"Faizlerdeki Çıkış Algı Yanlışlığından"

Masum Türker / Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı   Masum Türker, ekonominin yeni patronu... Kemal Derviş’ten aldığı Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na kendi damgasını vurmaya hazırlanıyo...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Faizlerdeki Çıkış Algı Yanlışlığından

Masum Türker / Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı

 

Masum Türker, ekonominin yeni patronu... Kemal Derviş’ten aldığı Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na kendi damgasını vurmaya hazırlanıyor. IMF programına ters düşmediğini belirttiği iyileştirmeler yapacağını, böylece 3 yılda sıkıntı çeken kesimleri rahatlatacağını söylüyor. “Yüksek faiz” endişesini, piyasaları ikna yöntemiyle aşacağını ileri sürüyor. Faizdeki yüksekliğin yanlış algılamadan kaynaklandığını belirtiyor ve “Belirsizlik var deyip faizleri yüzde 70´lere bırakmak doğru değildir” diyor.

 

Ekonominin yeni patronu, misafirlerini ağırladığı çiçeklerle dolu, küçük ama güzel döşenmiş odada bir taraftan sohbet ediyor, bir taraftan da devlet işlerini yürütüyor.

 

Önüne gelen bir dosyayı incelerken, getiren bürokrata can alıcı sorular yöneltiyor. Hazine uzmanlarından ikisinin eğitim için yurtdışına gönderilmesine onayı verdikten sonra, `”Hangi konuda çalışma yapacaklarsa, döndüklerinde tezlerini görmek istiyorum, bana yollasınlar'' diyor.

 

İçeri giren bir başka uzmanın getirdiği belgeleri imzalarken, gözlerinin içine bakarak ismini iki kez teyit ettiriyor. Bir başka bürokratına, çözebileceği sıkıntılarının olup olmadığını soruyor.

 

``Çalışanlara yaptıkları işin önemli olduğunu ve yukarılarda fark edilmeden geçmediğini göstermek lazım'' diyor ekonomiden sorumlu yeni Devlet Bakanı Masum Türker, problemleri çözmek gerektiğinin altını çizerken.

 

Nokta Dergisi´nin sahibi ve yeminli mali müşavir Türker´in yeni görevine geldikten sonra sadece insan yönetiminde değil, ekonomiyle ilgili konularda da en önem verdiği konu bu: “Problemleri çözmek, sıkıntıları gidermek”...

 

Bunun için Kemal Derviş döneminde başvurulmayan ve bazılarınca seçim ekonomisi olarak gösterilen ekonomik adımları attığında, Masum Türker bunu son 3 yıllık program süresince mağdur olan dar gelirlilerin durumunu rahatlatmak olarak açıklıyor.

 

Masum Türker, “Bakan olarak benim ve beraber çalıştığım arkadaşların görevimiz, bu tür (faizlerle ilgili yanlış) algılamaların ülke aleyhindeki maliyeti arttırıcı fonksiyonunu durdurmaktır'' derken, faizlerin düşürülmesinde para piyasalarını ikna yolunu kullanacağını ifade ediyor. Capital, Masum Türker ile Hazine Müsteşarlığı´ndaki odasında görüştü:

 

Türkiye vergi gelirini arttırmadan borç sorununu çözebilir mi?

 

Türkiye´de borç iki nedene dayanır. Birincisi, 24 Ocak Kararları’na kadar devletin maliye politikalarının aracı olarak yaptığı ve bazı yatırımlar için dışarıdan elde ettiği borçlar. İkincisi, 24 Ocak´tan sonra ağır liberal politikaların etkisini vatandaş hissetmesin diye katlanılan aşırı israf sonucu doğan borçlar.

 

Bir taraftan devletten aktarılan imkanlar, diğer taraftan bu imkanları elde etmek için vergi almak yerine borç alma politikasının benimsenmesinden dolayı Türkiye´nin borçları çığ gibi büyüyerek bu güne geldi.

 

Yani şimdi vergi gelirlerini arttırmadan bu borcu düşürmenin olanağı var mı?

 

Türkiye´nin borç yükünü AB´nin kriteri olan GSMH´nin yüzde 60´ının altına çekmek gerekir. Onun için de borçların azalması, ödenmesi gerekir. Ödenmesi için, plana göre 2005´ten itibaren ibre terse inecek, azalmaya başlayacak.

 

Bunu nasıl öderiz? Vergileri arttırmadan mümkün mü? 

 

Bunu şöyle öderiz: Bir harcamaları kısarız. İki, gelirlerimizi arttırırız. Şu anda kontrol altına alınamayan ve kontrol altına alınamadığı sürece borçların azaltılamayacağı öğe faizlerdir. Faizler de bir giderdir.

 

GSMH´ye oranla bütçenin faiz dışı fazlasını belli bir oran düzeyinde büyütmesi, ancak borçların seyrinde artışını engelleyen bir aspirin görevini görebilir. Yani şoku, hastalığı tedavi eden bir ilaç olamaz. O halde ikinci şık harcamaların azaltılması, faiz yükünün de azaltılmasıdır.

 

Faiz yükünü nasıl azaltacaksınız?

 

Faiz yükünün azaltılmasında, yalnız politikacılara ve bu işle uğraşan bürokratlara değil, aynı zamanda para piyasasındaki aktörlere ve iş alemine de büyük görev düşüyor. Bu bir milli mücadele gibi alınıp kontrol altına alınabilirse, ortaya belirsizlik savaş seçim gibi kavramlar getirilmezse, o takdirde bunu kontrol altına almak kolaydır.

 

Ama bu belirsizlik Türkiye´nin gerçeği değil mi? Irak savaşı, seçim gibi konular sürekli olacak. Bunlar sizin bakan olarak etki edebileceğiniz, yönlendirebileceğiniz, yapabileceğiniz birşeyler olan konular değil...

 

Yok, bakın elimizde olan bir konu. Bakın, şimdi mesela Mayıs ayında yaşandı. Para piyasalarında fiyatı belirleyen kriter artık üretim değil. Fiyatı belirleyen kriter, belirlilik ya da belirsizlik arasında gidip gelen bazı kavramlardır. Irak´a saldırı olacak. Sayın Derviş siyasete atıldı. Başbakan hastalandı. Ekonomiden sorumlu bakan değişti gibi öğeleri para piyasaları alıp satmaya başladı. Oysa doğru olan, para piyasalarının reel üretimdeki, katma değerdeki artış ya da azalış, bunun dağılımı gibi öğeleri dikkate almalarıdır.

 

Para piyasaları buna bakmıyor işte. Daha doğrusu bununla birlikte sizin elinizde olmayan bazı siyasi ve politik gelişmelere de önem veriyor. Ve sizin buna bakılmalı, diğer belirsizliklere bakılmamalı demeniz onların gözünde bir şey ifade etmiyor...

 

Bende söylüyorum işte, algılamaları gereken şey o. Ama algılama, kavramların anlatılmasından kaynaklanıyor. Bakan olarak benim ve beraber çalıştığım arkadaşların görevi, bu tür algılamaların ülke aleyhindeki maliyeti arttırıcı fonksiyonunu durdurmaktır.

 

Örneğin, Türkiye´de faizler yüzde 52 oranına düşmüştür. O tarihlerde sayın Başbakan rahatsızlık geçirdi. Türkiye´de belirsizlik devlette olmaz ve olmamalıdır. Çünkü, devletin yapısı belirsizliği önlemek adına müsteşarlık kurgusu içinde bakana yakın yetkileri devretmiştir. Bakanlar siyasi sorumluluğun ve siyasi yönetimin seçeneklerini belirlerler. Bu nedenle olaya böyle bakıldığında belirsizlik var deyip faizleri yüzde 70´lere bırakmak doğru değildir. Bilakis yapılması gereken belirsizlik olmadığını, gerçeği ispat etmeye çalışmaktır.

 

Nasıl?

 

Ben DSP milletvekili ve bakanı olarak seçim kararına red oyu vermiş bir kişiyim. Seçimin gerekli olmadığını, uygulanan programın artık reel ekonomi ve sosyal politikalar ayağının devreye girmesi gerektiğini savunmuştum. Ama seçim kararı alındı. Seçim, pimi çekilmiş bir bomba gibidir.

 

Gündeme geldi mi, o bomba patlamak zorundadır. Bombanın en zararsız patlama yeri sandıktır. O gün ”seçim, seçim'' diye bağıranların, şimdi kendi gelecekleriyle siyasal yapılarıyla ilgili olguları görünce seçimi durdurmaya çalışmaları ekonomiyi etkilememeli.

 

Şimdi bunu kim söyleyecek? Ekonomiden sorumlu bakan olarak ben. Niye? Çünkü, bu karar alındığı tarihten siyasal olarak bu görevden ayrılmama neden olacak koşullar oluşana kadar bu işin sevk ve idaresinden ben sorumlu olduğuma göre ben açıkça demeliyim ki, “Bu seçim bizi etkilemez, gerekli önlemleri alırız, ben bürokrat arkadaşlarıma güveniyorum, onlarla birlikte onların engin yönetim ve teknisyenlik deneyimleriyle bu işi aşarız.''

 

Peki bu günlük yönetiminizle ilgili. Bir de daha uzun vadeli baktığınızda vergi gelirleri arttırmadan bu borç sıkıntısından çıkılır mı?

 

Vergi gelirleri arttırılabilir. Nasıl? Türkiye´de herkesin vergi beyanında bulunması gerekir. Türkiye’nin milli gelirinin en fazla kanalize edildiği faizlerin vergi kapsamında yer alması gerekir. Bütçeyi alıyorsunuz, belli kesimi vergiden muaf bellisini vergilendiriyorsanız, aslında o vergiyi ödeyenlere çift ceza veriyorsunuz. Hem vergiyi ödüyor, hem ödediği vergiyle çeşitli nimetlerden yararlanma olasılığı olan insanların vergisiz gelir elde etmelerine de kaynaklık ediyorsunuz. Bir kere duruşunuz, kimliğiniz, herkesin ölçüleri tuttuğu zaman vergi ödeme noktasına gelmesidir. Ama bunu engelleyen başka olgu var. Vergi oranları da makul olmalıdır.

 

Yani vergi oranlarını indirmekten bahsediyorsunuz. Bunu yapacak mısınız? Vergi oranlarını makul hale getirecek misiniz?

 

Bunu, Türkiye´ye vergi hukukuna büyük yenilikler, reform getirmiş olan sayın Zekeriya Temizel sağlamış. Sayın Temizel´in 1998´de getirdiği vergi reformu, 1999´da değiştirilmeseydi, bugün vergi oranları, ilk oran yüzde 20´den 15´e, son oran ise yüzde 45´ten de 40´a inmiş olacaktı. Ama bizim halkımız Mali Milat olgusuyla yönlendirildi.

 

Sayın Temizel´in bu reformu özellikle engellendi. Şu anda ertelenen şey nedir? Mali Milat’la beraber vergi oranlarının düşürülmesi engellendi. Biz vatandaşa sen imkanlarının üstünde vergi ver diyoruz, o da imkanın üstünde istersen ben de ödemem diyor. Halbuki biz düşürürsek oranı, o zaman vergi vermeye özendiririz.

 

Şimdi ne yapılacak?

 

 Bu olgu doğru değil, üstelik açtığı başka bir yara var. Vergiyi alabilmek için sosyal olarak hiç uygulanmaması gereken politikaları uygulattılar. Örneğin, asgari hayat standardı... Mali Milat gelirken bu kalkmıştı. Asgari hayat standardı ne demektir? Siz Mali Milat’ı kaldırarak vergi beyanı dışında kalmış olan kişileri ödüllendirirken, bakkalın, terzinin, küçük esnafın muhakkak asgari bir vergi ödeme mecburiyeti ile baş başa bırakıyorsunuz. Adamın dükkanı hiç çalışmasa, hatta zarar etse bile onu kabul etmiyor, vergi ödemeyle baş başa bırakıyorsunuz.

 

Bu nedenle bunların sosyo-politik taraflarını halka vatandaşa anlatmak lazım. Ya da bu lazımdır diyene, cesur politikacıların, cesur bilim adamlarının, cesur gazetecilerin, ``hayır doğruyu söylemiyorsun, yanlış söylüyorsun'' diyerek müdahale etmesi lazım. Bunun kararını verme noktasındayız.

 

Hayat standardı, dediğiniz gibi terzi için, esnaf için...

 

Yani küçük kişi için veriyor. Adamın büyük kayıt dışı geliri var. Onu kayıt içine alacak mekanizmayı kullanmıyorsun ve bunu para kaçış gerekçesi olarak gösteriyorsun. Hayır doğru değil. Türkiye´den kaçtığı söylenen para, o tarihlerde sıcak paradır. Zaten sizin sorununuzun örgüsünü kuran paradır.

 

Yine de daha iyi hazırlanmak gerekmiyor mu? Çünkü, nereden buldun dendiği anda insanlar...

 

Uygulanıyordu zaten, Mali Milat da o uygulamayı kesti. Mesela Mali Milat çıktığı gün binlerce mükellefin incelenmesine son verildi. Nasıl olsa artık beyan etme hakkı var. Yani bu işteki yaratılan kamuoyu bu noktaya getirdi bu işi.

 

Bu uygulama yılbaşında yürürlüğe girecek... 

 

Şu andaki uygulama o. Parlamento ertelenmesini reddetti.

 

Ayrıca bir hazırlık yapmak... 

 

Maliye Bakanı’nın işidir. Görüşümüzü söyleriz. Mali Milat kamuoyuna yanlış aktarılmıştır. Vatandaşın lehinedir. Türkiye´de sermaye birikimini elde edebilmek için bir çok kesimin bazı yanlışlıklar yaptığı, kayıtlarını izah edemeyeceği bir dönemde bu hakkı tanımak ekonominin büyümesini sağlar. Bu uygulamayı bütün gelişmiş ülkeler 1960´larda uygulamış ve büyüme kaydetmiştir.

 

Şimdi vatandaş nereden buldun deyince benim arabamı, evimi nereden buldun diye elimden alacaklar şeklinde düşünüyor...

 

Değil işte bilakis, sahip olduğu şeylerin dışındakini nereden kazandığını o tarihten sonra gerek duyulursa soracak. Bunu bilen biliyor. Gerçek vatandaş bu işle ilgili değil. Bunu belli bir kesim siyasi manevra olarak kullanıyor.

 

Yatırımları kaçırıyor mu? 

 

Yatırımları kaçırsa, o tarihten bu yana yabancı sermaye girişi olmazdı.

 

Yatırımları arttırmak için neler yapmalı? Gerek yabancı sermayeyi çekmek, gerekse yerli sermayenin kaçmasını önlemek için...

 

Yabancı sermaye, Türkiye´de ayrıcalığı olan bir sermaye değil. Aldığı izinlerle Türk sermayesi haline dönüşüyor. Dolayısıyla, onun koşullarıyla, yerli sermayenin koşulları aynıdır. Burada yabancı sermayenin gelişinin devlet yapılması gereken her şeyi yapmıştır. Gelmiş olan sermayenin yaklaşık yüzde 30´u da geri yurtdışına çıkmış.

 

Yine de yatırımları arttırmak için...

 

Yabancı sermayenin Türkiye´ye gelebilmesi için iki temel öğe lazım. Birincisi, Türkiye´de belirli ilişkiler içinde olan bir kesime ihtiyaçları var. Ford geliyorsa, onu bulup getiren Koç´tur.

 

Yani yerli sermayenin güçlü olması lazım... 

 

Yerli kesimin bir proje oluşturması lazımdır. Birincisi bu. İkincisi yabancı sermaye ile yerli projeleri buluşturan, ülkede yatırım arayan bir ajans, kurum yok. Bunun için bu ortamı yaratmak lazım.

 

Hazine´nin bir katkısı... 

 

Burada Hazine´nin yapacağı bir şey yok. Şu aşamada yabancı sermaye ile ilgili izin almak üzere çalışma yapan şirketler var. Mevzuat da buna izin veriyor. Ama takdir edersiniz ki, bu ülkenin vatandaşının aleyhine, onlar için belirlenmiş kurallardan çok daha rahat, rekabet açısından vatandaşın aleyhinde olacak başka kuralları da getirmek mümkün değil.

 

Ne yapılabilir o halde? 

 

Yabancı sermayenin Türkiye´ye gelmesini istiyorsak, girişimciyi teşvik etmeliyiz. Yani demeliyiz ki, “Eğer sen yabancı sermaye bulduysan, buna devredeceğin hissen karşılığı sana şu avantajları vereceğiz”. O kişi de bu avantajı alabilmek için, gidip yabancı sermayeyi getirebilir. Bunun dışında gerekli her şey yapılmış durumda.

 

Sanayi bölgesi yasası çıkarıldı, yabancı sermaye için yatırım ortamını iyileştirme olguları yapıldı. Bunlar sadece teorik, beklenti olarak hazırlık sağlar. Ancak, fiili yabancı sermaye gelişi işadamına bağlıdır. Zaten biz piyasa ekonomisi modelini seçmişiz. Piyasadaki aktörlerin piyasaya gerekli kaynağı bu şekilde bulmaları gerekir. Yani ben yabancı sermaye buldum, şöyle de bir projem var, önümde şu engel var diye bugüne kadar çıkmış bir işadamı duydunuz mu?

 

“BÜYÜME, ÜRETİMLE GELECEK”

 

Son iki üç yıl program dar gelirli vatandaşı zor durumda bıraktı. Bunların sıkıntısını yumuşatacak mısınız?

 

Benimle birlikte uygulamalar başladı. Programın 75. maddesi, bu programın bir sosyal boyut ayağı olduğunu söylüyordu. Ama nasıl olacağını belirtmiyordu. Göreve başladığım ilk gün programın siyasi sahibi olduğumu ilan ettim. Böylece bu programın sahibi kimdir söylemini sona erdirdim. İkinci ilan ettiğim, IMF´ye verilen taahhütlerin yerine getirileceğini, uygulanmakta olan programa ve bütçe disiplinine uyacağımı söyledim.

 

Büyüme nasıl gelecek?  

 

Reel sektöre yöneleceğiz, üretimin önünü açacağız, şirketlere yardım edeceğiz. Bununla ilgili Üretim ve Finans Danışma Kurulu’nu yürürlüğe soktum.

 

Dargelirlinin sıkıntısı... 

 

Reel sektörde bir canlanma olursa, dar gelirlinin sorunu kendiliğinden halledilir. İstihdam artar, işsizlik azalır, alışveriş artar. İnsanlar para kazanır. Bu sosyal ihtiyaçları karşılayacak Halkbank bünyesinde olan 70 milyon euro´ya yakın bir parayı kullanıma açtık. Üretimi desteklemek açısından.

 

İstanbul Yaklaşımı’nı, yani borçlu olanın borcunu plan programa bağlayıp yeniden yapılandırıp çalışır hale getirmek, icraları, baskıları kesmek gerekiyordu. Bununla ilgili kararı aldık. Bu arada kendi kendine yeni kredi olanakları doğuyor. Tarımda doğrudan gelir ödemesi kullandırıyoruz.

 

“DAR GELİRLİNİN SIKINTISINDAN HÜKÜMET SORUMLUDUR”

 

Memura zam verilmesi için bütçede olmayan bir kaynak ayrılacak mı?

 

Biz kaynakları bütçeye koymuşuz. Bütçede olmayan bir kaynak harcanamaz. Başbakan Ecevit´in ve benim muhtelif konuşmalarımızda ortaya koyduğumuz görüş şu: Kamu çalışanı olarak memurlarımızın diğer bütün dar gelirliler gibi mağdur edildiğini biliyoruz. Onun da işvereninin, devlet adına politikacılar, yani hükümet olduğunu da biliyoruz.

 

Şimdiden sonra ne yapacaksınız? 

 

Buradaki farklılıkları gidermek için Kanun Hükmünde Kararname çıkartma yetkisi verdik. Birinci ayağı, üst düzeydeki farklılıkları gidermek için Ocak ayında çıkarıldı. Haziran ayında çıkarılacak olan ertelenmişti. Göreve başladığımda bunun tekrar ele alınacağını söylemiştim. Yeni bakan arkadaşlarım aynı çizgide. Şimdi bu ertelemeyi, zaten toplu görüşmeye gidilen bir dönemde bir daha yapılamayacak olan bu düzeltmeyi yapma çalışması var.

 

Memura yapılacak zammın bütçede karşılığı yoksa bu nasıl ödenecek? 

 

Yapılacak bütün çalışmaların bu yıl ödenecek miktarı varsa bütçede yeri vardır. Zaten bu olmadan ödeme yapılamaz. Ama bu düzenlemelerin unutulan önemli bir kısmı var. Bu düzenleme gelecek dönemlere ilişkin esasları da içeriyor. Neden böyle davranılıyor diye itiraz eden kesimlerin sosyal görüşleri dar gelirliden, çalışandan yana değildir.

 

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz