"Hızlı Büyümenin Meyveleri"

Capital’in sürekli okuyucuları, yayın hayatına atıldığımız günden beri hızlı (yüzde 5 ve üstü) büyümeden yana tavır aldığımızı hatırlar. Bunun nedeni Türkiye’nin ekonomik göstergeler yanında sosyal...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Hızlı Büyümenin Meyveleri

Capital’in sürekli okuyucuları, yayın hayatına atıldığımız günden beri hızlı (yüzde 5 ve üstü) büyümeden yana tavır aldığımızı hatırlar. Bunun nedeni Türkiye’nin ekonomik göstergeler yanında sosyal göstergeler açısından da, ancak hızlı bir büyüme döneminin yaşanması halinde daha iyi bir noktaya gelebileceğini düşünmemizdi. Bu konuyu zaman zaman “Konjonktür” bölümünün ana yazısı olarak da ele aldık (Örneğin: Türkiye 2007, Nisan 1997; Ekonomide 7x7 Formülü, Ocak 2002; Ekonomide Yol Ayrımı, Ekim 2004). Bu yazılarda ekonomide hızlı ve istikrarlı bir büyüme döneminin yaşanması halinde Türkiye’nin neler kazanacağını anlattık.

Türkiye ekonomisinin 1995-1997 döneminde üst üste üç yıl hızlı büyümesi, bizi, özlemini duyduğumuz bu hızlı büyüme döneminin başladığı konusunda umutlandırmıştı. Fakat önce Asya ve Rusya krizlerinin etkisi sonra da 1999’daki büyük deprem nedeniyle bu süreç kesintiye uğrayınca, büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık.

2000 yılında uygulamaya konulan istikrar programına da, ekonominin sorunlarını halledip hızlı ve istikrarlı bir büyüme döneminin kapısını açacağını düşündüğümüz için destek vermiştik. Ekonomideki sorunların düşündüğümüzden daha ağır çıkması, “halının altına süpürülen pisliklerin” sanıldığından daha fazla olduğunun anlaşılması, bu programın ilk yılında ekonominin yine bir krizle karşılaşmasına neden oldu. Ancak tutulan yolun doğru olması ve bu yoldan çıkılmaması, sonunda gerçekten özlenen hızlı büyüme döneminin kapısını açtı. Ekonomi 2002-2005 döneminde üst üste dört yıl hızlı büyüyerek, ta 1950-53 dönemine ait olan bir rekoru egale etti. Henüz 2006 yılının verileri belli olmuş değil ama tahminimiz o ki geçen yıl da ekonomi yüzde 5’in üzerinde bir büyüme gösterdi. Böylece ekonomi üst üste beş yıl hızlı büyümeyi başardı ve de bu alandaki rekoru kırdı.

Meyve Toplama Zamanı

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2006 yılının son haftasında yayınladığı bazı istatistikler, bu büyüme döneminin, yıllar önceki yazılarımızda sözünü ettiğimiz bazı meyvelerinin toplanmaya başladığını gösterdi. TÜİK’in 25 Aralık’ta açıkladığı 2005 Yılı Gelir Dağılımı Araştırması ile 26 Aralık’ta açıkladığı 2005 Yılı Yoksulluk Çalışması’nda görülen olumlu gelişmelerden bahsediyoruz. Her ne kadar bazı iktisatçılarımız bu verilerin gerçeği yansıtmadığını söylüyor ve TÜİK’i mahkemeye vermekten bile bahsediyor olsa da biz açıklanan istatistiklerdeki olumlu gelişmelerin ekonomideki hızlı büyüme eğilimiyle uyumlu olduğunu düşünüyoruz. Bunu, ekonomideki hızlı ve istikrarlı büyüme döneminin devamı halinde elde edeceğimiz kazançların ilk işaretleri olarak da görüyoruz.

Açıklanış sırasına uyarak ilk olarak Gelir Dağılımı Araştırması’ndan bahsedelim. Türkiye’deki gelir dağılımı araştırmalarının tarihi 1960’lı yıllara kadar gidiyorsa da TÜİK’in bu araştırmalara el atması 1987 yılına kadar geri gidebiliyor. Başlangıçta bu araştırmanın yedi yılda bir yapılması kararlaştırılmıştı. Fakat büyük bir şansızlık eseri bu yedi yıllık süreler krizlere denk geldi. 1994 yılında yapılan araştırmanın sonuçları, krizin bu sonuçları etkilediği düşüncesiyle, sonraki yıllarda çok eleştirilmişti. Bu nedenle 2001 yılında yapılmaya başlanan araştırma yine kriz çıkınca yarıda bırakıldı. 2002’den itibaren ise bu araştırma her yıl tekrarlanmaya başladı.

Gelir Dağılımı Düzeliyor
Bu araştırmanın 2005 yılı sonuçları da belli olduktan sonra geriye dönüp baktığımızda, 2002 sonrasında gelir dağılımında bir iyileşme olduğunu görüyoruz. Bu iyileşme en üst gelir gurubunda yer alanların toplam gelirden aldığı pay azalırken, diğer grupların payının artmasından kaynaklanıyor. Özellikle orta sınıfın gelir pastasından aldığı payın diğerlerinden daha hızlı arttığı dikkati çekiyor.

Gelir dağılımındaki değişimi somut olarak görmeyi sağlayan bir ölçü Gini katsayısıdır. Sıfır ile 1 arasında değerler alan bu katsayının sıfıra yaklaşması gelir dağılımında düzelme olduğunu, 1’e yaklaşması ise gelir dağılımında bozulma yaşandığını gösterir. Bu Gini katsayısı değerlerine baktığımızda, 2002 sonrasında gelir dağılımında yaşanan iyileşmeyi daha net olarak görüyoruz. 1987 yılında 0,43 iken 1994 yılında 0,49’a çıkan Gini katsayısı, 2002 yılından bu yana sürekli gerileyerek 2005’te 0,38’e kadar düşmüş durumda. Bu değer gelişmiş ülkelerdeki düzeye göre hala biraz yüksek olsa da, artık, Gini katsayısının genelde 0,5’in üzerinde olduğu Güney Amerika ülkeleri seviyesinden uzaklaşmış durumdayız.

Yoksulluk Azalıyor
TÜİK, yoksulluk araştırmasını ise 2002 yılından bu yana yapıyor. Önceki yıllara ilişkin olarak başka kurumların yaptığı bazı araştırmalar varsa da, bazı yöntemsel farklılıklar nedeniyle bunların sonuçlarını TÜİK’in araştırmalarının sonuçlarıyla tam olarak karşılaştırma imkanı bulunmuyor. Bu nedenle yoksulluk konusundaki gelişimi TÜİK’in aynı yöntemle yaptığı araştırmaların sonuçlarına bakarak değerlendirmek durumundayız.

Yoksulluk Çalışması’nda 2005 yılı sonuçları açıklandıktan sonra yine geriye dönüp baktığımızda, bu alanda da iyileşme yaşandığını görüyoruz. Yoksulluk Çalışması’nda verilen yoksulluk ölçüleri içinde günlük hayatta kullandığımız tanıma en uygunu “gıda ve gıda dışı yoksulluk” ölçüsü. Gıda ve gıda dışı yoksulluk, gıda yanında giyim ve barınma gibi diğer zorunlu ihtiyaçları da karşılayamama durumunu ifade ediyor. Bu ölçüye göre hesaplanan yoksul sayısı 2002 yılında 18,4 milyon olarak hesaplanmışken, 2003 yılında 19,5 milyona çıkmıştı. 2004 yılında 18 milyona inen bu tanıma giren yoksul sayısı, 2005 yılında ise 14,7 milyona kadar geriledi. Bu tanıma göre hesaplanan yoksulların sayısının toplam nüfusa oranının da 2002 yılında yüzde 26,96 iken, 2005 yılında yüzde 20,5’e indiği dikkati çekiyor.

Yoksulluk Çalışması’nın sonuçları, diğer yoksulluk ölçülerinin çoğuna göre de son beş yılda yaşadığımız hızlı büyüme döneminde Türkiye’de yoksulluğun azaldığını gösteriyor.

Meyveler Bu Kadar mı?

Ekonomideki hızlı büyümenin verdiği meyveler, esas olarak gelir dağılımında düzelme ve yoksullukta gerileme yaşanınca dikkatleri çekti. Oysa bu hızlı büyüme meyvelerini başka alanlarda da bir süreden beri vermeye başlamıştı.

Bu alanlardan birini istihdam oluşturuyor. Ekonomide 2001 krizi sonrasında başlayan büyüme uzun bir süre “istihdam yaratmayan büyüme” olarak tanımlanıp küçümsenmişti. Her ne kadar hala aynı söyleme devam edenler varsa da, büyümenin verimlilik artışları yanında yeni yatırımlara da dayanmaya başladığı 2004’ten beri istihdamda artış yaşanıyor. Tarımsal istihdamdaki çözülmeye rağmen 2005 yılında istihdam, bugüne kadar görülen en yüksek düzeyi olan 1999 yılındaki seviyesine yaklaşmıştı. Henüz kesin veriler elde olmasa da 2006 yılında ise bu alanda rekorun kırıldığını kesin olarak söyleyebiliriz.

İstihdamdaki bu artışın gözden uzak kalmasının bir nedeni, işgücü piyasasına yeni girişlerin yüksek olması ve bu nedenle işsizlik oranında bir gerileme yaşanmamasıydı. İşsizlik oranı 2002 yılında yüzde 10’un üzerine çıkmış ve bir daha tek haneye inmemişti. Fakat beş yıllık hızlı büyüme sonrasında istihdam artışı yavaş yavaş işgücü piyasasına yeni girişlerin de ötesine geçmeye başladı. Bunun neticesinde işsizlik oranı 2006 yılında yeniden tek haneye indi gibi görünüyor.

Yakınsama Süreci
Ekonomideki hızlı büyümenin bir meyvesi de gelişmiş ülkelerin refah düzeyine yakınsama alanında toplanıyor. Türkiye’nin satın alma gücü paritesine göre hesaplanmış kişi başına milli geliri, 1994 krizi öncesinde, Avrupa Birliği’nin son iki genişleme öncesindeki 15 üyesindeki (AB-15) ortalama düzeyin yüzde 28’i dolayındaydı. Sekiz yılda yaşadığımız üç kriz bu oranı ta 1980 yılındaki düzeyi olan yüzde 24 dolayına kadar indirmişti. 2002-2005 dönemindeki hızlı büyüme bu oranı yüzde 27’ye kadar çıkardı. 2006’da ise büyük ihtimalle bu oran “krizler dönemi” öncesindeki seviyesine iyice yaklaşacak.

Tabii bu alanda esas meyveyi ekonomideki hızlı büyüme sürecinin devam etmesi halinde toplayacağız. Hızlı büyümenin aynen sürmesi halinde 10 yıl içinde refah düzeyimizin AB-15 ortalamasının yüzde 40’ına yaklaşabilecek. Hızlı büyüme sürecini, Güney Kore’nin 1963-1997 döneminde yaptığı gibi, 30 yılı aşkın bir süre kalıcı yapabildiğimiz takdirde ise AB-15’in refah düzeyini yakalayabileceğiz.

Hızlı büyüme sürecinin devam etmesi elbette istihdam, gelir dağılımı, yoksulluk gibi alanlarda da meyveleri toplamaya devam etmemizi sağlayacak. Bunların yanında eğitim ve sağlık göstergelerinde de hızlı büyümenin etkilerini göreceğiz. Belki de en önemlisi, hızlı büyüme sürecinin devam etmesi demokrasinin kökleşmesine ve toplumsal barışın kalıcı olarak tesis edilmesine katkıda bulunacak. Ülkemizde, sırf farklı düşünüyor diye bazı insanların öldürüldüğü günler geride kalacak.

Enflasyonda Hedefe Ulaşmak Zor

Tüketici enflasyonu 2006 yılını yüzde 9,65 düzeyinde kapattı. Böylece 2004 ve 2005’ten sonra üçüncü yıl da tek haneli enflasyonla geçilmiş oldu. Ancak bu kez enflasyon önceki yılların aksine hedefin epey üzerinde gerçekleşti. 2006 yıl sonu için enflasyon hedefi yüzde 5 düzeyinde bulunuyordu.

2006’da ne oldu?
Enflasyonda hedefin şaşmasının en önemli nedeni geçen mayıs ve haziran aylarında finansal piyasalarda yaşanan dalgalanma oldu. Bu dalgalanma sonrasında kurlarda yaşanan artış fiyatlara da yansıdı. Yıl içinde enflasyon bir ara yüzde 12’ye kadar yaklaştı. Neyse ki yılın son aylarında kur artışları durdu da enflasyon da tekrar inişe geçti.

Fakat enflasyonun hedefin üzerinde çıkmasının tek nedeni finansal piyasalardaki dalgalanma değil. Bu dalgalanma olmasaydı da muhtemelen enflasyon yine yüzde 5’lik hedefin üzerinde gerçekleşecekti. Belki 1-2 puan daha düşük çıkacaktı ama hedeflenen düzeye kadar da inmeyecekti.

Böyle düşünmemizin nedeni, enflasyondaki yükselişin finansal piyasalarda dalgalanma yaşanmadan önce, nisan ayında başlamış olması. Tam da Merkez Bankası’nın enflasyonun yeniden düşüş eğilimine geçmesini beklediği ve de buna güvenerek faizleri 25 baz puan düşürdüğü bir ayda, enflasyon yüzde 8,16’dan yüzde 8,83’e çıkmıştı. Hatta finansal piyasalarda mayıs ayında başlayan dalgalanmanın tetiğini çeken faktörlerden biri de nisan ayı enflasyonunun beklenenden çok yüksek çıkması olmuştu. Bu yükselişin nedeni ise 2006’nın ilk yarısında talep koşullarının enflasyonu düşürme hedefine destek verecek konumda olmamasıydı.

2007 hedefi
Bilindiği gibi 2006 başında Merkez Bankası para politikası uygulamasında açık enflasyon hedeflemesi sistemine geçmişti. Bu sistemin örtük olarak uygulandığı 2002-2005 döneminde önemli başarılara imza atılmış ve enflasyon hep hedefin altında gerçekleşmişti. Bu da Merkez Bankası’na büyük bir güvenilirlik kazandırmıştı. Bunun neticesinde son iki yılda enflasyon beklentileri hedeflere iyice yaklaşmıştı. Fakat enflasyon hedeflemesinin üzerindeki örtünün kaldırıldığı ilk yılda yaşanan başarısızlık bu güveni yerle bir etti. Enflasyon beklentileri ile hedef arasındaki fark yeniden yükseldi.

2006 yılında enflasyon hedefin çok üzerinde gerçekleşmesine rağmen ekonomi yönetimi 2007 yılının önceden belirlenmiş olan yüzde 4’lük enflasyon hedefini değiştirmedi. Bunun ne kadar doğru bir uygulama olduğundan şüpheliyiz. Belki de enflasyon hedefini 2 puan kadar yükseltmek daha doğru olurdu. Çünkü izleyebildiğimiz kadarıyla 2007 yılı enflasyon hedefinin tutturulabilir olduğunu düşünen kimse yok. Merkez Bankası’nın ayda iki kez düzenlediği Beklenti Anketi’nin sonuncusunun sonuçlarına göre yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 7 dolayında. Merkez Bankası’nın kendi tahminleri bile yüzde 5 dolayında bir enflasyona işaret ediyor. Hal böyle olunca ekonomik birimlerin fiyatlama kararlarını yüzde 4’lük enflasyon hedefine göre belirlemesi gibi bir durum kalmıyor. İşte bu nedenle bu hedefte ısrar edilmesinin nedenini anlayamıyoruz.

Bizim tahminimiz 2007 yılında enflasyonun yüzde 6 dolayında çıkacağı yönünde. Yurtiçi talep koşullarının özellikle ilk yarıyılda enflasyonun düşmesine katkıda bulunacak yönde oluşacağını düşünüyoruz. Petrol fiyatlarındaki artışın durması hatta bir miktar gerileme yaşanması da bu yıl enflasyonun gerilemesine katkıda bulunacak. Fakat ekonomi iyice durmadığı takdirde enflasyonun hedef dolayına kadar gerilemesini pek mümkün görmüyoruz.

Sanayi Resesyon Sinyali Vermiyor

Geçen ayki dergimizde Konjonktür’ün ana yazısı olarak ekonomideki büyümenin nereye gittiğini işlemiştik. Bunun nedeni üçüncü çeyrekteki büyüme oranının beklenenin çok altında çıkması üzerine bazı iktisatçıların dördüncü çeyrekte ekonominin resesyona girmiş olabileceğini gündeme getirmeleriydi. O yazıda yaptığımız analizde resesyon ihtimalinin düşük olduğu sonucuna varmış ama ekonominin bir yavaş büyüme dönemine girdiğini de belirtmiştik. Zaten yazımızın başlığı da “Ekonomide yavaş büyüme dönemi” idi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçen ay yayınladığı istatistikler bu görüşümüzü güçlendirdi. Bu istatistiklerin başında sanayi üretimiyle ilgili olanı yer alıyor. Ekonominin resesyona girdiğini düşünenlerin en önemli gerekçesi, sanayi üretimindeki yıllık artış oranının sonbahar aylarına girilirken hızla yavaşlaması ve ekim ayında yüzde 2,7’ye kadar inmesiydi. Bu yavaşlamanın yılın son iki ayında da sürdüğü düşünülüyor ve buna dayanılarak da resesyonun başladığı tahmini yapılıyordu.

Bayram düzeltmesi
Fakat burada ekim ayında sanayi üretimindeki artış oranının düşük çıkmasının önemli bir nedeninin, 2006’da ramazan bayramının bu aya denk gelmesi sebebiyle işgünü sayısının 2005’e göre azalması olduğu gözden kaçırılıyordu. 2005’te ramazan bayramı kasım ayına denk geldiği için 2006’nın aynı ayında işgünü sayısının artacak olması da dikkate alınmıyordu. Oysa bu etkilerin kasım ayında sanayi üretimindeki artış oranını yükseltici yönde etki yapacağı gün gibi açıktı.

Nitekim kasım ayında sanayi üretimindeki artış oranı yüzde 10,9 olarak çıktı. Bu da dördüncü çeyrekteki resesyon beklentilerinin yavaş yavaş 2007’nin ilk çeyreğine doğru ötelenmesine yol açtı.

Esasında kasım ayında sanayi üretimindeki artış oranının yüksek çıkacağının sinyalini, söz konusu resesyon öngörülerinin yapıldığı günlerde bu aya ilişkin olarak açıklanan imalat sanayi kapasite kullanım oranı da vermişti. Kasım ayında kapasite kullanım oranının 2005’in aynı ayına göre 2,3 puan artıp yüzde 83,2 olarak çıktığı açıklanmıştı. Bu oran aralık ayı verileri açıklandığında yüzde 82,8 olarak revize edildi ama yine de 2005’e göre epey yüksek bir düzeyde bulunuyor.

Sanayi üretiminin aralık ayında nasıl çıkacağını görmek için bu aya ilişkin kapasite kullanım oranına baktığımızda ise 2005’e göre yine bir yükseliş (1,1 puanlık) olduğunu ve yüzde 81,8 olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Bu da sanayi üretimindeki artış oranın aralık ayında da sonbahara girerken gördüğümüz oranlardan yüksek olacağını düşündürüyor. Fakat kasım ayındaki gibi çift haneli bir üretim artışı yaşanması ihtimali de görünmüyor.

Sanayi üretimindeki artış oranı üçüncü çeyrekte yüzde 5,6 olarak gerçekleşmişti. Tahminimiz dördüncü çeyrekte de buna yakın bir oranın çıkacağı yönünde. Bunun da dördüncü çeyrekte ekonominin genelinde en azından üçüncü çeyrekte gerçekleşene (yüzde 3,4) yakın bir büyüme oranının gerçekleşmesini sağlayacağını düşünüyoruz. Bu konudaki görüşümüzü CNBC-E tüketim endeksi, otomobil satışları, beyaz eşya satışları gibi iç talebe ilişkin bazı göstergelerde dördüncü çeyrekte gördüğümüz düzeltmelere ve ihracatta yeniden bir yükselişin başlamış olmasına da dayandırıyoruz.

Dördüncü çeyreğe ilişkin bu tahminimize paralel olarak, yılın ilk yarısındaki yüksek büyüme oranlarının etkisiyle, 2006’daki büyüme oranının yüzde 5’lik hedefin üzerinde çıkacağını da tahmin ediyoruz. Bu tahminimiz gerçekleşirse, Türkiye ekonomisi tarihinde ilk kez beş yıl üst üste hızlı (yüzde 5 ve üstü) büyümüş olacak.

2007’nin ilk çeyreğine ilişkin resesyon beklentilerine gelince… Geçen ayki yazımızda da belirttiğimiz gibi, biz bu öngörülere katılmıyoruz. Cumhurbaşkanlığı seçiminin getireceği gerginlik nedeniyle tüketici ve yatırımcının temkini elden bırakmayacağını düşündüğümüz için, 2007’nin ilk yarısında ekonomideki yavaş büyümenin süreceğini tahmin ediyoruz. Fakat ikinci yarıyılda ekonominin yeniden hızlanması ihtimalinin de bulunduğunu söylüyoruz. Tabii siyaset cephesinde işlerin iyice karışmaması ve global piyasalarda da yeni bir şokun yaşanmaması kaydıyla.

Hükümetin Borç Yükü Hafifledi

Merkezi yönetim borç stokunun tutarı, 2006 yılı sonunda 344,8 milyar YTL oldu. Bu tutar 2005 yılı sonuna göre yüzde 4’lük bir artışa tekabül ediyor. Fakat geçen yıl enflasyon daha yüksek ve yüzde 9,6 olarak gerçekleştiğine göre, hükümetin borç yükünde reel olarak yüzde 5,1’lik bir düşüşün yaşandığı anlaşılıyor.

Ancak borç istatistikleri söz konusu olunca yükün nasıl değiştiğine ilişkin hesaplar genelde bu şekilde değil de, toplam milli gelire oranı alınarak yapılıyor. Fakat bu hesabı yaptığımızda da 2006’da hükümetin borç yükünün hafiflediği ortaya çıkıyor.

Esasında henüz 2006 yılının tamamına ilişkin milli gelir verileri açıklanmış değil. Fakat Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) 2007 Yılı Programı’nda yer alan gerçekleşme tahminine göre, 2006 yılının GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) düzeyi 562,9 milyar YTL olacak. Bizim tahminlerimiz de aşağı yukarı bu yönde. Bu büyüklüğü dikkate aldığımızda ise merkezi yönetim borç stokunun milli gelire oranı yüzde 61 dolayında çıkıyor. Bu oranın 2005 yılında yüzde 68 olarak gerçekleştiğini dikkate aldığımızda ise 2006 yılında hükümetin borç yükünün epey hafiflediği sonucuna varıyoruz.

Teşvikli Yatırımlara Ne Oldu?

Konjonktür’ün ilk sayfasında her ay “Ekonominin nabzı nasıl atıyor?” başlıklı bir tabloda temel ekonomik göstergelere ait son verileri veriyoruz. Eğer bu tabloyu incelediyseniz kasım ayında teşvikli yatırım tutarının yıllık bazda yüzde 74’lük düşüşle birdenbire 399 milyon YTL’ye inmesinden endişe duymuş olabilirsiniz. Çünkü biz de yatırım eğiliminin en önemli göstergesi olarak kabul ettiğimiz bu göstergedeki kasım ayı verisini ilk gördüğümüzde aynı hisse kapılmıştık. Fakat işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşündüğümüz için hemen Hazine Müsteşarlığı ile irtibata geçtik. Oradan aldığımız bilgi şöyle:

“Devlet Yardımları Hakkında 28.08.2006 tarih ve 2006/10921 sayılı Karar 6 Ekim 2006 tarihinde, bu Kararın uygulanmasına ilişkin 2006/3 sayılı Tebliğ ise 8 Aralık 2006 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Karar ile Kararın uygulama usul ve esaslarını belirleyen Tebliğin yayımı arasında 2 aylık bir süre vardır. Bu nedenle Tebliğ yayımlanmadan yeni belge verilememiştir.”

Yani kasım ayındaki düşüş bir prosedür değişikliği nedeniyle sadece eski başvuruların sonuca bağlanabilmesinden kaynaklanıyor. Yeni prosedüre göre teşvik verilmesi 8 Aralık’tan itibaren başladığı için benzer etkiyi aralık ayı verilerinde de görebiliriz. Bu nedenle teşvikli yatırım istatistiklerini yeniden değerlendirmeye almak için ocak ayı verilerini bekleyeceğiz.

Dış Borçta Vitesi Düşürdük

Türkiye’nin dış borç stokunda 2007’nin ilk çeyreğinde patlama yaşanmıştı. Bu döneme ilişkin veriler finansal piyasalarda dalgalanmanın yaşandığı haziran ayında yayınlanmış ve endişeye yol açmıştı. Ancak ikinci çeyrek döneme ilişkin veriler yayınlandığında dış borçlanmada bir hız kesme görmüştük. Geçen ay yayınlanan üçüncü çeyrek döneme ilişkin verileri gördüğümüzde ise dış borçlanmada vitesin iyice düştüğünü fark ettik.

2007’nin eylül ayı itibariyle dış borçlarımızın tutarı 198,3 milyar dolar. Bu tutar haziran ayı sonunda 193,3 milyar dolardı. Buna göre üçüncü çeyrek dönemde dış borçta yaşanan artış 5 milyar dolar olarak ortaya çıkıyor. Dış borçtaki artış tutarı ilk çeyrekte 15,3 milyar dolar, ikinci çeyrekte ise 7,5 milyar dolar olarak gerçekleşmişti.

Dış borç stokunun ayrıntılarına baktığımızda, son dönemlerdeki gelişmelerin daha çok özel sektör kaynaklı olduğunu görüyoruz. Ekonomide 2004’te başlayan yatırım patlamasının ve geçen yıl hızlanan özelleştirmelerde ödemelerin daha çok dış kredilerle finanse edilmesi özel sektörün dış borçlarını hızla yükseltmişti. Esasında bu krediler daha çok uzun vadeli olduğu için ekonomi açısından büyük bir tehlike de yaratmıyordu. Ancak geçen yıl finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmadan sonra özel sektörün iştahı kapandı ve bu da dış borçta vitesi düşüren en önemli etken oldu.

Şirket Kuruluşları 50 Bini Aştı

2006 yılında yeni kurulan şirket sayısı 52 bin 699 olarak gerçekleşti. Bu sayı 2005’e göre yüzde 11,2’lik bir artışa tekabül ediyor. 2005 yılında yeni kurulan şirket sayısı 47 bin 401 olarak gerçekleşmişti.

Fakat 2006’da kurulan şirket sayısı 2005’e göre yaşanan artıştan çok şirketleşmede 1990’lı yılların ortasındaki altın döneme dönüş yapıldığını göstermesi açısından önem taşıyor. Bir yılda kurulan şirket sayısı ilk kez 1995 yılında 50 binin üzerine çıkmış ve dört yıl boyunca bu seviyenin üzerinde seyretmişti. Fakat Asya ve Rusya krizlerinin ve de büyük depremin etkisiyle ekonominin küçülme yaşadığı 1997 yılında şirketleşme eğiliminde büyük bir gerileme meydana gelmişti. Çok geçmeden 2001 krizinin de kapıyı çalması girişimcinin iyice kabuğuna çekilmesine neden olmuştu. Neyse ki ekonominin yeni bir hızlı büyüme ivmesi yakalaması girişimciyi kabuğundan çıkardı.

Fakat şirketleşme eğiliminin ekonominin yavaşladığı 2006’nın ikinci yarısında hız kestiği de gözümüzden kaçmış değil. Ekonomi 2007 yılının ilk yarısında da yavaş büyüyecek gibi göründüğünden bu dönemde şirketleşme eğilimindeki hız kesmenin süreceğini tahmin ediyoruz. Fakat yılın ikinci yarısında ekonomi yeniden hızlanırsa şirket kuruluşlarında da yeni bir yükseliş ivmesi başlayabilir.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz