanlarına da danışmanlık yapan Naisbitt, 1985’te “Re-inventing the Corporation” ve 1990’da “Megatrend 2000” kitaplarıyla saygınlığını artırdı. Bu kitaplar da tüm dünyada büyük yankı yarattı. Bunları sırasıyla “Megatrends for Women”, “Japan’s Identity Crisis”, “Global Paradox”, “Megatrends Asia” ,“High Tech/High Touch” gibi kitapları izledi. Naisbitt’in öngörüleri yöneticilere, siyasi liderlere yol gösterdi.

“Geleceği anlamanın en güvenilir yolu bugünü anlamaktan geçer” diyen Naisbitt, bu kez Çin’i mercek altına alıyor. 2010 başında İngilizcesi basılan “China’s Megatrends-Çin’in Megatrendleri” uzun soluklu bir çalışmanın ürünü. Bu kitap için 2006 yılında eşi Doris ile birlikte Naisbitt Çin Enstitüsü’nü kuran John Naisbitt, Çin hükümetinin de desteğiyle geniş bir kadroyla araştırmalarını sürdürdü. Ortaya çıkan çalışma, yine ses getirmeye aday. Bazı çevreler kitabı, Çin’i kayırdığı yönünde eleştirirken Naisbitt’in buna yanıtı ise “Ben Batılı perspektifimi de yanıma aldım, ama Çin’de yaşayarak onların bakış açısını da yakalamaya çalıştım” şeklinde.    

John Naisbitt, eşi Doris ile birlikte kaleme aldığı “China’s Megatrends” kitabında, Çin’in megatrendlerini bir yapının sütunlarına benzetiyor ve yeni Çin modelinin 8 sütun boyunca yükseldiğini anlatıyor. İşte John ve Doris Naisbitt’in sözleriyle bu 8 sütun…
     
Kafaların Özgürleşmesi

“Ruhunuzu bağlayan zincirleri koparıp atın” sözleri, Deng’in Çin halkına çağrısıydı. Çin, halkının kendine güveninin gelmesi ve kafaların özgürleşmesi yönünde büyük adımlar attı. Toplum, açık olarak kendini eleştirme ortamına kavuşurken hassas konular yine kapalı kapıların ardında konuşuldu. Çin’in liderleri tabii ki mükemmel değil, ama bu onların kör olduğu anlamına gelmiyor. Kafaların özgürleşmesiyle birey üzerindeki kontrol gevşetilirken bireysel özgürlükler arttı ve bu toplumun en alt basamaklarında yaşayanlara kadar sirayet etti. Bu özgürlük duygusu, artık bireyin kendine ve topluma katkısını görmesine imkan tanıyor ve bireylerin toplum içinde kendilerine düşen rolleri üstlenmelerini teşvik ediyor. Çin’in yeni yapısını destekleyen bu 8 sütun birden bire yükselmedi, her biri yavaş yavaş ve birbirini destekleyerek ortaya çıktı. Kafaların özgürleşmesi, bugün Çin’de girişimcilerden sanatçılara artık kendileri için düşünen, kendi kararlarıyla geleceğini belirleyen bir toplumun oluşması demek. 1978 yılında Çin’de üniversiteden mezun olan kişi sayısı 165 binken 2007 yılında bu sayı 4 milyon 500’e yükselmişti. Bugün medya sektörünün en büyük potansiyele sahip olduğu ülke Çin. 2007 yılında Çin’deki günlük gazetelerin sayısı 1.000’i aşmıştı. Aynı yıl ABD’de 1.500, Almanya’da 650 günlük gazete bulunuyordu. Açılımdan önce yılda binden fazla yeni kitap basılmazken bugün 250 bin farklı kitap basılıyor. Yıllık 3 milyarın üzerinde dergi ve 6 milyarın üzerinde kitap baskısı sayısıyla Çin, dünyada en fazla yayının basıldığı ülke konumunda. Bu rakamlar, ülkenin insanlarının bilgi ve öğrenme açlığının sadece bir göstergesi.

Aynı şekilde girişimcilik hızla yayılıyor. Bir zamanlar sadece kamunun başı çektiği bir ekonomi modelinde, özel sektörün payının 3’te 2’ye yükselmesi özgürleşmenin çok açık bir kanıtı değil mi? Kafaların özgürleşmesi yolunda Çin henüz baharı yaşıyor, tohumlar atıldı. Önlerinde çiçeklerin açacağı yaz ve hasadın alınacağı sonbahar var. Esas dönüşüm işte o zaman yaşanacak.

Üst ve Alt Dengesi

Çin’in dikey demokrasi modeli, ülkeyi yönetenlerle tabanın karşılıklı etkileşimine ve güç dengesinin korunmasına dayanıyor. Batı, tabanın gücünü ve bu gücün sistem içindeki etkisini göremediği için Çin’de demokrasinin nasıl işlediğini de anlamakta zorlanıyor. Oysa Çin’deki herkes, ücra bir köşedeki 18 çiftçinin inisiyatifiyle bir gecede ülke çapında tarım politikasının değiştiğini biliyor. Tarımda sesini duyuran halk, diğer alanlarda da artık gücünü ortaya koyuyor. Üst ve alt arasındaki dengeyi ise güven sağlıyor. Hükümet halkına güvenirken halk da hükümete güveniyor. Bu model aslında Çin’in tarihine, düşünce yapısına uyumlu ve istikrarlı bir ülke özlemine denk düşüyor. Komünist partinin çeşitlilik ve farklı sesler karşısındaki toleransı arttıkça ona karşı olanların sayısı da azalıyor.

Unutmayalım ki Batı demokrasisi de bir nesilde tesis edilmedi; olgunluğa erişmesi yüz yıllar aldı. Çin ise sadece bir kuşakta bu yönde dev adımlar attı. Önümüzdeki yıllarda üst ve alt dengesini koruyarak demokrasi anlayışının güçleneceğinin işaretlerini veriyor. Eğer Batı, Çin’de reformlar sürecinde ortaya çıkan güçlüklere ve olumsuzluklara odaklanmak yerine Çin’in dikey demokrasi modelinin evrimini ve ekonomik gelişmesini desteklerse hem dünya hem de Çin halkı için her şey daha iyi olacak. 

Sınırları Belirleyip Büyümeye Bırakmak

Çin’in dikey demokrasi modelinde, tepedekiler vizyonu belirlerken hedefler yukarından aşağıya ve tabandan yukarı birlikte şekil alıyor. Hükümet, politikaları ve öncelikleri belirliyor. Vatandaşlar ise bütüne katkılarını ve kendi rollerini… Böylece düzen ve uyum içinde, çeşitliliğin faydalarına olanak veren bir yapı çıkıyor ortaya. Merceğimizi siyasal, askeri, ekonomik ve kültürel çerçevelere odaklarsak, siyasi alanda tabii ki soru işaretleri var. Ancak tek partili sistem, Çinliler için yeterince çoğulculuk sunuyorsa ve bu durumdan memnunlarsa Çinliler dışında kim sistemin değişmesini talep edebilir ki? Batılı demokrasi anlayışımızla buna hakkımız var mı? Çin Komünist Partisi’nin tırtıldan kelebeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini zaman gösterecek. Askeri politikalara baktığımızda Çin, bölgesel sınırlarının dışına müdahale yönünde hiçbir sinyal vermiyor. Ekonomi politikası, 21’inci yüzyılda dünyanın fabrikası, atölyesi olma yerine yaratan, yenilikçi ülkeye dönüşme şeklinde belirlenmiş. Diğer yandan ekonomik gelişmeye paralel olarak çevreyle ilgili konularda da üstesinden gelmesi gereken birçok sorun var. Kültürel çerçeveye baktığımızda ise eskinin kıymeti bilinerek yeniyi yaratma bilinciyle hareket eden bir toplum görüyoruz. Sosyal çerçeveyi oluşturan unsurlardan farklı olarak kendi hissettiklerini, düşündüklerini ifade eden, yansıtan bir toplum, eskiden koparak hayal gücünü sergileyebilen sanatçılar var artık. 

Taşları Hissederek Nehri Geçmek

“Taşları hissederek nehri geçmek” metaforu, yeni Çin’e doğru alınan yolculukta Çin liderlik tarzının yaklaşımını yansıtıyor. Esnek olmayan yönler ve hedeflerin yerine geçen bu zihniyet, ülkenin ilerleme yolunda istikametini daha iyi hissetmesine, deneme ve yanılma yöntemiyle risk almaktan korkmadan ve deneyerek en iyi yolu bulmasına olanak tanıyor. Böylece eylemlere dayalı gerçeğin bulunmasını mümkün kılıyor.

Bundan 25 yıl önce Megatrendleri yazarken ABD hakkında şunları söylemiştim: “Toplum olarak eskiden yeniye doğru gidiyoruz ve hala hareket halindeyiz. Türbülans yaşıyoruz. Bazen acımasız ve belirsiz bir ortamın içinde hissetsek de kendimizi, Amerika’nın yeniden yapılanması sürekli devam edecek. Yeni Amerikan toplumu daha gelişimini tamamlamadı. Bu yeniden yapılanma yolculuğu, Amerikan toplumunun yaşamını içsel ve dışsal boyutta değiştiriyor.”

Çin’in Megatrendleri de Çin’in dönüşümünü anlatıyor. Bu dönüşümün üzerine inşa edildiği 8 sütunun her biri aslında birlikte, etkileşim içinde çalışarak yeni bütünü yaratan prensipler. Çin’in nihai şeklini, evrim geçiren Çin toplumunun nihai halini kimse tahmin edemez. Çünkü Çin halen taşları hissederek nehirdeki geçiş yolculuğunu sürdürüyor. Bu yaklaşım, her yeni girişim için temel alınabilecek bir prensip, ancak 1 milyar insanı kapsayacak kadar büyük ölçekli uygulaması ilk kez gerçekleşiyor.

Tepeden tabana ve tabandan tepeye dikey etkileşim ve aktarım, Çin’in hedeflerine odaklanmasını sağlarken herhangi bir türbülansta, onunla başa çıkabilecek gerekli esnekliği göstermesini mümkün kılıyor. Çin halkı, işaretli taşlar yerine fırsatları yakalayabileceği, güçlükleri bertaraf edebileceği ve kestirme yolları kullanabileceği bir nehrin üzerinden geçiyor. Aynen ABD’nin yeniden yapılanmasında olduğu gibi Çin de bu yeniden yapılanma yolculuğunda, nehrin karşı kıyısına geçene kadar bazen acı ve belirsizlikleri de derinden hissederek ilerlemesini sürdürecek.

hedSanatsal ve Entelektüel Maya

Yüzlerce yıl boyunca Çin mimarisinde belirgin bir değişiklik görülmedi. Reformlarla birlikte iş ve konut yapılarındaki ilk değişiklik, daha iyi yaşam standartların sağlanması yönündeydi. Belli bir mimari kalıbın dışına çıkamayan mimarlar, bugün uluslararası projeler kazanarak çok yaratıcı işlere imza atmaya başladı. Mimari de görülen müzik, resim, sinema, edebiyat kısacası sanatın her alanında görülüyor. 2008 yılında uluslararası sanat piyasasında eserlerine 1 milyon doların üzerinde fiyat biçilen sanatçıların sayısı 15’i geçmişti. Dünyanın büyük müzelerinin, galerilerinin, sanat koleksiyoncularının ve spekülatörlerin gözü artık bu pazarda.

Çin’deki sanatsal ve entelektüel coşku, gelişen manevi uygarlığın enerjisini yansıtıyor. Şimdi Çin’de yaratıcılığın çok küçük yaşlardan ortaya çıkmasına izin veren bir ortam var. 1990’ların başında bir deneme anaokuluna yaptığımız ziyaret ve sohbet sonrasında 6 yaş grubundaki 25 çocuk, bizimle projelerini paylaşmıştı ve ayrılırken her biri bize kendi yaptıkları kartvizitlerini verdi. Kartlar isimlerinin yanı sıra ağaç, çiçek gibi resimlerle bezenmişti. Yarının iş insanları, doktorları, avukatları, politikacıları daha o yaştan yaratıcılığın, sanatsal yorumun ve girişimciliğin sinyallerini veriyordu. Bugün Çin’de çocukların yetiştiği ortam, artık gelecek kuşakların yeteneklerinin gelişmesini besliyor ve onların yeni Çin’e katacaklarının değerini artırıyor.

Geçit töreninin önünde sanatçıları ve entelektüelleri olmadan yürüyen hiçbir toplumun iyi yönde değişmesi mümkün değildir. Yeni Çin’de, insanların önündeki sınırlar açılırken tutkuların da önü açılıyor. Böylelikle Çinlilerin beceri ve yetenekleri de özgürleşerek gözler önüne çıkıyor. Tabii ki Çinlilerin hepsinin entelektüel ya da sanata eğilimi olduğunu söyleyemeyiz, ancak arkadaşımız Wang Yukun’un söylediği gibi şehriye pişirenler en iyi şehriyeyi yapabilir, garsonlar en iyi hizmeti verebilir, üretim hattında çalışanlar nihai ürünün en kaliteli olması için paylarına düşen işin en iyisini yapabilir. Bazıları için sınır, gökyüzüyken bazıları ise oldukları yerde kalır. Bir toplumda ilk olarak sanatçılar ve entelektüeller, kurallardan ve kısıtlamalardan kendilerini koparmayı ve akıllarını hayal gücüne açmayı başarır. Yaratıcılık açığa çıkar. Sanatçılar ve entelektüeller daima başta gidenler olacaktır. Onların sayesinde bir ülke yükselir.

Dünyayla Kaynaşma

Çin’in diğer ülkelerle agresif ekonomik, politik ve kültürel bağlantıları onun global arenada kendi ilerlemesine layık bir rol üstlenme iddiasını da ortaya koyuyor. Çin global sahnede ciddi bir oyuncu olma niyetini gösterdiği zaman ona verilen, yardımcı rollerden öteye geçmiyordu. Yan rollerle yetinmeyen Çin, bugün sadece başrollere soyunmakla kalmıyor aynı zamanda oyunun düzeni değiştiren ülke konumunda bulunuyor.

20. yüzyılın ikinci yarısında dünya sahnesi ABD ve Sovyetler Birliği olmak üzere iki süper güç tarafından yönetiliyordu. Roller ise bu iki büyük gücün kendi taraflarına dağıtılıyordu. Sovyetler Birliği’nin bölünmesinin ardından hem ekonomik hem de askeri anlamda ABD tek süper güç olarak kaldı. Farklı diller, farklı ekonomiler ve farklı seslerden oluşan Avrupa Birliği, ABD karşısında onunla yarışacak bir güç konumuna yükselemedi. Bugün ufuk çizgisine baktığımızda, ABD’nin süper güç imajına meydan okuyabilecek tek ülke olarak Çin’i görüyoruz. Önümüzdeki yıllarda ABD ve Çin ilişkileri global sahneye damgasını vuracak.

ABD ekonomisinin büyüklüğü 14 trilyon dolar düzeyinde. Japonya, Çin ve Almanya’nın GSYİH (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla) rakamları 4-5 trilyon dolar düzeyinde seyrediyor. GSYİH değeri Almanya’yı geçen Çin, Japonya’yı da geride bırakarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmaya aday. Japonya ve Almanya’nın önümüzdeki yıllarda pek fazla büyüme göstermeyeceği, hatta küçülerek 4-5 trilyon dolar aralığında kalacağı tahmin ediliyor. ABD ve Çin büyümesini sürdürürken Çin’in, daha yüksek büyüme oranlarıyla açık arayla diğer ülkelerin çok önünde yer alacağı öngörülüyor. Belki de ilk kez dünyanın en güçlü iki ülkesi, birbirine karşı olmak yerine tüm ülkelerin bir şekilde ekonomik olarak birbirine bağlı bulunduğu yeni dünya sahnesinde partnerler olarak rol almayı seçecek. 20’nci yüzyılda dünyaya katılmayı, dünya ile kaynaşmayı seçen Çin, 21’inci yüzyılda en önemli oyuncu olmak için çalışıyor.       

Özgürlük ve Adalet

Bu sütun, ekonomik olarak mümkün olanla sosyal olarak arzu edilenin gerçekleşmesini ve ikisi arasındaki dengeyi ifade ediyor. Bir ülkede bazıları zengin olma özgürlüğüne kavuşurken çoğunluğun ise sosyal hizmetlerden adil bir şekilde yararlanması mümkün mü? Özgürlük, eşitlik ve adalet kavramları, kapitalistlerle sosyalistler arasında bitmeyen bir tartışma konusu. Herkese adil davranıldığı ve hiç kimsenin diğerlerinin çok önünü geçmesine izin verilmediği bir sistemi mi yoksa bireysel özgürlüklerin verildiği, herkesin yeteneği ve çalışmasıyla orantılı olarak başarıyı yakaladığı bir sistemi mi tercih etmeli? Çin, bu ikilemle dikey demokrasi modelinin sağladığı avantajlarla başa çıkmaya, dengeyi sağlamaya çalışıyor. Baştaki partinin seçimlerle bölünmeyen, kesintiye uğramayan iktidarı, uzun vadeli planlamayı, uygulamaları ve sürekliliği mümkün kılıyor. Çin modeli, hem yerel hem de ülke çapında sosyal parazitlerin azalmasını sağlayacak mekanizmalar oluştururken kaynaklar gerçekten ihtiyaç duyulan alanlara aktarılabiliyor.

Sosyal refahın temeli, merkezi hükümet tarafından kurulurken yerel hükümetler ve makamlar tabandan da katılım sağlayarak ana sorunlarla yakından ilgileniyor, çözüm bulmaya çalışıyor. Bireylerin tek başlarına ayakta durmalarının olmazsa olmaz şartı olan eğitim, listenin en başındaki konu. Adalet ancak bireylere eşit eğitim imkanı sunulabilirse mümkün olabilir.  Ekonominin kötü gittiği zamanlarda hemen devlet desteği isteyen bir toplum modeli yerine artık eğitimli bireylerin Çin için çözümleri üreteceği bir yapıya geçiliyor. Özgürlük ve adaletin anahtarı olarak görülen eğitim, Çin’e geleceğin kapılarını açıyor.   

Altın Madalyalardan Nobel Ödüllerine

Bu sütun, Çin’in öncelikli stratejisinin yanı sıra bir öngörü niteliği taşıyor. Ekonomik performans ve rekabet edebilirlik kriterlerine göre çok başarılı olan Çin, önümüzdeki yıllarda başarı çizgisini giderek yükseltecek. Ancak Çin, ekonomide sürdürülebilir başarının taklitte değil inovasyonda olduğunun bilincinde ve taklide dayalı üretim modelinden yenilikçiğe dayalı üretim modeline geçiş yolunda adımlar atıyor. Taklit eden değil, “yaratan ülke” olma yolunda hızla ilerliyor. 2008 Pekin Olimpiyatları, bu geçişin bir örneği niteliğindeydi. Hedef sadece en fazla altın madalyayı kazanmak değildi, olimpiyatlar global ekonomi yarışında sahnelenecek performansın bir ön gösterimiydi. Olimpiyat organizasyonu 1 milyar 900 bin doları tesisler için harcarken ayrıca 42 milyar dolar da şehrin altyapısının düzeltilmesi ve güzelleştirilmesi için harcandı. Yeni olimpiyat standartları oluşturmaya hazırlanan Çin, 1,5 milyon Çinliyi evinden çıkararak başka yerleşim yerlerine taşıdı. Çevreyi kirleten 200 fabrikayı kapattı, Pekin’in atık suyunun yüzde 90’ı arıtıldı. Resmi açılış, tesislerin mimarisi, artistik ölçütler, kazanılan altın madalyalar, kısaca her şey Çin’in gelecekte sergileyeceği ekonomik performansın ve rekabet gücünün de sinyallerini veriyordu. Çökmenin eşiğinden dönen Çin, bugün dünyanın üçüncü büyük ekonomisi konumunda; kendini yeni baştan yaratıyor. 1978 yılında dünya ihracat pazarında yüzde 0,8’lik payıyla Libya ile aynı ihracat seviyesine sahip olan Çin, dünya ihracat şampiyonu olan Almanya’yı 2009 yılında geride bıraktı. 2020 yılına kadar kişi başı geliri 2000 yılına göre 4 kat artırmayı hedefleyen Çin, sağlam ve hızlı ekonomik büyüme modelinin önemli bir parçası olarak inovasyona yer veriyor. Pudong’ta kurulan Zhangjiang İleri Teknoloji Parkı, inovasyona verilen değerin örneklerinden sadece biri. Ülke çapında teknoloji gelişimini ve yenilikçiliği destekleyen birçok oluşumun tohumları atılıyor. Serbest ticaret bölgeleri, modern araştırma laboratuarları, yurtdışından ülkeye dönen eğitimli işgücü bu tohumların atılmasına vesile olan araçlardan sadece bazıları. Çin, dünyanın en yenilikçi ülkesi ABD’ye yenilikçilik konusunda meydan okumaya hazırlanıyor. Mevcut seviye tabii ki Batı standartlarının hayli gerisinde ve bugünden yarına Çin’in bir Nobel Ödülü almayacağı aşikar. Ancak 1 milyar insanı yoksulluktan mütevazı bir refah düzeyine taşımayı hedefleyen yeni bir sosyoekonomik modeli hayata geçiren Çin’in yaptıkları ve yapmaya niyetlendikleri takdiri hak ediyor.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz