"''Türkiye´de Tüketimi İlişkiler Yönlendiriyor''"

Prof. Dr. Ayşe Buğra / Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ayşe Buğra, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden. Uzmanlık alanı ``Gelişme İktisadı``. Ancak, son yazdığı kitapla, tüketim...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
''Türkiye´de Tüketimi İlişkiler Yönlendiriyor''

Prof. Dr. Ayşe Buğra / Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Prof.Dr. Ayşe Buğra, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden. Uzmanlık alanı ``Gelişme İktisadı``. Ancak, son yazdığı kitapla, tüketim ve tüketici davranışlarına farklı bir yaklaşım getirdi. Toplumu tanımak için üretimi değil, tüketimi ele almak gerektiğini ortaya koydu. Capital, Buğra ile bu kitabını ve Türk tüketicisindeki yeni eğilimleri, iş dünyasına damgasını vuran tüketim ilişkilerini konuştu.

Bir toplumu tanımak istediğinizde işe nereden başlarsınız? Ekonomisinden mi, üretim yapısından mı, yoksa demografik özelliklerinde mi? Sanırım bu soruya çoğumuz benzer yanıtlar vereceğiz. Oysa Prof.Ayşe Buğra bir toplumu tanımak ve anlamak için bambaşka bir yol gösteriyor bize. Alışılageldiği gibi ekonomik, siyasi ve sosyal yapının ipuçlarının üretimde değil  tüketimde olduğunu söylüyor. Tüketimi araştırarak o topluma ayna tutulabileceğini iddia ediyor.

Bunu yaparken Türkiye'deki gecekondulaşmadan, dayanıklı tüketim malları sektörünün gelişimine; Migros'un ``Bakkalım Projesi``nden, Petrol Ofisi'nin özelleştirilmesine kadar bir çok güncel konuya farklı bir bakış getiriyor. Devletin tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalması ile oluşan piyasa dışı piyasanın dinamiklerini ortaya çıkarıyor.

Yüksek öğrenimini Kanada'da tamamlayan ve McGill Üniversitesi Ekonomi Bölümünden doktorasını alan Prof. Ayşe Buğra son sekiz yıldır Boğaziçi Üniversitesi'nde görev yapıyor. Uzmanlık alanı ise Gelişme İktisadı. ``İktisatçılar ve İnsanlar, Devlet ve İşadamları`` kitabının yazarı Buğra ile son kitabı "Devlet- Piyasa Karşıtlığının Ötesinde" ve tüketim üzerine konuştuk:

Ülkeleri veya bir ülkenin belli başlı dinamiklerini araştırırken hep üretim ve üretim yapısı baz alınır. Siz ise tüketimin ihmal edildiğini söylüyorsunuz. Tüketim neden önemli?

Yalnızca iktisatçılar değil, ekonomiyi ve toplumu anlamaya çalışan herkes üretime bakar. Aslında tüketim, topluma ayna tutmak açısından çok enteresan bir alandır. Tüketime bakarak ekonomiyi görebiliyorsunuz, kültürü görebiliyorsunuz, politikayı görebiliyorsunuz. Bir toplumun gerçekten ne olup olmadığını anlamak için bakılacak şey tüketime bakmaktır.

Tüketimin bir topluma ayna tutmak açısından önemli olduğunu söyüyorsunuz. Türk toplumun tüketim yapısına baktığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz?

Cemaati görüyorum. Aile ve cemaati görüyorum. Ne özel sektörü ne piyasayı ne devleti görüyorum. Türkiye'nin düzeninin açıklama çabalarının çok yoğun olduğu dönemler yaşadık. Yaşıyoruz da... Bu tartışmalarda hep devletçilik ön plana çıkar.

Ancak tüketim açısından bakıldığında devletçi bir toplum yapısının olmadığı görülür. Etkin olan devletçilik değil, kişisel nitelikli ilişkiler. Türkiye'de belirleyici olan o insanın hangi şehirden, hangi mahalleden geldiği, hangi insanı tanıdığıdır.

Türk tüketicisi nasıl bir tüketici? Belli başlı karakteristikleri neler?

Doğrusu bu çalışmayı yaparken, karşılaştırmalı tüketici davranışları araştırması yapmak gibi bir amacım yoktu. Yalnız şöyle bir hipotezle başladık çalışmaya. Her insanın her yerdeki temel ihtiyacı, içinde yaşadığı topluma katılmak ve bir insan olarak kendini gerçekleştirmektir. Bu evrensel bir şeydir. Bunu insanlar tüketim ile yapıyor. Tüketim faaliyetinin anlamı, insanın topluma katılma çabasının bir yansımasıdır. Tüketim insanın topluma katılmaya ve kendini gerçekleştirmeye çalışmasının sergilenme biçimidir. 

Diğer ülke tüketicileri ile Türk tüketiciler arasında farklılık yok mu?

Dayanıklı tüketim malları sektöründe gelişmiş Batı toplumları ile Türkiye'yi karşılaştırdığımızda şöyle bir tablo çıkıyor ortaya. Gelişmiş Batı toplumlarında tüketim faaliyetini bireyler bir vatandaş olarak yürütüyor. Herkesin eşit şartları olduğu bir piyasa var. Emek piyasası olsun, tüketici kredisi alanında olsun, bireyler devletin düzenlemeri ile eşit şartlara sahip hale getiriliyorlar. Bir satıcının karşısına çıktıklarında da birbirlerine eşitler.

Oysa Türkiye'de tüketiciler eşit değil. Türkiye'de tüketim kişisel ilişkiler ağlarının bir parçası olarak ortaya çıkıyor. Mesela gecekondu sahibi olabilmek için, mutlaka birilerini tanımak gerekiyor. Üretici ile bayiler arasındaki ilişki de güvene dayalı. Bayinin tüketici ile ilişkileri yine ilişkilere dayalı.

Türkiye'de insanlar topluma tüketim yolu ile katılırken yola eşit vatandaşlar olarak çıkmıyorlar... Kişisel ilişkilerinin parçası olarak çıkıyorlar; en önemli fark bu. Ama tabii insanlar neyi istiyorlar, neyi satın almak istiyorlar bunu bilmiyorum. Araştırdığım bir konu değil bu.

Tüketime bakışın iktisatçılar tarafından ihmal edildiğini söylüyorsunuz... Sizce özel sektor şirketleri de bu alanı ihmal mi ediyorlar?

Tüketimi devletin veya özel sektörün ihmal ettiği bir alan olarak görmüyorum. Özel sektor üretttiği malları satmak zorunda, dolayısı ile de tüketime bakmak durumunda. Batı'daki örneklere baktığımızda dayanıklı tüketim malları gibi önemli malların piyasalarında devletin piyasa oluşturmada önemli bir rol oynadığı görülür.

Devlet bunu nasıl yapar? Gelir ve istihdam düzenliliğini sağlayarak, insanların tüketimde kullanabilecekleri yeterli geliri elde etmelerine zemin hazırlayarak, sosyal konut yaparak, tüketici kredilerine ilişkin mevzuatları düzenleyerek... İhtiyaçların karşılanmasında daha da önemlisi böyle bir piyasanın oluşasında devlet önemli bir rol oynuyor. Devlet piyasa oluşturma rolünü üstlenmediği zaman piyasa oluşmuyor. Ortaya bir piyasa talebi çıkmıyor.

Devlet tüketimi ihmal ettiğinde özel sektor böyle bir piyasa oluşturmak için bir fırsat yakalamıyor mu?

Devlet piyasa oluşturma rolünü üstlenmediği zaman özel sektor böyle bir piyasa oluşturamıyor. Gecekondulaşmada olduğu gibi piyasa dışı bir piyasa oluşuyor. Ama devlet bazı yükümlülüklerini yerine getirmeyince, ortaya çıkan şey özel sektor değil. Bambaşka bir yapı. Burada piyasa dışı bir piyasa oluşuyor. Sadece piyasaya bırakılmayan ihtiyaçlar ki bu dünyada en liberalist ülklerde bile böyle...

Devlet bunlarla ilgilenmediğinde özel sektor devreye giriyor. Ancak burada özel sektörün sağladığı imkanlara gücü yetmeyenler de oluyor. Bireyler bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yollar arıyorlar ve bu noktada kişisel ilişkiler, cemaatler devreye giriyor. Bu ilişkileri kullanarak ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar ama bir sure sonar kişisel ilişkiler ticarileşiyor. Gecekondular buna iyi bir örnek. Cemaatlar ihtiyaçları karşılamaya başladığında o ilişkiler orada kalmıyor. Bu piyasa dışındaki piyasa gerçek piyasanın içerisine sızmaya başlıyor.

YENİ TEKNOLOJİLERE YÖNELİK TALEBİ NASIL DEĞERLENDİRİYOR?

Tüketimi incelerken kuşkusuz ihtiyaçlar da çok önemli? İhtiyacı nasıl tanımlıyorsunuz?

Kitapta yer alan ilk makale, Prof.Dr.Gürol Irzık ile yaptığımız bir çalışmadır. Biz ihtiyaçların temel ihtiyaçlar, yapay ihtiyaçlar gibi ayrılmasına karşı çıktık. Bütün insanların paylaştıkları temel bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz; bu da topluma katılma ve kendini gerçekleştirme. Bu Aristo´dan Marks´a kadar tarihi olan bir fikir. Bunu gerçekleştirmek için kişiler tüketiyorlar. Şurada oturursam şöyle bir ihsan olabilir gibi. Toplumun bir parçası olmaya, diğer insanlar tarafından benimsenmeye ihtiyaç duyuyor ama bu her zaman başarılı olamıyor. Benzemek istediğ toplum ya da kategori bunu derhal farkediyor bunu algılıyor.

İhtiyaç ve tüketimin manupile edildiği görüşüne katılıyor musunuz?

Hiçbir zaman saf bir ihtiyaç olmamış. Her zaman ihtiyaç manupile edilmiştir, çünkü ihtiyaç dinamik bir kavram. Ama insanlara zevkleri ve tercihleri manüpile edilen bir kitle olarak bakmak doğru değil. Onların ne yapmaya çalıştığını anlamak önemli.

Türkiye'nin cep telefonu ve internet gibi yeni teknolojileri benimseme hızını bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cep telefonu ortaya çıktı ve bir kısım insanların hayatını çok kolaylaştırdı. Bir kısım insanlar için de bu bir özenti yarattı. Şimdi bu kişilerin buna ihtiyacı yoktur, bunlar özentidir mi diyeceğiz? Ben bunu, kişilerin topluma katılma ihtiyacınının, "ben de toplumun bir parçasıyım" demenin bir yolu olarak görüyorum.

Bu insanların ne yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalışmak lazım. Belki de çok toplumcu bir toplum olduk. İnsanlar çok birlikte yaşıyorlar. Bir arada olmak çok önemli. Herkes gibi olmak önemli. Farkılılktan çok korkulan bir toplum. Belki bu nedenle yenilikleri bu kadar hızlı benimsiyoruz. Eğer insanların hayatında topluluk, cemaat ilişkileri bu kadar önemliyse ve piyasa oluşturan kurumlar yoksa insanlar farklılaşmayı hakkaten göze alamaz.

''DAYANIKLI TÜKETİM SEKTÖRÜNÜ BAYİLİK SİSTEMİ GELİŞTİRDİ''

''Özel sektor şirketlerinin Türkiye'de farklı piyasa oluşturma yoluna gittikleri görülüyor. Buna örnek dayanıklı tüketim mallarındaki bayilik teşkilatlarını verebiliriz.. Çünkü, bayi teşkilatını yönlendiren mantık, piyasayı yönlendiren mantık değildir. Kişisel ilişkilere, yüzyüze ilişkilere ve tanışıklığa dayanan, bir aile ya da cemaat modelidir.

Aynı model şimdi satış mağazaları bağlamında kullanımaya başlandı. ``Bakkalım Projesi`` tamamen aynı mantık üzerine kurulmuştur gözlemleyebildiğim kadarı ile. Bayi mantığınının dayanıksız tüketim mallarına uygulanmasıdır. Arçelik'in yaptığını şimdi Migros yapmaya başlıyor.

Bu model doğru bir model mi? 

Çok akıllıca bulunmuş, Türkiye şartlarına çok uygun bir model. Süpermarketler gibi bir piyasa modelinden aile ilişkilerinin, kişisel ilişkilerin öne çıktığı bir modele geçiliyor. Piyasanın formel ilişkisinden çıkıp daha esnek, güvene, dayanan bir ilişkiye geçilmesi söz konusu..

Şirket bayiye, bayi ise müşterisine güveniyor. Satıcı ile firma arasında bir organik bağ kuruluyor. Dayanıklı tüketim malları sektöründe bu yapı olmasaydı, bu sektor bu kadar gelişemezdi. Çünkü 1960'larda gelir seviyesi oldukça düşük, tüketici finansmanını, taksitli satışları düzenleyen mevzuatlar oldukça yetersizdi. Dolayısı ile bu sector ancak  böyle bir yapıyla gelişebildi.

''AHLAKSIZ KONUT EKONOMİSİ''!

Prof.Dr. Ayşe Buğra, ``Devlet-Piyasa Karşıtlığının Ötesinde`` adlı kitabında ``Ahlaksız Konut Ekonomisi`` kavramını ortaya atıyor. Buğra, bu kavramı kullanma nedenlerini ise kitabının girişinde şöyle açıklıyor:

''Konutla ilgili tüketim faaliyetleri, hem bireyin katılmaya çalıştığı toplumun niteliğini hem de farklı sosyal kesimlerin toplumdaki yerlerini yansıtan en önemli alanlardan biri. Türkiye´de bu faaliyetleri tanımlayan temel olgu ise, gecekondu olgusu. Ben, Türkiye´nin sosyo-ekonomik ve politik yapısını anlamakta en aydınlatıcı ipuçlarını burada bulduğumuzu düşünüyorum.

Bu üzerinde pek çok ampirik çalışma yapılmış alana yeniden dönmemin ve bu derlemedeki üçüncü makalede onu ahlaki bir bağlamda ele almamın sebebi de bu. Konut sektörü, dünyanın her yerinde, bir ahlaki ekonomiye sahip. Çünkü, dünyanın her yerinde konut, karşılanması bütünüyle piyasanın ahlaken yansız işleyişine bırakılmayan temel bir ihtiyaç niteliği taşıyor. Bu ihtiyaç, farklı toplumlarda, farklı biçimler alan toplumsal nitelikli ilişkiler içinde karşılanıyor ve dolayısıyla, incelenmesi standart piyasa kurallarının dışında bir ahlaki ekonomi çerçevesinde gerektiriyor. Türkiye´de konut sektörünün, bu ahlaki ekonominin bir ahlaksız ekonomiye dönüşmesi, derlemedeki üçüncü makalenin konusu.``
 
TÜRKİYE´DE BAYİLER NEDEN GÜÇLÜ?

Kitabınızda Petrol Ofisi'nin 5 bin bayiinin olduğunu ve bunlardan 70´inin milletvekili olduğunu yazıyorsunuz. Petrol Ofisi özelleştirmesine ilişkin verilen karalarda bunun belirleyici olduğunu düşünüyor musunuz?

Sayı konusunda tam emin değilim. Petrol Ofisi'nde 70 tane bayi milletvekili olduğu gazetelerde yer almıştı ve bu haberi gördüğümde çok şaşırmıştım. Özelleştirme konusunda belirleyici olup olmadıkları konusunda ise bir şey söyleyemem. Bana burada çarpıcı gelen, Petrol Ofisi'nin 70 bayiinin milletveki olması değil. Meclis´te 70 tane bayi milletvekilinin olması idi. Sosyolojik açıdan bir meslek grubunun Meclis´te bu denli güçlü bir şekilde temsil edilmesi ilgimi çekti. 

Bayilik sisteminin bu denli etkin olmasının sakıncalı yanları yok mu ?

Devletin piyasa ilişkilerini düzenlememesi, daha doğrusu bazı ihtiyaçların karşılanmasını tamamen piyasa ilişkilerine bırakması bazı alanlarda çok kötü sonuçlar veriyor. Bir bayi teşkilatı kuruyorsunuz ülke çapında, bu insanlar kendilerini birbirine bağlı hissediryorlar. Bu bir dayanışma bir güç getiriyor. Ve zaman içinde bu güç politik güce de tahsis edilebilir hale geliyor. Bu yapıdaki ilişkisel sermayenin başka bir güce, politik bir güce dönüşmesi söz konusu.

Tüketim üzerine odaklanmanız, tüketimi araştırmanız nasıl başladı ?

Benim tüketim konusuna eğilmem biraz ihtiyaç kanalı ile oldu. Kitaptaki ilk makale Boğaziçi Ünuversitesi Felsefe Profesörü Gürol Irzık ile birlikte yazılmıştır ve ihtiyaç konusundadır. İktisatçıların hiç ilgilenmedikleri bir konudur ihtiyaçlar ve ilginç bir konudur..Neredyse yasaktır ihtiyaçlar üzerine konuşmak İktisatçı tercihlere bakar, seçimlere bakar ama ihtiyaç onları ilgilendirmeyen bir alandır. Bu bana doktora öğrenciliğimden beri tuhaf gelmiştir. Eğer iktisatınkonusu refahsa insanların daha iyi yaşaması ise neden ihtiyaçlardan bahsetmişyoruz. Bu konuya ilgi duyunca bir makale yazdım. İktisatta ihtiyacçlar nasıl ele alınmalıdır gibi konulaı kapsayan. Gürol Irzık ile bir ihtiyaç kuramı oluşturmak amacıyla bir makale yazmaya karar verdik.

İhtiyaçlar üzerine düşünürken devreye tüketim girdi. İnsan ne yapmak istiyor? Topluma nasıl enteğre olmak istiyor ? İnsanın topluma katılma ve kendini gerçekleştirme ihtiyacını bireylerin nasıl stratejiler kullanarak gerçekleştirdiğine baktığımız bir alan olarak çıktı tüketim karşımıza.
buradan da farklı toplumlarda tüketime bakarak toplumda bireyin yeri, ihtiyaçların nasıl karşılandığı devletin ekonomiye nasıl müdeheli ettiğini görebileceğimizi düşündük Bir toplumun ekonomi politiğini birbiri ile karşılaştırabilmek için ekonomi iyi bir ipucu veriyor diye düşündük.

Diğer sekttörlerde durum nasıl ?

Eğer taksitle satış mevzuatı 1990 sonrakı ber takım değişikler ile düzenlendi. Bu düzenlemeler 1960'ların başında yapılsaydı belki bayilik sistemi türkiyede böyle gelişmeyecekti.

Konut sektöründe de aynı durum söz konusu. Eğer gerekli düzenlemelr yapılsaydı gecekondfu diye bir sorunla karşı karşıya ounmayacaktı.

Gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırdığımızda durum nasıl ?

Gecekondu benzeri oluşumlara heryerde rastlayabiliyoruz. Ancak bunlar her yerde kendine özgü özellikler taşıyorlar. Örneğin Türkiye'de gecekondu çok politiktir çünkü kamu arazisine yapılmıştır. Toprakta kamu mülkiyetinin önemli olması bu açıdan çok belirleyici bir etken.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz