"Borç Dağını Aşmak İçin"

Son aylarda yoğun olarak tartışmaya başladığımız iç borç sorunu esasında yeni fark edilmiş değil. Daha borcun borçla ödenmeye yeni başlandığı 1990’lı yılların başında, ufuktaki tehlikeyi görenler o...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Borç Dağını Aşmak İçin

Son aylarda yoğun olarak tartışmaya başladığımız iç borç sorunu esasında yeni fark edilmiş değil. Daha borcun borçla ödenmeye yeni başlandığı 1990’lı yılların başında, ufuktaki tehlikeyi görenler olmuştu. Örneğin ustamız Güngör Uras 1992 yılında, para basılarak iç borç stokunun tasfiyesini önermişti. Aradan geçen 10 yıllık sürede de bu konunun zaman zaman gündeme getirildiğine, iç borçların tasfiyesi için konsolidasyon, monetizasyon gibi yöntemlerin önerildiğine tanık olduk.

Hükümetlerin sorunun ciddiyetini kavrayıp önlem alma gereğini duyması ise daha çok yeni. 2000 yılı başında uygulanmaya başlayan ekonomik programın görünürdeki amacı enflasyonu düşürmek olsa da esas amaç borç dağının büyümesini önlemek ve borç kısır döngüsünü kırabilmekti. Ancak bazı hükümet üyeleri altına imza attıkları önlemlerin alınmasını engellemek için ellerinden geleni yapınca işlerin sarpa sarması önlenemedi.

Sonuçta açıklanan son ekonomik pakette hükümet de esas sorunun ne olduğunu itiraf etti. Şimdilik enflasyonu bir tarafa bırakan ekonomi yönetimi, tüm enerjisini hızla yükselen iç borçları çevirmeye verdi.

Köklü çözüm zamanı

Bu kez sırtımız iyice duvara dayandığı için durumu idare etmek değil sorunu kökünden çözmek yolu seçildi. Düşük kur-yüksek faiz ikilisiyle yurda sıcak para çekmek yerine, IMF ve Dünya Bankası’ndan sağlanan yüklü dış kaynakla iç borca olan ihtiyacı azaltıp reel faizleri düşürme stratejisi benimsendi. Reel faizlerin düşmesi hem iç borçlardaki tırmanışı yavaşlatacak hem de ekonomiyi canlandırıp bütçe gelirlerinin artmasını sağlayacaktı.

Bu işin kolay olmayacağı daha başından belliydi. Çünkü hükümetlerin borcu borçla ödemeye başladığı 1990’lı yıllarda finansal sistem buna göre yapılanmıştı. Bazı bankaların tüm varlık nedeni yurtdışından kaynak bulup Hazine’ye borç vermekti. Bu yapının çözülmesi ve yerine yenisinin kurulması maliyetli ve zahmetli olacaktı tabii.

Ancak bazı hükümet üyelerinin bu programın da arkasında durmaması, söz konusu maliyeti ve zahmeti iyice artırdı. Geçen ay yaşanan sorunlar olmasa iç borçlanma faizleri şimdi yüzde 70 dolayında olabilecekti. Oysa bizim konjonktür bölümünü hazırlamamızdan önce yapılan son ihalede gerçekleşen faiz yüzde 100’ün üzerindeydi. Üstelik söz konusu ihalede Hazine borçlanmakta da epey zorlanmıştı.

Türkiye’nin son durumu

Bazı siyasetçilerin programın uygulanması konusunda hala engel çıkarmalarını, sorunun öneminin hala kavranamamış olmasına bağlamak mümkün. Onun için işe öncelikle bir durum tespiti yaparak başlayalım:

* Türkiye’nin iç borç stoku, haziran ayı sonunda 90.3 katrilyon liraya ulaştı. Oysa daha geçen yılın sonunda iç borçlarımızın tutarı 36.4 katrilyon liraydı. Bankacılık operasyonunun etkisiyle, altı aylık sürede iç borçlarımız yüzde 148 oranında artış gösterdi. Bu hızlı yükseliş, iç ve dış ekonomik kamuoyunda iç borçların çevrilemeyeceği endişesi yaratıyor.

* Hazine Müsteşarı Faik Öztrak’ın geçen ay yaptığı bir açıklamaya göre, 12 Temmuz itibariyle iç borç stoku 92 katrilyon liraya çıkmış durumda. Öztrak, bu tutarın sadece 29.9 katrilyonluk bölümünün piyasa olan borç olduğunu belirterek, iç borçların çevrilmesinde bir sorun olmadığını ifade etti. Çünkü borcun kalan kısmı kamu kuruluşlarına ve bir anlamda devletin kendi kendine olan borcu niteliğinde. Borç stokunun üçte ikisinden fazlası bu nitelikte olduğundan, Hazine de kendini bir ölçüde rahat hissediyor tabii.

* Kamuya olan borçların 20.2 katrilyon lirasını Merkez Bankası’na, 35.4 katrilyon lirasını ise kamu ve TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) bankalarına olanlar oluşturuyor. TMSF bünyesindeki bankaların elindeki Hazine kağıtlarının tutarı 19 katrilyon lirayı buluyor. Bu bankaların yıl sonuna kadar satılması halinde, bu 19 katrilyon liralık bölüm de piyasanın eline geçmiş olacak.

Kısır döngü sona erecek?

* Borç kısır döngüsü, faiz ödemelerinin tamamının bütçe gelirleriyle karşılanamaması ve yeni alınan borçlarla yapılmasını ifade ediyor. Bu durumda borçlanma kamuya yeni kaynak sağlamadığı halde borç stoku hızla tırmanıyor. Geçen yıl bütçe gelirlerinin yüzde 61’i faiz ödemelerine gitmişti. Bu yıl ise bu oranın yüzde 84’e ulaşması bekleniyor. Eğer önlem alınmazsa, gelecek yıl faiz ödemeleri bütçe gelirlerinin de üzerine çıkabilecek gibi.

* Hazine, yılın ilk yarısında 5 ay vadeyle ve yüzde 34 dönem faiziyle borçlandı. Bu yıl enflasyonun yüzde 60 olacağını kabul etsek, 5 ayda yaşanabilecek normal enflasyon yüzde 22 olur. Buna göre ilk yarıyıldaki borçlanmaların reel faizi yüzde 10 olarak hesaplanıyor. Geçmişte Hazine’nin yüzde 30-40 reel faizle borçlandığı dönemler olduğu göz önüne alındığında bu oran çok yüksek değil. Ancak borç stoku artık çok yüksek düzeye ulaştığından bu oran bile sorun yaratıyor ve faiz yükündeki artışın katrilyonlar düzeyinde olmasına yol açıyor.

Ekonomiye köstek

Giderek yükselen iç borç dağı artık Türkiye ekonomisinin önünü tıkıyor.
Yüksek reel faizler, crowding-out etkisi yaratarak özel sektörün yatırım yapmasını engelliyor. Zaten sığ olan mali piyasanın yarattığı fonlar kamu açıklarını kapatmaya gidiyor. Özel sektöre yatırım yapacak kaynak kalmıyor.

Yüksek reel faizler, tüketim kararlarının ertelenmesine yol açıp talebi kısarak da ekonomiyi olumsuz etkiliyor.

Hükümetin gelirlerinin faiz ödemelerine bile yetmez hale gelmesi ise sürekli ek vergileri gündeme getiriyor. Ek vergiler, halkın harcanabilir gelirini düşürüp talebi geriletiyor. Ayrıca işletmelerin üzerindeki vergi yükünü artırıp mali yapılarını da bozuyor.

Tüm bu faktörler ekonominin büyüme potansiyelini düşürüyor. 1980-90 döneminde yüzde 5.2 olan Türkiye’nin yıllık ortalama büyüme hızı, 1990-2000 döneminde yüzde 3.5’e düştü. Bunun en büyük nedenini, 1990’lı yıllarda reel faizlerin yükselmesi oluşturuyor.

Şimdi ne yapmalı?

İç borç sorununun ekonomiye en az maliyetle halledilmesi için şunların yapılması gerekiyor:

* Öncelikle reel faizleri düşürmek şart. Reel faizlerin düşmesi borç dağının yükseliş hızını yavaşlatacak. Yeni borçlanmaların bütçeye bindirdiği faiz yükü azalacak. Ayrıca ekonominin de önü açılacak. Büyüme hızı yükselip piyasalar canlanınca, vergi gelirlerinde de artış yaşanacak.

* Reel faizleri düşürdükten sonra vadeyi uzatmak gerekiyor. İç borçlanmada vadenin uzaması, borç dağındaki yükselişin zamana yayılmasını sağlayacak.

* Faiz ödemelerini borç dağını yükseltmeden gerçekleştirebilmek için bütçe gelirlerini artırmak gerekiyor. Normal vergi gelirleri yetersiz kaldığından, bunun için olağanüstü gelirlerin yaratılması şart. Özelleştirmenin hızlandırılması ve bu yolla elde edilen gelirlerin borç tasfiyesinde kullanılması bunun için isteniyor.

Esasında şu anda ekonomi yönetimi de bunların ilk ikisini yapmaya çalışıyor. Ancak siyaset cephesi bir türlü durulmadığından hızlı yol alınamıyor. Binbir zahmetle yüzde 190’dan yüzde 80’e düşürülen faizler, bazı bakanların sorumsuz demeçleri nedeniyle şu anda yeniden yüzde 100’e fırlamış bulunuyor.

Alternatif yollar

Ekonomik programın uygulanmasına yönelik siyasi direniş kırılamazsa, iç borç sorununu çözmek için başka yöntemlerin uygulanması kaçınılmaz olacak. Ancak bu yöntemler uygulandığında ekonomiye ağır bir fatura çıkacak.

Örneğin bir konsolidasyon yapıldığını varsayalım. Vadesi gelen borçların ertelenmesi anlamına gelen konsolidasyon, sorunu ancak geçici bir süre için çözecek. Eninde sonunda borçların ödenme zamanı yine gelecek. Bu arada borç verenlerin gözünde hükümetin itibarı sıfıra ineceği için, gerekli olduğunda yeni borç bulmak zorlaşacak.

Ayrıca hükümetin borçlarını ödememesi, piyasaları da allak bullak edecek. Paralarını tahsil edemedikleri için, hükümetten alacaklı olanlar da borçlarını ödeyemeyecek. Bu durum ekonomideki ödemeler sistemini bir kez daha felç edecek.

Monetizasyon yöntemi tercih edilip borçların para basılarak ödenmesi halinde ise hiper enflasyona kapı açılacak. Fiyat etiketleri günde birkaç kez değişecek, yıllık enflasyon yüzde 1000’leri aşacak. Burnumuzun önünü bile göremez hale gelmemiz, haliyle ekonomiyi de çökertecek.

BORÇ TASFİYESİ İÇİN 25 ÖNERİ

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde hazırlanan “Borçlanma, İç ve Dış Borç Yönetimi Özel İhtisas Komisyonu Raporu”nda, iç borç kısır döngüsünü kırmak için şu öneriler yapılıyor:

* Olağanüstü gelir kaynakları bulunmalı.
* Özelleştirmeye ağırlık verilmeli.
* Özelleştirme gelirleri borç tasfiyesinde kullanılmalı.
* Yüksek reel faizler düşürülmeli.
* Mevduat üzerindeki yükümlülükler yeniden düzenlenmeli.
* Yüsek reel faizleri körükleyen mevduat sigortasına limit getirilmeli.
* Merkez Bankası’ndan kısa vadeli avans kullanma imkanından yararlanılmalı.
* İç ve dış borçların takibi için bir Borç İdaresi kurulmalı.
* Yurtdışına ani sermaye çıkışını önleyecek önlemler alınmalı.
* Devirli ve garantili krediler kontrol altına alınmalı.
* Kamu bankaları özelleştirilmeli veya ticari kurallara uygun çalışmalı.
* Kamu bankalarına zarar oluşturacak görev verilmemeli.
* Destekleme uygulamaları özel bankaların rekabetine açılmalı.
* Kamu fonlarının düşük faizle kamu bankalarına yatırılması engellenmeli.
* Kamu bankalarına denetim yönünden müsamahalı davranılmamalı.
* Meclisin kamu kesimi üzerindeki kontrolü güçlendirilmeli. 
* Merkezi hükümetin tüm gelir ve harcamaları bütçede gösterilmeli.
* Borçlanma işlemlerinin çerçevesini belirleyecek bir kanun çıkarılmalı.
* Kapsamlı bir harcama reformu yapılmalı.
* Kamu kesiminin personel sayısı azaltılmalı.
* KİT’lerin kamu kesimi üzerindeki yükü azaltılmalı. 
* Görev zararı stoku tasfiye edilmeli.
* Sosyal güvenlik kuruluşları kendi kendine yeterli hale getirilmeli.
* Kamu yatırım portföyü ayıklanmalı ve önceliklendirilmeli.
* Savunma harcamalarının azaltılması imkanları araştırılmalı.

EKONOMİ YENİDEN KÜÇÜLME SÜRECİNDE

Türkiye ekonomisi 1 yıl aradan sonra yeniden küçülme sürecine girdi. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, yılın ilk çeyreğinde GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) büyüme oranı yüzde –4.2 olarak gerçekleşti. Aynı dönemde GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) ise yüzde 1.9 oranında küçüldü.

İlk çeyrekte ekonomide en yüksek paya sahip 5 sektörde şunlar yaşandı:

* Sanayi sektörü yüzde 1.3 oranında küçüldü. Sanayi sektöründeki küçülme daha çok kimya, kağıt, metal ana sanayi, metal eşya, makine, otomotiv, enerji ve madencilik sektörlerinden kaynaklandı.

* Ticaret sektöründe yüzde 3.8 oranında küçülme yaşandı. Ekonomide talebin düşmesi, toptan ve perakende ticarette iş hacmini yüzde 4 geriletti. Otel ve lokanta hizmetlerinde de iş hacmi yüzde 2.3 oranında geriledi.

* Tarımda ise işler iyi gitti ve üretim yüzde 8.9 oranında arttı. Tarımdaki bu olumlu gelişme kış meyve ve sebzelerinde yaşanan bereketten kaynaklandı.

* Ulaştırma ve haberleşme sektörü yüzde 2.7 oranında küçüldü. Ekonomideki faaliyet hacminin gerilemesi yük ve yolcu taşımalarını azalttı.

* İnşaat sektöründe yüzde 7.4 oranında küçülme yaşandı. İnşaat sektörü, ilk çeyreği en kötü geçiren sektör oldu.

Harcamalarda durum

DİE’nin harcamalar yöntemiyle hesapladığı milli gelir verileri, ekonomideki küçülmenin hem tüketim hem de yatırım talebinin gerilemesinden kaynaklandığını gösteriyor:

* İlk çeyrekte özel nihai tüketim harcamaları yüzde 3.4 oranında azaldı. Özel tüketim harcamalarındaki düşüş büyük ölçüde dayanıklı tüketim malı harcamalarının gerilemesinden kaynaklandı. Hizmetler ve gıda-içki harcamaları da azaldı. Diğer harcama kalemlerinde yaşanan artış ise sonucu değiştirmedi.

* Ağırlıklı bölümü kamu çalışanlarına ödenen maaş ve ücretlerden oluşan devletin nihai tüketim harcamaları binde 2 gibi düşük bir oranda geriledi.

* Yatırım harcamalarında ise yüzde 11.6 oranında gerileme yaşandı. Yatırım harcamalarındaki düşüş kamu sektöründe yüzde 5.8 olarak gerçekleşirken, özel sektörde yüzde 12.6’yı buldu. Ekonomide yaşanan kriz hem yeni fabrika inşaatlarının durdurulmasına hem de makine ve teçhizat alımlarının ertelenmesine neden oldu.

Küçülme tahminlerin altında

İlk çeyrekteki küçülme bizim tahminlerimize yakın çıktı. Okuyucularımızın hatırlayacağı gibi, geçen ay bu sayfalarda ilk çeyrekte ekonominin yüzde 3 ile yüzde 5 arasında küçülmesini beklediğimizi yazmıştık.

Ancak ilk çeyrekteki küçülme oranı kamuoyundaki tahminlerin altında kaldı. Kamuoyunda yapılan en düşük küçülme tahminleri bile yüzde 5’in üzerindeydi. Örneğin TÜSİAD son “Konjonktür” raporunda ilk çeyrekte ekonominin yüzde 5.7 küçüleceği tahminini yapmıştı.

İlk çeyrekteki küçülme oranının beklenenin altında kalmasının nedeni, yaşadığımız ikinci mali krizin bu dönemin ortasına rastlaması oldu. Kasım ayında yaşanan ilk mali krizden sonra işler sıkı tutulduğu ve ekonomi toparlanma yoluna girdiği için, ilk çeyrekteki fatura nispeten düşük çıktı.

Ancak yılın ikinci çeyreğindeki küçülme oranı daha yüksek oldu ve yüzde 7’yi geçti gibi. Çünkü bu dönemde sanayi üretimindeki gerileme derinleşti. Dayanıklı tüketim malı, otomobil ve beyaz eşya satışları da ilk çeyrektekinden daha fazla geriledi.

İkinci çeyreğe ilişkin milli gelir verileri bu ayın sonunda yayınlanacak.

TURİST GİRİŞİ YÜKSEK, GELİR ARTIŞI DÜŞÜK

Yılın ilk yarısı turist girişi açısından oldukça iyi geçti. Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre, ilk yarıyılda ülkemize gelen turist sayısı 4 milyon 764 bin olarak gerçekleşti. Bu sayı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 21.9’luk bir artışı ifade ediyor.

Ancak ilk dört aylık döneme ait veriler, turizm gelirlerindeki artışın düşük olduğunu gösteriyor. Merkez Bankası’nın verilerine göre, ocak-nisan döneminde turizmden 1 milyar 192 milyon dolar gelir elde ettik. Bu tutar geçen yılın aynı dönemindeki tutardan sadece yüzde 3 oranında daha yüksek.

Bu durum bu yıl ülkemize gelen turistlerin, geçen yıla göre daha az para harcamasından kaynaklanıyor. Bu yılın ilk dört ayında Türkiye’ye gelen turistler, kişi başı ortalama 547 dolarlık harcama yaptı. Geçen yılın aynı döneminde turist başına ortalama harcama tutarı 628 dolar düzeyindeydi.

Oysa bu yıl zengin Avrupa ülkelerinden gelen turistlerin toplam turist sayısı içindeki payında artış yaşanıyor. Buna rağmen turist başına harcama tutarının düşmesi, şubat ayında yaşanan devalüasyondan kaynaklanıyor. Yurtiçindeki fiyat artışları dolar kurundaki artışın gerisinde kaldığı için, artık ülkemize gelen turistler tatillerini daha ucuza mal ediyor. Ocak ayında 624 dolar olan turist başına harcama tutarının, sonraki üç ayda 517 ile 550 dolar arasında gerçekleşmesi de bu görüşü doğruluyor.

YILLIK ORTALAMA DOLAR KURU 1.200.000’İ BULACAK GİBİ

2001 yılına girilirken hükümetin yıllık ortalama dolar kuru hedefi 714 bin lira düzeyindeydi. 22 Şubat’ta kurların serbest bırakılmasıyla yaşanan fiili devalüasyon nedeniyle, hedeflenen bu düzey daha yılın ikinci ayında aşıldı.

Dalgalı sisteme geçildiği için, yeni ekonomik programda herhangi bir kur hedefi yer almadı. Ancak hesaplar, 1 milyon 90 bin liralık bir ortalama dolar kuruna göre yapıldı.

Fakat yıllık ortalama dolar kuru, hükümetin bu öngörüsünden de yüksek olacak gibi. Çünkü siyasi sorunlar nedeniyle kurlar bir türlü istikrara kavuşturulamadı ve yeni program hazırlanırken tahmin edilenden daha hızlı artış gösterdi.

Biz bu yazıyı yazdığımız sıralarda, dolar kuru 1 milyon 300 bin liranın biraz üzerindeydi. Doların değeri, bundan sonra işlerin yolunda gitmesi halinde bile yıl sonunda 1 milyon 500 bin lirayı bulacak gibi görünüyor. Yaptığımız hesaplar, doların yıl sonunda bu değeri alması halinde yıllık ortalama kurun 1 milyon 200 bin lira dolayında çıkacağını gösteriyor.

Geçmiş yılların verileri, yıllık ortalama dolar kurunun genelde haziran ile temmuz ayı ortalamaları arasında bir değer aldığını gösteriyor. Bu yıl haziran ayı ortalama dolar kuru 1 milyon 209 bin lira oldu. Doların temmuzun ilk 23 günündeki ortalama değeri ise 1 milyon 316 bin lira düzeyindeydi.
 
KONUT İNŞAATINDA GERİLEME VAR

İnşaat sektörü 2000 yılının ilk üç ayını, 1999’da yaşanan depremlerin etkisi nedeniyle kötü geçirmişti. Zeminin ve binaların sağlamlığı konusunda kafaların iyice karışık olduğu o günlerde, hem yeni başlanan inşaatların sayısı düşmüş hem de inşaatı biten konutlara olan talep azalmıştı.

Artık deprem günleri çok gerilerde kaldı. Ancak inşaat sektörü bu kez de yaşanan ekonomik deprem nedeniyle zorda. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) açıkladığı veriler, bu yılın ilk üç ayında konut inşaatında yaşanan durumun deprem günlerindekinden bile kötü olduğunu gösteriyor.

Ocak-mart döneminde 29 bin 142 daire için inşaat ruhsatı alındı. Bu sayı geçen yılın aynı dönemindekinden yüzde 9.1 oranında düşük. Yukarıda belirttiğimiz gibi geçen yılın ilk çeyreğindeki sayı da depremin etkisi nedeniyle zaten çok düşüktü. Normal yıllarda ocak-mart dönemlerinde inşaat ruhsatı alınan daire sayısı 60 binin üzerinde gerçekleşiyor.

İlk üç ayda inşaatı tamamlanıp iskana açılan daire sayısı da yüzde 9.1 oranında gerileme gösterdi ve 35 bin 577 olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı döneminde 39 bin 136 daire için iskan izni alınmıştı. Normal yıllarda ocak-mart dönemlerinde 40 binin üzerinde daire iskana açılıyor.

Ekonomideki krizin ikinci çeyrekte derinleşmiş olması, konut inşaatındaki gerilemenin bu dönemde de sürmüş olabileceğini düşündürüyor.

İSTANBUL’DA KÜTÜPHANELER BOMBOŞ

Türkiye’de halkın kütüphanelerden en çok yararlandığı illerin başında Nevşehir yer alıyor. Bu ilde kütüphaneye gidenlerin sayısının nüfusa oranı yüzde 176.74 olarak hesaplanıyor.

Kütüphanelerin dolup taştığı diğer iller de genelde Anadolu’nun bağrında yer alıyor. Çorum, Isparta, Kırklareli, Kırşehir, Tunceli ve Bayburt’ta da kütüphaneye gidenlerin sayısı il nüfusunu aşıyor.

Halkın kütüphanelerden en az yararlandığı il ise İstanbul. Türkiye’nin en büyük ilinde halkın sadece yüzde 4.6’sı kütüphanelere gidiyor. Kütüphanelerden en az yararlanılan diğer iller de genelde batı bölgelerinde yoğunlaşıyor. Sanayileşmiş ve gelir düzeyi yüksek illerde, kitap okumak isteyenler daha çok satın almayı tercih ediyor. Kitap okuma sevgisi yüreklerde yer etmiş ama gelir düzeyinin düşük olduğu illerde ise halk kütüphanelerden yararlanıyor.

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) kültür istatistiklerine göre, 1998 yılı itibariyle Türkiye’de toplam 1.185 kütüphane var. Kütüphanelerde 11 milyon 705 bin kitap bulunuyor. Kütüphanelerden yararlanan toplam vatandaş sayısı 20 milyon 318 bin. Bunların yüzde 55.7’sini çocuklar oluşturuyor. Türkiye genelinde halkın kütüphanelerden yararlanma oranı ise yüzde 32 olarak hesaplanıyor.
  


 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz