"Dokuz Canlı Ekonomi"

Türkiye ekonomisi, her ne kadar kırılgan bir yapısı olsa da çok büyük bir direniş gücüne sahip. Hastalıklı bir bünyesi olduğu için sık sık hastalanıp yorgan döşek yatıyor ama hayata tutunmaktan da ...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Dokuz Canlı Ekonomi

Türkiye ekonomisi, her ne kadar kırılgan bir yapısı olsa da çok büyük bir direniş gücüne sahip. Hastalıklı bir bünyesi olduğu için sık sık hastalanıp yorgan döşek yatıyor ama hayata tutunmaktan da hiç vazgeçmiyor. Artık herkesin hayatından umudunu kestiği dönemlerde bile, bir şekilde iyileşip ayağa kalkıyor.

 

Yılın ilk yarısında ekonomi bu özelliğini bir kez daha sergiledi.

 

Ekonomik kamuoyunda geçen yılki krizden sonra bu yılın da pek parlak geçmeyeceği görüşü hakimdi. Ekonominin krizin etkilerini kolay kolay atlatamayacağı düşünülüyor ve en az 2-3 yıl sürecek bir durgunluk döneminin içinde olduğumuz öne sürülüyordu. Bu nedenle iktisatçıların ve işadamlarının çoğu hükümetin yüzde 3’lük büyüme hedefini bile yüksek buluyor ve daha düşük büyüme tahminleri yapıyordu. Örneğin iş dünyasının önemli kuruluşlarından biri olan TÜSİAD’ın (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) 2002 yılı büyüme tahmini yüzde 2.4 düzeyindeydi. Anadolu Grubu’nun büyüme tahmini ise sadece yüzde 1 idi.

 

Oysa ekonomi daha yılın ilk yarısında bu tahminleri boşa çıkardı. Herkesin küçülmenin devam ettiğini düşündüğü ilk çeyrekte yeniden büyümeye geçti. İkinci çeyrekte ise tahminlerin çok üzerinde ve yüzde 8.8 oranında bir büyüme gerçekleştirdi. Böylece bu yılki büyüme oranının hükümetin hedefinin epey üzerinde gerçekleşeceği belli oldu.

 

Bu ilk uygulama değil

 

Ekonominin kendisine biçilen kefeni yırtması ilk kez olmuyor. Son 10 yılda aynı şeyi 3 kez yaşadık. Bundan önceki ikisi 1994 ve 1999 krizlerinden sonra olmuştu. Her iki krizden sonra da beklentiler ekonomide durgunluğun hakim olacağı yönünde iken hızlı büyüme oranları gerçekleşmişti.

 

Ekonominin 1994 yılında yüzde 6.1 küçülmesinden sonra 1995 yılı için yapılan büyüme tahminleri yüzde 3 dolayındaydı. Hatta daha düşük büyüme tahminleri yapanlar da vardı. Örneğin, Koç Holding’in büyüme tahmini sadece yüzde 1 düzeyindeydi. Ancak, ekonomi 1995 yılında yüzde 8 oranında büyümeyi başardı.

 

1999 yılında yaşanan yüzde 6.1’lik küçülmeden sonra 2000 yılından da kimse umutlu değildi. Sadece 1999 krizinin etkilerinin sarkması nedeniyle değil uygulanmaya başlanan istikrar programının etkisiyle de ekonominin 2000 yılını durgun geçireceği düşünülüyordu. Enflasyon düşerken ekonominin büyüyebileceği pek fazla kimsenin aklına yatmıyordu. Bu nedenle yapılan büyüme tahminleri yine yüzde 3 dolayındaydı. Ancak, ekonomi o yıl da kefeni yırttı ve yüzde 6.3’lük bir büyüme oranı yakaladı.

 

<b>Dünyada emsali az

 

Aslında Türkiye ekonomisinin hallerine iktisatçıların çoğunun akıl erdirememesine pek şaşmamak gerekiyor. Çünkü, dünyada Türkiye ekonomisininkine benzer direniş gücüne sahip çok fazla ekonomi yok. Dünya ülkelerinin çoğunda ekonomi bir kez durgunluğa girdi mi yeniden kendisine gelmesi epey zaman alıyor. İşte size bu konuda birkaç örnek.

 

İngiltere’nin son çeyrek yüzyılda yaşadığı 2 resesyon döneminin biri 2, diğeri ise 3 yıl sürmüştü. 1980 ve 1981 yıllarında küçülen İngiliz ekonomisi, 1982’de ise yüzde 1.5’in biraz üzerinde bir büyüme oranı tutturabilmişti. İngiltere’de 1990’da başlayan resesyon ise 1993’e kadar sürmüştü.

 

İsveç ekonomisi, 1990’da başlayan resesyonu ancak 4 yılda atlatabilmişti. 1990’daki büyüme oranı yüzde 1’i biraz aşabilen İsveç ekonomisi, 1992, 1993 ve 1994 yıllarını yüzde 1-2 arasında küçülme oranları ile kapatmıştı.

 

Danimarka ekonomisi ise 1980’lerin ikinci yarısında içine düştüğü resesyonu tam 7 yılda aşabilmişti. Her ne kadar bu sürede büyüme oranı sıfırın altına düşmese de yüzde 1’i de nadiren aşabilmişti.

 

Almanya 1980-82 ve 1996-97, Fransa 1983-84 ve 1991-93, İtalya 1981-83 ve 1991-93 dönemlerini resesyonda geçirdiği için örnekler arasına bu ülkeler de konulabilir.

 

Türkiye ekonomisininkine benzer direniş gücüne sahip bir ülke olarak ise Güney Kore’yi göstermek mümkün. Bu ülke 1980 ve 1998 yıllarında yaşadığı krizleri bir yılda aşmış ve hemen ertesi yıl yeniden büyümeye geçmişti.

 

<b>Bu darbelere dayanmak zor

 

Üstelik Türkiye ekonomisinin yıllardır maruz kaldığı darbeler de yukarıdaki ülkelerle kıyaslanmayacak kadar yüksek.

 

Bu ülkelerin hiçbirinde bizdeki kadar yüksek bir enflasyon yok. Bir ülkenin son 30 yılı çift haneli enflasyonla geçirdiği halde, yine de yüzde 5 dolayında yıllık büyümeyi tutturması mucize gibi bir şey.

 

Bir ülkede siyasi istikrarsızlık yaşanması da tek başına ekonominin patinaj yapmasına yeter de artar bile. Ancak, Türkiye’de son 25 yılda 19 hükümet görev yapmasına rağmen ekonomi yine de iyi dayandı. İşbaşına ikili üçlü koalisyonlar, azınlık hükümetleri, ara rejim hükümetleri geldi. Hatta güvenoyu alamadığı için geldiği gibi giden hükümetler bile gördük.

 

Seçim ekonomisi uygulamaları dünyanın her ülkesinde var ama Türkiye’deki kadar yoğun uygulandığı çok fazla ülke yok. Türkiye’de her genel ve yerel seçimde kamu kaynakları ulufe gibi dağıtılıp ekonominin dengeleriyle oynandı. Her seçim sonrasında açılan istikrar paketleri ise ekonominin ümüğünü sıktı.

 

İç borçların hesapsızca artırılması, para ve kur politikalarıyla sık sık oynanması, faiz oranlarının göğü delmesi de dikkate alınınca her krizde iktisatçıların “Bu kez kriz uzun sürecek” diye tahminde bulunmasının nedeni anlaşılabiliyor. Çünkü, normal bir ekonomide durumun gerçekten de böyle olması gerekiyor.

 

<b>Genç nüfusun etkisi

 

Peki Türkiye ekonomisi nasıl oluyor da bunca darbeye rağmen ayakta duruyor? Küçülme dönemlerini nasıl bu kadar çabuk atlatabiliyor? Ayrıntılı bir araştırma isteyen bu konuda birkaç ipucu şunlar olabilir:

 

* Türkiye genç bir nüfusa sahip ve bu nüfusun tüketim eğilimi de çok güçlü. Dayanıklı tüketim mallarında doygunluk noktasından henüz çok uzaktayız. Her yıl dünya evine giren 500 bin genç çiftin yanında, eski evliler de bu malların tümüne sahip değil. Aileler gelirlerini tasarruftan çok bu eksiklerini tamamlamak için kullanıyor. Durgunluk dönemlerinde baskı altına alınan tüketim eğilimi, iyileşme başladığında hemen yeniden yükseliyor. Nitekim bu yılın ilk yarısında da en çok dayanıklı tüketim malı harcamalarının arttığı görülüyor.

 

* Kamuda olduğu kadar özel sektörde de iş olanakları sınırlı. Oysa her yıl binlerce genç eğitimini tamamlayıp işgücü piyasasına giriyor. Bunların çoğu iş bulamayınca ailelerinin birikimlerini kullanarak kendi işlerini kurmaya soyunuyor. Bu durum girişimcilik ruhunu sürekli canlı tutuyor. Bu nedenle kriz dönemlerinde bile bir yılda 25-30 bin şirket kuruluyor. Ekonominin 3 yıl üst üste hızlı büyüdüğü 1995-97 döneminde yılda kurulan şirket sayısı 50 binin de üzerine çıkmıştı.

 

<b>Psikolojik yapının önemi

 

* Türkiye’de altyapı henüz tamamlanmış değil. Devlet mali açıdan ne kadar zor duruma düşşe de yol, enerji gibi yatırımları belli bir seviyenin altına çekemiyor. Kamunun altyapı yatırımları için açtığı ihaleler ise özel sektöre de iş imkanı yaratıyor.

 

* Türk insanının her şeyi abartan psikolojik yapısı krizlerin olabileceğinden daha derin yaşanmasına neden oluyor ama aynı zamanda çabuk atlatılmasını da sağlıyor. Ekonomide sıkıntılar başladığı zaman “Eyvah batıyoruz” çığlıklarının gündeme gelmesi, şirketlerin hemen küçülmeye ve stok eritmeye yönelmesine neden oluyor. Bu nedenle hafif atlatılabilecek bir kriz ağır bir hal alıyor. İşler düzelmeye başladığında ise hemen pembe hayaller kuruluyor. Daha tüketici piyasaya tam olarak gelmeden üretim başlıyor ve bu da ekonominin büyüme hızını yukarı çekiyor.

 

* Nitekim yaptığımız hesaplara göre, stoklar eritilmese, 1994 krizi binde 4’lük bir küçülme oranı ile atlatılabilecekti. Stoka üretim yapılmasa,1995 yılındaki büyüme oranı ise yüzde 1.5 olarak gerçekleşecekti. Böylece ekonomi bir yıl çukura düşüp, sonraki yıl zirveye çıkmak yerine, bu 2 yılı yatay seyirde geçirecekti.

 

Ancak, tüm bunlara rağmen ekonominin dokuz canlı olmasına da fazla güvenmemek gerek. Seçim sonrası işbaşı yapacak hükümetin ekonomide dengeleri sağlamak için ciddi adımlar atması şart. “Bize bir şey olmaz” denilerek ipin ucu kaçırılırsa, gelecek yıl yeni bir krizin kapıyı çalması işten bile değil. Üstelik son yıllarda krizlerden yakasını sıyıramayan ekonominin dokuz canından kaçının kaldığını da bilmiyoruz. Böyle giderse bir gün “Bu kez kriz uzun sürecek” diyenlerin kehanetleri de gerçek olabilir.

 

EKONOMİ YİNE HERKESİ ŞAŞIRTTI

 

Ekonomi yılın ikinci çeyreğinde herkesi şaşırtan bir büyüme sergiledi. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, ikinci çeyrekte büyüme oranı yüzde 8.8 olarak gerçekleşti. Oysa beklentiler, genelde bu dönemdeki büyüme oranının yüzde 5’in altında olacağı yönündeydi. Örneğin, TÜSİAD’ın (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) 3 ayda bir yayınladığı “Konjonktür” adlı raporun Temmuz 2002 tarihli son sayısında ikinci çeyrek için yüzde 3.5’lik büyüme tahmini yapılmıştı.

 

İkinci çeyrekte büyümenin yüksek çıkacağını öngören az sayıda kurum arasında ise Capital’de yer aldı. Ağustos sayımızın “Konjonktür” bölümünde ilk çeyrek milli gelir verilerini aktarırken ikinci çeyreğe ilişkin değerlendirmelerde de bulunmuştuk. Nisan ve mayıs aylarına ilişkin verilere dayanarak, ikinci çeyrekte sanayi üretiminin yüzde 10 dolayında artış gösterdiğine değinmiş, aynı dönemde ekonominin genelindeki büyüme oranının da buna yakın çıkacağını öne sürmüştük. Geçen ayki sayımızın “Konjonktür” bölümünde ise TÜSİAD’ın tahminlerini değerlendirirken kendi tahminlerimizi de vermiştik. İkinci çeyrek için bizim yaptığımız son büyüme tahmini yüzde 7.5 düzeyindeydi.

 

<b>Sanayinin büyük gücü

 

Sektörler bazında büyüme oranlarına bakıldığında ikinci çeyrekte ekonomiyi sanayinin sürüklediği otaya çıkıyor. Bu dönemde sanayi sektöründe yaşanan büyüme oranı yüzde 12.2’yi buluyor.

 

İkinci çeyrekte hizmetler sektörünün genelindeki büyüme oranı ise yüzde 7 olarak gerçekleşti. Ticarette büyüme oranı yüzde 10.1’i buldu ama diğer hizmet sektörleri ticarete ayak uyduramadı. İnşaatta ve finansta küçülmenin ağırlaşarak sürmesi hizmetler sektörünün performansını aşağı çekti.

 

Tarım sektöründe ise ikinci çeyrekte gerçekleşen büyüme oranı yüzde 2.3 oldu. Hayvancılık ile meyve ve sebzede üretimin gerilemesi tarım sektöründeki büyümenin düşük kalmasına neden oldu.

 

Yılın ilk yarısında ekonomi üretimini artırmayı başarıp bir kez daha kefeni yırtarken harcamalarda ise fazla bir artış yaşanmadı. Harcamalar yöntemiyle milli gelir verilerine göre özel nihai tüketim harcamaları ikinci çeyrekte sadece yüzde 3.1 arttı. İlk yarıyıldaki artış ise binde 5 düzeyinde kaldı. Yatırımlar ise ilk yarıyılda gerilemeye devam etti.

 

Talep cephesinde kıpırdanma yokken ekonominin hızlı büyümesi kafaları karıştırdı. Açıklanan milli gelir verilerinin yanlış olduğunu söyleyenler bile oldu.

 

<b>Stok değişimlerinin etkisi

 

Oysa yaşanan bu gelişmenin basit bir açıklaması var. Yılın ilk yarısında talepte canlanma yokken ekonominin yeniden büyümeye geçmesi, şirketlerin geçen yılki kriz sırasında eriyen stoklarını yerine koyma çabasından kaynaklandı.

 

Geçen yıl geleceğe bakışın çok kötümser olması nedeniyle şirketler stoklarını boşaltmıştı. Öyle ki, bu stok boşaltması olmasa 2001’de GSYİH (gayri safi yurtiçi hasıla) bazındaki küçülme oranı yüzde 7.4 olmayacak, yüzde 3.4’te kalacaktı. Eriyen stoklar yerine konulmasa, bu yılın ilk yarısında ise GSYİH yüzde 5.2 artmak yerine yüzde 3.2 azalacaktı.

 

Kriz ve krizden çıkış dönemlerinde stoklar da bu tür gelişmelerin yaşanması ise normal. Örneğin 1994 krizinde şirketler stoklarını eritmese GSYİH bazındaki küçülme yüzde 5 değil, sadece yüzde 0.4 olacaktı. Eriyen stoklar yerine konulmasa, 1995 yılında ise GSYİH’deki büyüme yüzde 6.7’yi bulmayacak ve yüzde 1.5’te kalacaktı.

 

İLK YARIYILDA İHRACAT YAVAŞLADI

 

Önceki ay sonunda haziran ayı verilerinin de açıklanmasıyla dış ticarette ilk yarıyılın bilançosu belli oldu. Bu bilanço incelendiğinde şu değerlendirmeleri yapmak mümkün:

 

* İthalatta geçen yılki kriz sırasında başlayan gerileme bu yılın ilk yarısında sona erdi. Mart ayından itibaren aylık ithalat yeniden yükselişe geçti. İlk yarıyıl itibariyle ithalat geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3.8 oranında artış gösterdi.

 

* Türkiye’de ekonominin üretim yapısı ithalata bağımlı olduğu için, aşırıya kaçmadıkça ithalattaki artışı olumlu karşılamak gerekiyor. Çünkü, bu durum ekonominin canlandığı anlamına geliyor. Nitekim sanayi üretimi verileri de üretimin mart ayından itibaren yükseldiğini gösteriyor.

 

* İlk yarıyılda ihracatta ise olumsuz bir gelişme yaşandı. İhracattaki artış oranı özellikle yaza doğru iyice yavaşladı. İlk yarıyılda ihracat geçen yılın aynı dönemine göre sadece yüzde 3.3 arttı.

 

* İhracattaki artış oranının yavaşlamasında iki faktörün etkisi var. Birincisi, ilk beş ayda kurların yerinde sayması geçen yıl yaşanan devalüasyonun olumlu etkisini götürdü. İkincisi, dünya ekonomisindeki durgunluğun sürmesi ihraç mallarımıza olan talebin artmasını engelledi.

 

Neyse ki ihracat yılın ikinci yarısına iyi bir giriş yaptı. Öncü gösterge niteliğindeki Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) verilerine göre, ihracat temmuzda yüzde 29.3, ağustosta yüzde 15.2 oranında artış gösterdi.

 

GURBETÇİ TÜRKİYE’Yİ UNUTTU

 

Geçmiş yıllarda gönderdikleri dövizlerle Türkiye’nin ödemeler dengesine büyük destek veren gurbetçilerimiz bu yıl adeta ülkelerini unuttu. Yılın ilk yarısında işçi gelirleri 1 milyar doları ancak aşabildi. Oysa krizin en şiddetli döneminin yaşandığı geçen yılın ilk yarısında bile bu tutar 1.5 milyar doların üzerinde gerçekleşmişti.

 

İşçi gelirlerinin yılın iki yarısı arasındaki dağılımı çok dengeli değil. Kriz yılları olan 1994, 1999 ve 2001’de ikinci yarıyılda gelen işçi dövizi tutarı ilk yarıyıldakinin altında kalmıştı. Kriz sonrası yıllar olan 1995 ve 2000’de ise ilk yarıyıldaki işçi geliri tutarı toplamın yaklaşık yarısı kadar olmuştu. 2001 krizi sonrasında bu yıl da benzer bir gelişme yaşanırsa, 2002’nin tamamında gelen işçi dövizi tutarı 2 milyar dolar dolayında kalacak.

 

İşçi gelirlerinde durum son 13 yıldır bu kadar kötü olmamıştı. 1988 yılındaki 1.9 milyar dolarlık işçi geliri girişinden bu yana gurbetçilerimizin Türkiye’ye gönderdikleri yıllık döviz tutarı 2.6 milyar doların altına inmemişti.

 

Söz konusu 2.6 milyar dolarlık tutar da kriz yılı 1994’e ait. 1994 krizinden sonra işçi dövizi girişi artmaya başlamış ve 1998’de 5.4 milyar dolara kadar yükselmişti. Sonraki iki yılda 4.6 milyar dolar dolayında gerçekleşen işçi dövizi girişi, geçen yıl ise 2.8 milyar dolarda kalmıştı.

 

İşçi dövizi girişinin yeniden hızlanması ekonomide işlerin yoluna girmesinden ve geleceğin öngörülebilir hale gelmesinden sonra mümkün olacak gibi. Kurların nereye gideceğinin, enflasyondaki düşüşün nereye kadar süreceğinin belli olmadığı bugünkü ortamda gurbetçinin anavatana daha fazla yatırım yapması çok zor.

 

AR-GE’DE DURUMUMUZ İÇ AÇICI DEĞİL

 

Araştırma-geliştirme (AR-GE) harcamalarının ekonomideki rolü yeni teknolojilerin geliştirilmesini sağlamak. Geliştirilen yeni teknolojilerin kullanılması mikro düzeyde firmaların, makro düzeyde ülkelerin rekabet gücünü artırmasını sağlıyor. Yeni teknolojilere sahip olan uluslar ise kalkınma yarışında avantaj elde ediyor.

 

Gelişmiş ülkeler her yıl milli gelirlerinin yüzde 2-3’ü gibi bir meblağı AR-GE faaliyetleri için harcıyor. Bu ülkelerde ortalama olarak çalışan her 10 bin kişiden 60-70’ini araştırmacılar, 120-130’unu ise AR-GE departmanlarında görevli kişiler oluşturuyor. Bu sayede bu ülkeler sürekli yeni teknolojiler geliştiriyor ve kalkınma yarışında bayrağı kimseye kaptırmıyor.

 

Gelişmekte olan ülkelerde ise milli gelirden AR-GE’ye ayrılan pay yüzde 1’i bile bulmuyor. Bu ülkelerde milli gelirin gelişmiş ülkelere göre çok düşük olduğu da göz önüne alınırsa, arada ne kadar büyük bir uçurum olduğu ortaya çıkıyor. Bu durumda gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerin terk ettikleri eski teknolojileri kullanmak zorunda kalıyor. Ancak eski teknolojiler ile kalkınma yarışında mesafe kat etmek pek mümkün olmuyor.

 

Gelişmekte olan ülke konumundan bir türlü kurtulamayan Türkiye’de de durum böyle. Tabloda gördüğünüz gibi, AR-GE açısından durumumuz hiç de parlak değil. Milli gelirimizden AR-GE’ye ayırdığımız pay binde 6.4 düzeyinde. Kişi başına AR-GE harcamamız sadece 19 dolar. Türkiye’de 10 bin çalışana düşen araştırmacı ve AR-GE personeli sayısı da son derece yetersiz.

 

Üstelik Türkiye’de AR-GE faaliyetlerinde yük de büyük ölçüde üniversitelerin ve kamunun sırtında. Özel şirketlerin AR-GE harcamalarındaki payı yüzde 30 dolayında kalıyor. Türkiye’nin kalkınma yarışında tur atlayabilmesi için özel sektörün AR-GE konusuna daha fazla eğilmesi gerekiyor.

 

KONUT TALEBİ İYİCE AZALDI

 

Halkın alım gücünün son 3 yıldır sürekli gerilemesi, sonunda konut piyasasını neredeyse öldürdü. Mevcut konutlar için bile yeterli talep olmayınca, yeni konut üretimi de adeta durdu. Yılın ilk yarısında hem inşaatına yeni başlanan hem de inşaatı tamamlanıp iskana açılan konut sayısı geriledi.

 

İnşaatına yeni başlanan daire sayısı yılın ilk çeyreğinde son 10 yılda görülmemiş bir düzeye inmiş ve sadece 17 bin 486 olarak gerçekleşmişti. İnşaat sezonunun açılmasıyla ikinci çeyrekte biraz yükseliş yaşandı ve 39 bin 53 daire için inşaat ruhsatı alındı. Ancak bu ruhsat düzeyi de son 10 yılda görülmemiş kadar düşük.

 

İnşaatı tamamlanıp iskana açılan daire sayısında ise ilk çeyrekte durum ruhsatlardaki kadar vahim değildi. İlk çeyrekte 31 bin 569 daire için iskan izni alınmıştı. Ancak, ikinci çeyrekte iskan izinlerinde de durum vahim bir hal aldı. Mevsimsel olarak ikinci çeyrekte ilk çeyrektekinden daha fazla iskan izni alınması gerekirdi. Oysa ikinci çeyrekte daha az ve 28 bin 633 daire için iskan izni alındı.

 

Konut inşaatı sektörü ekonomideki dalgalanmalara hemen tepki veren bir sektör değil. Yapımına yeni başlanan konutların bitirilmesi 2-3 yılı bulduğundan, şirketler yeni projelere girişmek için bu süre sonundaki talebi kestirmeye çalışıyor. Bu süre sonunda talebin artacağına inanmak için ise ekonominin belli bir süre büyümeyi sürdürmesi ve halkın alım gücünün yükselmeye başlaması bekleniyor. Ekonomi halen bu noktadan uzak olduğuna göre, konut inşaatında kötü dönem bir süre daha sürecek gibi görünüyor.

 

<b>SATIN ALMA GÜCÜNDE DÜŞÜŞ SÜRÜYOR

 

Ekonominin büyüme hızı yükseldiği halde yılın ilk yarısında talepte belirgin bir canlanma görülmemesinin nedenini halkın satın alma gücünün son 3 yıldır sürekli gerilemesi oluşturuyor. Talebin yeniden canlanabilmesi için satın alma gücündeki kaybın telafi edilmesi gerekiyor.

 

Ancak, ne yazık ki, imalat sanayindeki reel ücret istatistikleri, hızı azalmakla birlikte, satın alma gücündeki düşüşün yılın ilk yarısında da sürdüğünü gösteriyor. Söz konusu verilere göre, imalat sanayiindeki üretimde çalışılan saat başına reel ücret düzeyi ikinci çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4.2 oranında düşüş gösterdi. Reel saat ücretinde ilk çeyrekte de yüzde 16 oranında düşüş yaşanmıştı.

 

Zaten son 2.5 yıl içinde reel saat ücretinin sadece 2000 yılının son çeyreğinde arttığı görülüyor. Geçen yılki krizle birlikte fiyatlar başını alıp giderken ücretlerin yerinde saymasının ise reel ücretlerde büyük gerilemeye yol açtığı anlaşılıyor.

 

Aslında kamu işyerlerinde reel saat ücreti ikinci çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5.8 oranında arttı. Yani kamuda çalışanların satın alma gücünde yavaş yavaş düzelme başladı. Ancak özel sektörde çalışanların reel ücretleri hala erimeye devam ediyor.

 

İmalat sanayiinde üretim hattı dışında çalışanların durumu da farklı değil. Bu kişilerin reel saat ücretleri ikinci çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3 oranında düşüş gösterdi. İlk çeyrekteki değişim de negatif ve yüzde –11.8 düzeyindeydi.

 

<b>NÜFUS SAYIMININ KESİN SONUCU NİHAYET BELLİ OLDU

 

22 Ekim 2000 tarihinde yapılan son nüfus sayımının sonuçları, sayımda hile yapıldığının anlaşılması üzerine arapsaçına dönmüştü. Yapılan projeksiyonlara göre sayım gününde 65.8 milyon çıkması beklenen nüfus, bazı yerleşim yerlerindeki fazla yazımlar nedeniyle 71.9 milyon olarak çıkınca ortalık karışmıştı. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) sahtekarlıkları tespit edip düzgün bir sonuca ulaşmak için yaklaşık 2 yıl uğraştı ve nihayet önceki ayın sonunda sayımın kesin sonuçlarını açıkladı.

 

Yapılan açıklamaya göre, sayım günündeki nüfusumuz 67 milyon 803 bin 927 olarak çıktı. Aslında bu sayı da beklenenden 2 milyon kişi yüksek. Anlaşılan 1997’de yapılan nüfus tespitinde nüfusun eksik sayıldığını söyleyenler haklıydı. Çünkü, 2000 nüfus sayımından önce yapılan projeksiyonlar 1997’deki nüfus tespitinin sonuçlarına dayanıyordu.

 

2000 yılı nüfus sayımının geçici sonuçlarına göre yapılan son projeksiyonları dikkate aldığımızda bugünkü nüfusumuzun ise 70 milyonu aştığını söylemek mümkün. Çünkü, söz konusu projeksiyonlar nüfusumuzu 2002 yıl ortası için 69 milyon 749 bin, yıl sonu için ise 70 milyon 313 bin kişi olarak gösteriyor. Buna göre, her ay aramıza ortalama olarak 94 bin kişi katılıyor. Bu hesapla eylül ayı sonundaki nüfus 70 milyon 30 bin kişi olarak çıkıyor.

 

2002 nüfus sayımının sonuçları beklenenden yüksek çıksa da, nüfus artış hızının son 10 yılda gerileme içinde olduğunu gösterdi. Nüfus sayımının sonuçlarına göre, 1990-2000 döneminde yıllık ortalama nüfus artış hızı yüzde 1.83 olarak gerçekleşti. Bu oran 1945’ten bu yana hep yüzde 2’nin üzerindeydi.

 

KIRDA HAYAT SON 20 YILDA NASIL DEĞİŞTİ?

 

Türkiye’nin genelinde olduğu gibi kırsal kesimde de son 20 yılda önemli gelişmeler oldu. Köylerde ve köyaltı yerleşim yerlerinde yaşam koşulları artık 1980’lerin başındaki gibi değil. Kırsal kesimde son 20 yılda yaşanan gelişmeleri şöyle özetlemek mümkün:

 

* 1980 yılında köylerin yarısından çoğu henüz uygarlığın temel nimetlerinden biri olan elektrikle tanışmış değildi. Söz konusu yılda elektriği olan köy sayısı 18 bin 345 idi. Bugün 30’lu yaşlarında olup da çocukluğunu kırsal kesimde geçirenler gaz lambası ışığında ders çalıştıklarını hala hatırlar.

 

* Bugün ise köylerin neredeyse tamamı ışıl ışıl. Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) verilerine göre, elektriği olan köy sayısı son 2 yıldır 37 bin 551 düzeyinde. Köy sayısını tam olarak bilemediğimiz için hala elektriğe sahip olmayan birkaç köy var mı yok mu kesin olarak söyleyemiyoruz. Ancak, köylerin dışında kalan 3-5 hanelik küçük yerleşim yerleri içinde elektriğe hala hasret olanlar olabilir.

 

* 20 yıl önce köylerin çoğunda telefon hizmetinden yararlanmak olanaksızdı. Çünkü, sayısı 90 bine yaklaşan köy ve mezranın sadece 7 bin 795’inin telefon bağlantısı vardı. Telefon bağlantısı olan köylerin çoğunda da ancak postane ya da posta acentesinde sıraya girilip bu hizmetten yararlanılabiliyordu.

 

* Türkiye’nin 1980’li yıllarda gerçekleştirdiği telekomünikasyon atılımından kırsal kesim de azami ölçüde yararlandı. Bugün telefon sadece köylere değil mezralara kadar girmiş durumda. 2001 yılı itibariyle telefon bağlantısı olan kırsal yerleşim yeri sayısı 52 bin 780’i buluyor. Aynı yıl itibariyle toplam kırsal yerleşim yerlerinin sayısının 76 bin 431 olduğu göz önüne alınırsa köy ve mezraların üçte ikisinden fazlasının “Alo” deme imkanına sahip olduğu anlaşılıyor.

 

* Son 20 yılda köylerin il ve ilçe merkezleri ile karayolu bağlantısının sağlanmasında da epey aşama kaydedildi. 1980 yılında köy yollarının uzunluğu 172 bin 103 kilometreydi. 2001 yılında ise 291 bin 217 kilometrelik köy yolu mevcuttu. Üstelik 1980’lerin başında köy yollarının yüzde 5’inden azı asfalt iken bugün bu oran yüzde 30’a yaklaşmış durumda.

 

* İçme suyu konusunda da 1980’lerden bu yana mesafe alınmış durumda ama insan sağlığını birinci derecede ilgilendirdiği için bu mesafeyi yeterli kabul etmek zor. DPT’nin verilerine göre, 1980 yılında 88 bin 553 kırsal yerleşim biriminin yüzde 61.7’si sağlıklı ve yeterli içme suyuna sahipti. Söz konusu yerleşim birimlerinin yüzde 20.5’inde ise sağlıklı içme suyu vardı ama bu su ihtiyacı karşılamaktan uzaktı. Kırsal yerleşim birimlerinin yüzde 17.7’si ise içme suyuna sahip değildi.

 

* 2001 yılı verileri, köy ve mezraların yüzde 77’sinin yeterli içme suyuna sahip olduğunu gösteriyor. Kırsal yerleşim yerlerinin yüzde 10.4’ünde sağlıklı içme suyu yetersiz kalıyor. Köy ve mezraların yüzde 12.5’ini oluşturan 9 bin 575 yerleşim yeri ise hala sağlıklı içme suyuna hasret. Bu yerlerde sağlıklı içme suyu ya büyük zahmetlerle uzak mesafelerden getiriliyor ya da sağlığa zararlı sular kullanılıyor. Kırsal kesime götürülen hizmetlerde çabaların artık bu yönde yoğunlaştırılması gerekiyor.

 

 

    

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz