Krizin Randevu Defteri

Bir kez kalp krizi geçiren bir kişi, sonraki hayatında devamlı kendini yoklamaya başlar. Göğsünde en küçük bir ağrı ve kollarında uyuşma hissettiğinde, yine kalp krizi geçireceği korkusuna kapılır....

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Krizin Randevu Defteri
Bir kez kalp krizi geçiren bir kişi, sonraki hayatında devamlı kendini yoklamaya başlar. Göğsünde en küçük bir ağrı ve kollarında uyuşma hissettiğinde, yine kalp krizi geçireceği korkusuna kapılır. Doktorların söylediğine göre, bu korkuyla hastaneye başvuran kişileri kalp krizi geçirmediklerini ikna etmek de epey zordur.  
 
Bir insan için kalp krizi neyse, bir toplum için ekonomik kriz aynı şey. Bir kez ekonomik kriz yaşayan toplumlarda, kalp krizi geçiren kişilerinkine benzer bir psikoloji oluşuyor. Bu toplumlar uzun bir süre ikinci kriz beklentisiyle yatıp kalkıyor. Ekonomideki en küçük sıkıntı bile ikinci krizin işareti olarak yorumlanıyor. Toplumların bu psikolojiden kurtulması, ancak ekonomi istikrarlı ve uzun süreli bir büyüme dönemi geçirirse mümkün olabiliyor.  
 
Randevu tarihi  
 
Türkiye 1994 krizinden sonra uzun süre bu psikolojiyle yaşamıştı. Ekonominin 3 yıl süren bir hızlı büyüme döneminin ortasında olduğu 1996 yılında, topluma bir kriz korkusu egemen olmuştu. “Konjonktür” sayfalarının o zamanki editörü olan Faruk Türkoğlu, Capital’in Ağustos 1996 sayısında “Kriz Korkusu” başlığıyla bu konuyu işlemişti. Bütçe açığındaki artışa ve iç borçlanmanın çığ gibi artmasına bakan yorumcular, 1996 yazında, eylülde bir kriz çıkacağına neredeyse emindi. Dış piyasalarda ise Türkiye’nin 1997 başında yeniden krize gireceği beklentisi hakimdi. Ancak, sonuçta ne eylülde ne de 1997 başında kriz yaşamadık. Asya ve Rusya krizlerinin bize bulaştığı 1998 yılına kadar hızlı büyümeyi sürdürdük.  
 
2001 krizinden bu yana yine ikinci kriz psikolojisiyle yaşıyoruz. Bugünlerde tıpkı 1996 yılındakine benzer bir ortam var. İlginçtir, kriz için verilen randevu tarihleri bile 1996’daki ile aynı. Cari açıktaki yükselişe ve TL’deki değerlenmeye bakan bir kısım iktisatçı ve işadamı, eylülde krizin kapıyı çalacağına inanıyor.  
 
Dış piyasalarda ise 2004 yılının Türkiye’de yeni bir krize sahne olmasını bekleyenler bulunuyor. İngiliz The Economist dergisinin araştırma birimi olan EIU (Economist Intelligence Unit), 2004 yılında Türkiye ekonomisinin krize sahne olma ihtimalini yüzde 60 olarak görüyor. Bu kuruluş, gelecek yıl ekonomimizin yüzde 5.9 küçüleceğini, enflasyonun ise yüzde 57’ye yükseleceğini iddia ediyor.  
 
Beklentilerin önemi  
 
Ekonominin büyümesinde öncelikle reel faktörler rol oynuyor tabii. Sanayi üretiminin seyri, tarımsal üretimin düzeyi, tüketimin ve yatırımların seviyesi ekonominin büyüme hızının ne kadar olacağını belirliyor. Ancak, ekonomideki üretim, tüketim ve yatırım kararları insanlar tarafından alındığı için, psikolojik faktörler de büyümeyi etkiliyor.  
 
Ekonomideki tüm göstergeler olumlu olsa bile, üretici ve tüketiciler bir kriz beklentisi içine girerse, bir süre sonra kriz gerçekten kapıyı çalabiliyor. “Kendi kendini doğrulayan kehanet” adı verilen bu durum, beklenen krize karşı savunma pozisyonu alan üreticilerin üretimi kısmalarından ve yeni yatırım projelerini rafa kaldırmalarından, tüketicilerin ise zorunlu tüketim malları dışındaki alımlarını durdurmalarından kaynaklanıyor.  
 
Ekonomide beklentiler bu kadar büyük önem taşımasa, kriz kehanetlerinin havada uçmasının bir sakıncası olmayacak. Ancak, beklentiler ekonomiyi etkilediği için, kriz kehanetlerine kayıtsız kalmak mümkün değil. Bu kriz kehanetlerinin ne kadar gerçekçi olduğunu incelemek gerekiyor.  
 
Olumsuz göstergeler  
 
Aslında, ekonomik kamuoyunda mevcut bulunan kriz korkusu tamamen temelsiz değil. Ekonominin bazı göstergelerinde gerçekten de kriz öncesi dönemlere özgü gelişmeler var.  
 
Bu göstergelerden en önemlisi cari işlemler dengesinde görülen açık. Geçen yıl 1.5 milyar dolarda kalan cari açık, bu yılın ilk 5 ayında 3.5 milyar doları buldu. Cari açık yıl sonunda 7 milyar doları bulabilecek gibi görünüyor. Yaşadığımız her krizden önce cari açıkta patlama yaşandığı için, bu durumun endişe yaratması çok normal.  
 
İkinci olumsuz göstergeyi ise reel kur endeksinin düzeyi oluşturuyor. Kurların gerilemesi nedeniyle TL şu anda epey aşırı değerli hale gelmiş durumda. Esasında geçmiş krizler öncesindeki düzeyine bakılırsa, reel kur endeksinin şu anda kırmızı alarm verdiği bile söylenebilir.  
 
Henüz kırmızı alarm noktasına gelmese de, kamu açığında da durum pek iyi değil. İlk yarıyıla ait bütçe verileri yıl sonu hedeflerinin tutmasının zor olduğunu düşündürüyor. İstikrar programında kritik öneme sahip olan milli gelirin yüzde 6.5’i düzeyindeki faiz dışı fazla hedefinin tutması zor görünüyor.  
 
Başka göstergeler de var  
 
Ancak, ekonominin gösterge tablosundaki göstergeler bunlardan ibaret değil. Dolayısıyla, sadece bunlara bakarak kriz öngörüsünde bulunmak yanlış oluyor. Ekonominin geleceğine yönelik olarak tahmin yapmadan önce, diğer göstergeleri de incelemek gerekiyor.  
 
Söz konusu göstergelerde ise henüz bir tehlike işareti yok. Örneğin, ihracatın ithalatı karşılama oranı tarihinin en iyi düzeylerinden birinde. Döviz rezervleri yeterli düzeyde. Kısa vadeli dış borçların düzeyi tehlike yaratmaktan çok uzak. Dövize endeksli borçlanmalar da dikkate alındığında, iç borç stokunun reel faizi makul düzeyde. İç borçlanma ihalelerinde iptal ya da katılım azlığı söz konusu değil. Mevduatlarda reel olarak artış var. Ekonomideki büyüme ivmesi de sürüyor. Bu gelişmeler ışığında biz eylülde bir kriz yaşanması olasılığını çok düşük görüyoruz.  
 
2004 tahminlerini subjektif  
 
2004’e ilişkin kriz tahminlerine gelince… Türkiye’de geleceği görüş mesafesi 6 ayın üzerine pek çıkmadığı için şimdiden 2004’e yönelik bir tahminde bulunmak mümkün değil. EIU’nun 2004’e ilişkin kriz tahminini objektif olma kriterini epey zorlayarak yaptığını düşünüyoruz. Türkiye, son 10 yılda sık sık krize girdi diye 2004’te de kriz olacak demek bizce doğru değil. 2004’e ilişkin sağlıklı bir öngörüde bulunmak için en azından kasım ayına kadar beklemek ve hükümetin söz konusu yıla ilişkin hedeflerini görmek gerekiyor.  
 
EIU, 2001 krizinden sonra Türkiye ekonomisinin çabucak toparlanacağına da pek inanmamış ve 2002 büyüme tahminini sadece yüzde 2 olarak belirlemişti. Oysa geçen yıl Türkiye ekonomisi yüzde 7.8 büyüdü ve EIU’nun bu öngörüsü çöpe gitti. Bu kuruluşun 2003 büyüme tahmini de düşük ve yüzde 3.5 düzeyinde. Ancak, görünen o ki, bu yıl büyüme yüzde 5’i rahat bulacak. Siyasette işler karışmadığı ve Ortadoğu’da yeni bir savaş patlamadığı takdirde, biz Türkiye ekonomisinin 2004 yılında da EIU uzmanlarını mahcup edeceğine inanıyoruz.  
 
EKONOMİNİN GÖSTERGE TABLOSU NE DİYOR?  
 
Ekonomi yönetimi ile uçak kullanmak sık sık birbirine benzetilir. Her iki iş de büyük ustalık gerektirir. Gerekli bilgi ve ustalığa sahip olmayan bir kişinin “kokpit”e geçmesi halinde uçağın havada kalması pek mümkün değildir. Aynı şekilde acemi bir kişi dümene geçtiğinde ekonominin yere çakılması riski yükselir.  
 
Pilot, uçağı kullanırken “kokpit”teki çok sayıdaki göstergeden yararlanır. Uçağın yakıt durumu, basıncı, yüksekliği hep bu göstergelerden takip edilir ve buna göre önlem alınır. Örneğin, yükseklik kaybı görüldüğünde uçağın burnu yukarı kaldırılır.  
 
Bir uçak “kokpit”indeki kadar göz önünde olmasa da ekonomi yönetiminde de dikkate alınması gereken göstergeler vardır. Bu konuda uzman olan kişiler bu göstergeleri bilir ve sürekli takip eder. Bu kişiler ekonominin nereye gittiğine yönelik tahminlerini bu göstergelere dayandırır.  
 
Ancak, ülkemizde ekonomi serbest atışa açık bir alan olduğu için, gerekli uzmanlığa sahip olmayanlar da beyanat vermekten kaçınmıyor. Üstelik bu kişilerin sesi uzmanlardan daha çok çıkıyor. Hal böyle olunca da sap samana karışıyor.  
 
Son aylarda yine böyle bir ortamın içindeyiz. Ekonomiden anlayan anlamayan herkes ahkam kesiyor. İhracatçı kuruluşların temsilcileri, cari açıktaki yükselişe ve kurdaki düşüşe dikkat çekip kriz uyarısı yapıyor. Dış ticaretten sorumlu bakanımız, ihracatın ithalatı karşılama oranında kriz işareti gördüğünü söylüyor. Yıllarını ekonomiyi incelemeye vermiş profesörler “Endişe edecek bir durum yok” dese de, kopan velvelede seslerini pek duyan olmuyor. Ekonomiden ne kadar anladığı bilinmeyen kriz çığırtkanlarını ekonomi sayfalarının manşetine taşıyan basın, uzmanların beyanatlarını ise küçük puntolarla geçiştiriyor.  
 
Biz durumu biraz açıklığa kavuşturabilmek için ekonominin gösterge tablosunu çıkardık. Yandaki tabloda ekonominin geleceği konusunda konuşmadan önce bakılması gerekli en önemli göstergelerden 12’sini görüyorsunuz. Bu göstergeler ile ilgili değerlendirmelerimiz ise aşağıda yer alıyor:  
 
* 12 göstergeden 8’inde bir sorun görünmüyor. Bu göstergeler arasında, dış ticaretten sorumlu bakanımızın kriz sinyali aldığı ihracatın ithalatı karşılama oranı da var. Daha önce yaşadığımız krizler öncesindeki durum incelendiğinde, Türkiye’de ihracatın ithalatı karşılama oranının yüzde 55’in altına inmesinin tehlikeli olduğu anlaşılıyor. Oysa şu anda bu oran yüzde 70’e yakın. Dış ticaretten sorumlu bakanımızın nasıl olup da bu göstergede kriz işareti gördüğünü ise bilemiyoruz.  
 
* Ekonominin gösterge tablosunda yer alan 3 göstergeden sarı alarm işareti alıyoruz. Bunlardan en önemlisi cari işlemler açığı. Türkiye’de cari açığın GSMH’ye (Gayri Safi Milli Hasıla) oranı yüzde 3.5’i aşınca sorunlar baş gösteriyor. Geçen yıl bu oran yüzde 0.8 idi ama gidişat bu yıl yüzde 3’ü bulabileceğini gösteriyor. Şu ana kadar pek dikkatleri çekmeyen kamu kesimi açığında da durum hassas. Döviz mevduatlarının toplam mevduata oranı da tehlike sınırının biraz üzerinde bulunuyor ama son aylarda bu oranın giderek düşmesi bu göstergede önemli bir tehlike işareti olmadığını düşündürüyor.  
 
* Gösterge tablosunda kırmızı alarm verme durumuna gelen tek gösterge ise reel kur endeksi. Bu göstergede tehlike sınırı 120 iken şu andaki düzey 140.5. Ancak, bugün uygulanan kur politikası geçmiş yıllardakinden çok farklı olduğu için bu gösterge için de paniğe kapılmamak gerekiyor. Geçmiş yıllarda reel kur endeksindeki yükselme hükümetin kurları baskı altına almasından kaynaklanırdı. Bugün ise halkın dövizden TL’ye dönmesi reel kuru yükseltiyor. Cari açıktaki yükselme veya kurların fazla düşmesi gibi gerekçelerle halk tekrar dövize yönelmeye başlarsa, bir kriz yaşanmadan reel kur endeksi makul düzeye inebilir.  
 
Ekonominin gösterge tablosunu bir bütün olarak değerlendirirsek, şu an için paniğe kapılacak bir durum olmadığını söyleyebiliriz. Ancak, cari açık, reel kur ve kamu açığının dikkatle takip edilmesi ve gerekli önlemlerin zamanında alınması da şart.  
 
BÜYÜME İKİNCİ ÇEYREKTE YÜZDE 5 DOLAYINA İNEBİLİR  
 
Ekonomide geçen yıl başlayan büyüme eğilimi bu yılın ilk çeyreğinde de sürdü. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, ilk çeyrekte GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 7.4 oranında büyüdü. GSYİH’deki (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) büyüme ise yüzde 8.1 olarak gerçekleşti.  
 
Ekonominin ilk çeyrekte hızlı büyümesine üç ana sektör de katkıda bulundu. Hizmetler sektörü yüzde 8.3 oranındaki büyüme ile ekonominin genelindeki büyümeye en fazla katkıda bulunan sektör oldu. İnşaat ve finans sektörlerinde küçülme yaşanmasına rağmen, ticaret ve ulaştırma-haberleşme sektörlerinde işler iyi gidince hizmetler sektörü yüksek bir büyüme oranı gerçekleştirdi. Sanayi sektöründe yüzde 7.8 oranında büyüme yaşandı. Üçüncü ana sektör olan tarım da yüzde 7 oranındaki üretim artışıyla ekonominin hızlı büyümesine destek verdi.  
 
Harcamalar yöntemiyle GSYİH verileri, geçen yıl pek canlı olmayan talebin ilk çeyrekte hareketlenmeye başladığını gösteriyor. Söz konusu verilere göre, harcamalarda aslan payını oluşturan özel nihai tüketim harcamalarında yüzde 6.5 oranında artış var. Özel sektörün yatırım harcamalarının da yüzde 20.4 oranında artarak talebe olumlu katkıda bulunduğu görülüyor. Devlet ise hem tüketim hem de yatırım harcamalarını kısarak ilk çeyrekte büyümenin daha yüksek çıkmasına engel olmuş durumda.  
 
Stok yığmaya devam  
 
Ancak, talepte görülen canlanmaya rağmen ilk çeyrekte de büyümenin esas kaynağı stoklarda görülen olağanüstü artış oldu. Yaptığımız hesaplara göre, stoklarda artış olmasaydı ekonomi büyümeyecek, yüzde 3.1 oranında küçülme yaşanacaktı.  
 
Stoklardaki artış geçen yılki büyümede de epey etkili olmuş ama normalin çok üzerinde olduğu için de epey kafa karıştırmıştı. DİE’nin artık bu stok birikimi konusuna bir açıklık getirmesi gerekiyor.  
 
Bu arada ihracattaki olağanüstü performans da ilk çeyrekte büyümenin yüksek olmasına yol açan etkenlerden birini oluşturuyor. Yaptığımız hesaplara göre, ihracattaki artış vasat düzeyde kalsaydı ilk çeyrekteki büyüme yüzde 5’in altında çıkacaktı.  
 
İkinci çeyrek tahminleri  
 
Yılın ikinci çeyreğinde büyüme oranının ilk çeyrekteki kadar yüksek olması beklenmiyor. Çünkü, geçen yılın ikinci çeyreğinde ekonominin üretim hacminde sıçrama yaşanmıştı. Bu yılın ikinci çeyreğine ilişkin olarak elimizde bulunan veriler ise benzer bir sıçramanın yaşanmadığını gösteriyor.  
 
Bu görüşümüzün en önemli gerekçesini, sanayi üretimindeki artışın nisan ayında yüzde 3.8’de, mayıs ayında ise yüzde 4.8’de kalması oluşturuyor. Geçen yılın aynı aylarında sanayi üretimindeki artış çift haneliydi. Kapasite kullanım oranının yüzde 80’i aşmasına rağmen haziran ayında da sanayi üretiminde geçen yılkine benzer bir artış yaşanması mümkün görünmüyor.  
 
Biz ağustos ayı sonunda açıklanacak olan ikinci çeyrek büyüme oranının yüzde 5 dolayında gerçekleşeceğini tahmin ediyoruz.  
 
BÜYÜME TAHMİNİMİZ BAŞARILI  
 
Capital’in konjonktür uzmanları, herhangi bir ekonomik göstergeye ilişkin değerlendirme yaparken konuyla ilgili tüm verileri gözden geçiriyor. Örneğin, büyüme tahminleri yapılırken ilgili dönemin sanayi üretiminden kapasite kullanımına, otomotiv ve beyaz eşya satışlarından KDV tahsilatına, ihracattan ithalata kadar tüm veriler büyüteç altına alınıyor. Bu kapsamlı incelemeden süzülüp gelen tahminlerimizin de isabet derecesi yüksek oluyor.  
 
Nitekim ilk çeyrek büyüme oranına ilişkin tahminimiz de isabetli oldu. Haziran sayımızda yılın ilk çeyreğine ilişkin değerlendirmede bulunurken, bu dönemde büyüme oranının yüzde 6-9 arasında çıkmasını beklediğimizi yazmıştık. Yandaki kupürde de gördüğünüz gibi, nokta tahminimizi ise yüzde 7 olarak belirlemiştik. DİE’nin açıkladığı büyüme oranı bizim tahminimizden sadece 0.4 puan daha yüksek çıktı.  
 
ENFLASYONDA UMUT YILIN İKİNCİ YARISINDA  
 
Enflasyonla mücadelede yılın ilk yarısı çok iyi geçmedi ama ipin ucu da kaçırılmadı. Enflasyonda geçen yıl başlayan düşüş eğilimi, bu yılın şubat ayında durdu. Ancak yeni bir yükseliş de yaşanmadı. Bu durum özellikle mayıs ve haziran aylarında yaşanan olumlu gelişmelerden kaynaklandı.  
 
Yıllık enflasyon yılın ilk yarısını hemen hemen geçen yılın sonundaki düzeyinde kapattı. İstikrar programında esas dikkate alınan enflasyon göstergesi olan TÜFE (Tüketici Fiyatları Endeksi) enflasyonu haziran sonunda yüzde 29.8 oldu. TÜFE enflasyonu geçen yılın sonunda sadece 0.1 puan daha düşük ve yüzde 29.7 düzeyindeydi. TEFE (Toptan Eşya Fiyatları Endeksi) enflasyonu ise haziran sonunda yüzde 29.6 oldu. Geçen yılın sonunda TEFE enflasyonu yüzde 30.8’di.  
 
Ancak, ilk yarıyılda gerçekleşen toplam enflasyon yıl sonu hedefinin yarısını geçmiş durumda. TÜFE’de yıl sonu hedefi yüzde 20 iken, ilk 6 ayda yaşanan artış yüzde 12 oldu. Yıl sonu hedefinin yüzde 17.4 olduğu TEFE’de ise ilk 6 ayda yüzde 11.5’lik artış yaşandı. Bu durumda yıl sonu hedefinin tutması için yılın ikinci yarısında aylık oranların geçen yıla göre çok düşük gerçekleşmesi gerekiyor.  
 
Geçen yılın ikinci yarısında siyasi belirsizlik nedeniyle enflasyon oranları ilk yarıya göre yükseldiği için, bu yılın aynı döneminde daha düşük oranların çıkması ihtimali var. Ancak, bu düşüşün yıl sonu hedefinin gerektirdiği kadar olup olmayacağı henüz belirsiz.  
 
Yıl sonu hedefinin tutması için birkaç şartın yerine gelmesi gerekiyor. Birincisi, kurlardaki düşüşün yerini sert bir yükselişe bırakmaması şart. İkincisi, hükümetin ek kaynak sağlamak amacıyla kamu fiyatlarıyla oynamaması gerekiyor. Üçüncü şartı ise özel sektörün talepte görülen canlanmadan fiyatları artırmak için yararlanmaması oluşturuyor.  
 
BÜTÇEYİ BİRAZ DAHA SIKMAK ŞART  
 
Şu sıralarda ekonomide tüm dikkatler dış açık konusuna yoğunlaşmış durumda ama esasında iç açıkta da durum epey hassas. Veriler yılda bir kez açıklandığı için bir bütün olarak kamunun gelir-gider dengesini yakından izleyemiyoruz tabii. Ancak yakından izleme imkanı bulduğumuz konsolide bütçede yılın ilk yarısına ilişkin gerçekleşmeler çok iyi değil.  
 
Maliye Bakanlığı’nın verileri, yılın ilk yarısında konsolide bütçenin 24.8 katrilyon lira açık verdiğini gösteriyor. Geçen yıla göre yüzde 38.5 oranında artışı ifade eden bu tutar, yıl sonu hedefinin ise yüzde 54.8’ine tekabül ediyor. Bu durum, gidişat devam ederse yıl sonunda bütçe açığının hedefi aşacağını gösteriyor.  
 
Bütçede esas kritik öneme sahip olan faiz dışı fazlanın ise ilk yarıyılda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4.7 oranında daha düşük gerçekleştiği dikkati çekiyor.  
 
Bütçe verilerinin ayrıntılı bir incelemesi, personel ve faiz harcamalarında sorun bulunduğunu gösteriyor. Hükümetin disipline çok fazla riayet etmemesi, ilk yarıyılda yıl sonu hedefinin yarısından daha fazla personel harcaması yapılmasına yol açtı. Faizlerdeki düşüşün gecikmesi ise faiz ödemelerinin beklenenden yüksek gerçekleşmesine neden oldu.  
 
Cari harcamalar ile yatırım harcamalarında aşırı bir kısıtlamaya gidilerek, ilk yarıyılda toplam harcamalarda ipin ucunun kaçması önlendi. Ancak, söz konusu harcamalara ilişkin ödenekleri yıl sonuna kadar tutmak pek imkan dahilinde değil. Her yıl olduğu gibi bu yıl da son aylarda bu ödenekler serbest bırakılacak. O zaman harcamalardaki artış hedefin üzerine çıkabilecek.  
 
Harcamaları kontrol altına almayı pek başaramayan hükümet kamu fiyatlarıyla oynayarak ve ek vergiler çıkararak gelirleri artırmayı umuyor. Ancak kamu fiyatlarıyla oynamanın enflasyonu kontrolden kaçırmak gibi bir riski var. Neredeyse adım başı vergi öder hale geldiğimiz için halkın yeni ek vergilere ise pek tahammülü yok.  
 
PARİTE DEĞİŞİMİNİN DIŞ TİCARETE ETKİSİ  
 
Eldeki veriler bu yıl ihracatta olağanüstü bir artış yaşandığını göstermesine rağmen ihracatçıların yüzü gülmüyor. Kurlardaki düşüş nedeniyle zarar ettiklerini iddia eden ihracatçılar, dalgalı kur politikasının terk edilmesi ve kurların yükseltilmesinin sağlanması için seslerini giderek yükseltiyor.  
 
İhracatçılar, ihracatta görülen artışın da dolar/euro paritesindeki değişimden kaynaklanan “sanal” bir artış olduğunu öne sürüyor. İhracat verileri euro cinsinden hesaplandığında bir artışın söz konusu olmadığı belirtiliyor.  
 
Türkiye’nin dış ticaret verileri dolar cinsinden tutuluyor. Bu nedenle dolar/euro paritesindeki değişim elbette bu verileri etkiliyor. Ancak, bu etki ihracatçıların öne sürdükleri kadar da olumsuz ve yüksek değil. Çünkü, ihracatın tamamı euro ile yapılmadığı için, ihracat verilerini euro ile hesaplamak da yanlış oluyor.  
 
Merkez Bankası’nın hesabı  
 
Merkez Bankası’nın aylık olarak yayınladığı “Ödemeler Dengesi Raporu”nun sonuncusunda bu konu üzerinde durulan bir bölüm mevcut. Merkez Bankası uzmanlarının, dış ticaret verilerini önceki yılın kurları üzerinden hesaplayarak parite etkisinden arındırdıkları araştırmanın sonuçlarını şöyle özetlemek mümkün:  
 
* DİE’nin verileri, 2003 yılının ilk çeyreği itibariyle ihracatta yaşanan yıllık artışı yüzde 31.3 olarak veriyor. Merkez Bankası uzmanlarının hesabı, yabancı paraların ABD doları karşısındaki değeri 2002 yılının ilk çeyreğindeki düzeyinde sabit kalmış olsaydı, ilk çeyrekteki ihracat artışının yüzde 18.7 olarak gerçekleşeceğini gösteriyor.  
 
* Buna göre, doların euro karşısındaki değer kaybının ihracat artışını 12.6 puan şişirdiği anlaşılıyor. Ancak, yüzde 18.7’lik ihracat artışı da yabana atılacak gibi değil. Parite değişimi nedeniyle rakamlarda görülen şişmeyi arındırsak bile ihracatta önemli bir artış var.  
 
* Ayrıca, parite değişiminin dış ticaret üzerindeki etkisi yeni bir şey değil. Bu etki ihracatı şişirici yönde olunca dikkat çekti. Doların euro karşısında değer kazandığı 2001 yılında ise parite etkisi nedeniyle ihracattaki değişim gerçekte olduğundan düşük hesaplanmıştı.  
 
* Parite değişiminin dış ticaret üzerindeki etkisi ihracatla sınırlı değil. Yüzde 55-60’ı dolar, yüzde 35-40’ı euro ile yapıldığından bu iki para arasındaki parite değişimi ithalatı da etkiliyor.  
 
* Merkez Bankası uzmanlarının hesapları, parite etkisi nedeniyle son bir yıldır ithalattaki değişimin gerçekte olduğundan daha yüksek hesaplandığını gösteriyor. Örneğin, ilk çeyrek için yüzde 36.4 olarak hesaplanan ithalat artışı, parite etkisinden arındırıldığında yüzde 26.6’ya iniyor.  
 
* İlk çeyrek itibariyle parite etkisinin dış ticaret dengesi üzerindeki net etkisinin ise açığı artırıcı yönde olduğu görülüyor. Merkez Bankası uzmanlarının hesaplarına göre, ilk çeyrekte ihracattaki artışın 988 milyon doları, ithalattaki artışın ise 1 milyar 12 milyon doları parite etkisinden kaynaklanmış durumda. Buna göre söz konusu dönemde dış ticaret açığı parite etkisi dolayısıyla 24 milyon dolar daha yüksek çıkıyor. Merkez Bankası uzmanlarının hesapları, ocak-nisan dönemi itibariyle bu tutarın 86 milyon dolar olduğunu da gösteriyor.  
 
 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz