“Yeni Program İçin IMF İle Çalışıyoruz”

Ekonomi çok hassas bir dönemden geçiyor… Bir yanda global kredi krizi, diğer yanda siyasetteki istikrarsızlık… İş dünyasının kafasında çok sayıda “kritik” soru var. Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren,...

1.07.2008 03:00:000
Paylaş Tweet Paylaş

Ekonomi çok hassas bir dönemden geçiyor… Bir yanda global kredi krizi, diğer yanda siyasetteki istikrarsızlık… İş dünyasının kafasında çok sayıda “kritik” soru var. Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, enflasyondan döviz kurlarına, büyümeden yabancı çıkışına kadar bu önemli sorulara yanıt verirken, önümüzdeki dönemde devreye alacakları yeni stratejileri de anlattı… Bunlarla birlikte herkesin merak ettiği IMF ile ilişkiler konusuna açıklık getirdi ve çok önemli bir mesaj verdi: “IMF ile bir program bitti ama ikinci bir program için hazırlık sürecinde 1-2 aylık program sonrası izleme olağandır. Bu konuda yetkili bakan çalışacak. Önümüze teklifler geldiğinde, ‘Küresel türbülans ortamı nedeniyle Türkiye’nin ihtiyacı budur, buna karar verdik’ diyeceğiz.”

Son birkaç aydır herkes, siyasete kilitlenmiş durumda. Büyük bir merakla iktidar partisinin kapatma davasının sonucu bekleniyor. Ekonominin koordinasyonundan sorumlu olan başbakan yardımcısı Nazım Ekren ise onunla yaptığımız görüşmede iktidar partisinin beklemeye hiç niyetinin olmadığına dair mesajlar verdi.

Öncelikle herkesin merak ettiği sorunun cevabını verelim; Hükümet IMF ile yola devam niyetinde. Şu anda da yeni bir programın hazırlıkları yapılıyor. Hazırlığı yapılan ve ay başında açıklanacak bir başka program da, orta vadeli mali göstergeleri ya da hedefleri belirleyen Orta Vadeli Mali Program. İktisat profesörü ve ekonominin koordinasyonundan sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Profesör Ekren, yüzde 7’lik büyümenin hem istihdamı çözmek hem de ekonominin ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olduğunu belirtirken, “Enflasyonla deflasyon arasında açmazda olan bir dünyada Türkiye’nin hiç etkilenmeyecekmiş gibi bir program çizmesi doğru olmaz” diyerek programın perspektifiyle ilgili net bilgiler verdi.  Programda, daha önce Başbakan’ın 2013’te 10 bin dolar olarak belirlediği kişi başı milli gelir hedefi 15 bin olarak revize edildi. Ekren’e göre 10 bin dolara, bu yıl sonunda ulaşılacak.

Başbakan Yardımcısı, 1-2 ay içinde yeni bir teşvik sistemi açıklayacaklarını ancak bunun dışında büyük işletmelere ayrıca özel bir teşvik sistemi getireceklerini duyurdu. İstanbul’u finans merkezi yapma hazırlıklarının temmuzda başlayacağını belirten Ekren, Merkez Bankası’nın taşınması kararının da zaten daha önceden verildiğini hatırlattı.  

İçeride ve dışarıda belirsizliğin arttığı ekonominin geleceğine ilişkin soru işaretlerinin arttığı bir ortamda, Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Nazım Erken, kapatma davası, Merkez Bankası’nın taşınması ve IMF ile anlaşma olasılığı gibi üzerinde soru işareti bulunan tüm konularda çok net ve samimi yanıtlar verdi. İşte Ekren’in Capital’in sorularına verdiği yanıtlar:

- Dünya finans sektörünün içinde bulunduğu koşullar, Türkiye ekonomisine  yansımaya başladı mı? Bu konudaki gözlem ve tespitleriniz nedir? 
Bu tablonun Türkiye’ye yansıması, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin etkilenme biçimleri sadece sermaye hareketlerindeki, gelişmelerle sınırlı kalmaz. Son dönemde petrol fiyatlarındaki artışlar, ikinci bir arz şokunun enerji ve türevlerinden gelmekte olduğunu gösteriyor. Bu ürünleri satın alan ülkeler, bir başka arz şokuyla da karşı karşıyalar.

Diğer bir arz şoku da, kuraklık ve küresel ısınma sonucu yaşanan temel gıda fiyatlarındaki değişimdir. Türkiye, bu 3 arz şokuyla karşılaşması muhtemel ve fiilen de karşılaşan ülkelerden bir tanesi. Buna ek olarak ekonominin içindeki koşullara bakmak lazım.

Türkiye’nin 5-10 yıl önceki yapısına baktığınızda, makroekonomik dengelerinin ve ekonomik temellerinin nispeten güçlü olduğu bu süreçte, etkilenme kaçınılmaz olsa bile, aldığımız bazı tedbir ve uygulamalarla etki derecesinin azalacağını tahmin ediyoruz. Bu süreci en az maliyetle yönetmeyi arzu ediyoruz. Ama etkilenmeme ihtimali olamaz. Küresel bir ekonomide tüm ekonomilerin karşılıklı bağımlılıkları var. Bu etkilenme biçimine bağlı olarak, dış ticaretten ya da sermaye hareketlerinden gelebilir.

- Etkilenme daha çok hangi kalemden olur?
Bunu değerlendirirken, gözlemden daha çok ödemeler bilançosu kalemlerine baktığımızda, etkilenmenin ne kadarının reel sektörden ne kadarının finans sektöründen geleceğini somut rakamlarla ortaya koymak mümkündür.

Bizim için önemli olan cari açık, konusudur. Cari açığı, buradan gelen baskılar kadar ekonominin büyüme ihtiyacının da ortaya çıkardığı karmaşık bir süreç olarak görürsek, farklı bir bakış açısıyla incelemek ve analiz etmek gerekir.

Küresel sistemde ortaya çıkan finans, enerji, gıda krizinin yansıma biçimi o ülkenin dış dünyayla entegrasyon biçimine bağlıdır. Hem reel hem de finans sektörüyle bir entegrasyon söz konusu olduğundan, reel sektör tarafında dış ticarete, diğer tarafta da cari açığın finansman kısmına baktığınızda tablo çok net görünür. 

Bizim gibi ülkelerde cari açığı oluşturan 4 önemli kalem, dış ticaret açığı, hizmetler, yatırım gelirleri dengesi ve işçi transferleridir. Hızlı büyüyen, nüfusu hızlı artan bir ekonomi olarak, sahip olduğumuzdan fazla kaynağı kullanmak zorundayız. Bu nedenle açığı oluşturan temel kalem, dış ticaret dengesidir. Cari açık içinde petrol ve türevlerini bulmak yerine, dış ticarettekini bulmak daha makul. Petrol ve ürünlerine baktığımızda, aynı miktar enerji tüketsek bile artan fiyatlardan dolayı, ilave bir faturayla karşı karşıyayız.

Olayın ekonomi yönetimi ve özel sektör açısından ne ifade ettiğini şöyle değerlendirebiliriz; bütçede olduğu gibi faiz ödemelerini kontrol edemediğimiz bir kalem olarak algılayıp, onu çıkardıktan sonra faiz dışı dengeye baktığımız gibi, petrol ve enerji dışı dış ticaret dengesine bakmalıyız. Bu denge fiilen kontrol edebildiğimiz kavramlarla ilgili olacaktır.

Öte yandan petrol ve doğal gaz ithalatımızın toplamı, yıl sonu itibariyle 31 milyar dolar. Bu kalemi çıksak dahi dış ticaret dengemizin durumu, ülkenin rekabet edebilirliği ve iç imkanları kullanma konusunda, ciddi bir sinyal veriyor. Aynı kalitede ve fiyatta olduğu sürece, yerli ara malını kullanmak çok daha makul ve doğrudur. Rekabetten kastımız içerideki yerli sanayinin ya da yurtdışındaki sanayinin Türkiye’de üretilen ara malları kullanabileceği bir yapı oluşturmamız gerekir. Buradan bakıldığında, teknolojik gelişme seviyesi ve yetişmiş insan gücü profili, 2 kritik konu olarak ortaya çıkıyor. Bu açıdan son yıllarda çok ciddi atılım içindeyiz. Ar-Ge Yasası ve istihdam paketindeki mesleklendirme ve aktif işgücü politikaları bu yöndeki ciddi adımlardır. Üzerinde çalıştığımız sanayi teşvik sistemini de yıl sonuna kalmadan açıklayacağız.

-Şimşek’in açıklamasına göre, yılbaşından bu yana 2 milyar dolarlık yabancı çıkışı olmuş.  Sermaye çıkışının artma olasılığına karşı, ekonomi yönetimi olarak almayı düşündüğünüz önlemler var mı, varsa bunlar nelerdir?
Uluslararası ilişkilerde karşılıklı bağımlılık olduğu sürece girişler ne kadar normalse, çıkışlar da o derece normal karşılanmalıdır. Eskiye oranla sermaye girişi az olduğu için çıkış fazla görünüyor. 

Çoğunluk bir şekilde kalmayı ve gelişmeleri izlemeyi tercih ediyor. Çünkü, Türkiye, orta vadede hala ciddi yatırım yapılabilir ülkeler arasındadır. Ekonomik ve siyasi istikrar ile güven ortamı ciddi şekilde değişmediği sürece, Türkiye her zaman son 5 yılda yakaladığı performansı yakalayacaktır.

Dünyanın değişim ve dönüşümde olduğu bir ortamda, “Türkiye bundan hiç etkilenmeyecektir” demek gerçekçi olmaz. Bütün ekonomik dalgalanmalarda düzeltme yaşanır. Türkiye’de bir dengesizlik varsa, zaman içinde düzeltmeyle ortaya çıkacaktır. Ancak beklenen düzeltmeyle ortaya çıkacak dalgalanma arasında çok büyük fark olmamalı. Ekonomi yönetimi ve özel sektörün görevi, karşılaşılan dalganın olması gereken düzeltmeden daha büyük olmaması için tedbir almaktır. 

-Orta Vadeli Mali Çerçeve Programı’nda, Türkiye için öngördüğünüz kişi başı gelir, GSYİH, büyüme  gibi makro hedefler neler? 9’uncu Kalkınma Planı’nda yer alan yıllık yüzde 7’lik büyüme hedefi revize edilecek mi?
Temmuz başında Orta Vadeli Programı (OVP) açıklayacağız. 2013’le bağlantısı devam etsin diye Orta Vadeli Programı yeniliyoruz. OVP’nin dayandığı 2 parametrik değişken var.

Bir tanesi, Orta Vadeli Mali Çerçeve’dir; burada FDF  4,1’den 3,5’e düşürülürken, bütçe açığı ve AB tanımlı kamu borç stoku da GSYİH’da düşüş trendi gösteriyor. 

İkincisi de Merkez Bankası’nın yayınladığı güncelleştirilmiş enflasyon hedefleri olacaktır. Orta Vadeli Program içinde bütün ekonomik parametrelerin dayanacağı 2 tane çerçeveyi toplumla paylaştık. Geçen yıl kişi başına gelir 9 bin 300 dolar oldu. Bu yıl ise 10 bin dolar hedefini yakalayacağız. Şu andaki göstergeler, bunu gösteriyor. Bir güncelleme yapıp kişi başına gelirle ilgili yeni bir tahminde bulunacağız. 2013’te, gelirin 15 bin dolar olmasını hedefliyoruz. Yüzde 7’lik büyüme hem istihdamı çözmek hem ekonominin ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli.

Enflasyonla deflasyon arasında açmazda olan bir dünyada Türkiye’nin hiç etkilenmeyecekmiş gibi bir program çizmesi doğru olmaz. Bu türbülanstan  en makul çıkış nedir, onun üzerinde çalışmak gerekir. Orta Vadeli Programı yayınladığımızda bu süreçten en makul çıkışın ne olacağını, orta vadede tekrar eski noktaya geleceğimizi gösteren parametreleri yayınlayacağız. Orta vadeli perspektifte değişim ve dönüşümün nerede olması gerektiğini söyleyeceğiz. 

- 2008 enflasyon hedefi olan yüzde 4, üç yıl sonraya ötelendi. Enflasyonla mücadelede Merkez Bankası’nın maliye politikası boyutuyla yalnız bırakıldığı eleştirilerine katılıyor musunuz? Hükümetin harcama ve yatırımları artırmasını nasıl okumak gerekir?
Hükümet Programı, Kalkınma ve Eylem Planları dahil bütün politika dokümanlarımızda temel ekonomik hedefimizin enflasyonu düşürmek olduğunu sürekli vurguladık. Enflasyonu düşürme niyetini çok açık bir şekilde ortaya koyan bir siyasi iktidarın, aynı amacı yasasında belirtmiş bir bağımsız kuruluşla ters düşme ihtimali yoktur. Bunun dışında, maliye politikalarıyla Merkez Bankası’nın enflasyonu düşürme sürecine ciddi katkıda bulunuyoruz. Bu program 2000 yılında uygulamaya konduğunda temel kurgu kamu borcunun GSYİH’ye oranını azaltmaktı. Bunun için güven ortamı, siyasi ve ekonomik istikrar, makul ekonomik büyüme, FDF, enflasyon oranlarının düşürülmesi ve kurda istikrar gibi kritik destekler gerekiyordu. Bunların hepsini son 5 yıl içinde gerçekleştirerek borcun milli gelire oranını yüzde 78’lerden 38’lere kadar düşürdük. Bütçe açığı ve kamu borcunun milli gelire oranı gibi 2 göstergede de AB ortalamasının altındayız. Bu iki göstergede AB’nin eşik diye belirlediği sınırın oldukça altında olduğuna göre, Türkiye adı konmamış bir mali kuralı zaten uygulamış bir ülke. Bununla Merkez Bankası’na ciddi destek verdik. Merkez arz şoklarıyla karşı karşıya kalındığı için para politikasının kendi dinamikleri içinde bu tür gelişmelere müdahale şansı olmadığını söylüyor. GAP, DAP ve KOP projeleri gıdada sahip olduğumuz imkanları hızla harekete geçirerek, gıdadan ve tarımdan gelen arz şoklarını yönetmede Merkez Bankası’na yardımcı olacak ciddi bir maliye politikasıdır. İkincisi bölgede yenilenebilir enerji kaynakları hızla devreye gireceği için enerji kaynaklı arz şoklarında destek vermiş olacağız. Mali disiplinden de vazgeçmedik.

- Enflasyon sonunda çift haneye geri döndü. Sizce burada ne kadar kalacak? Tek hane ne zaman mümkün olur?
Çift haneye dönüş hiçbir politika dokümanında yer almıyor.  Hedefimizde de yok. Merkez Bankası’nın enflasyon güncellemesi tamamıyla kendi kararıdır. Yeni hedefler dünya ve Türkiye koşullarına bakarsanız, makuldür.

Merkez Bankası ısrarla orta vadede tek haneli enflasyon hedefini (yüzde 4) koruduğunu vurguladığı için kredibilitesini tartışmamak gerekir.

Banka kendi kredibilitesini tartışmaya elbette açmayacaktır. Hükümet olarak biz de desteğimizi her zaman veriyoruz. Olaya bakışımız da enflasyonu düşürmek olduğu için farklı bir yaklaşım tarzı söz konusu değil. 

- İş dünyası ekonominin gidişi konusunda endişeli. Hükümet, bu görüşe katılmıyor gibi. Sizce iş dünyası boşuna mı endişeleniyor?
İş dünyasıyla ortaklaşa bir platformumuz var. İkinci nesil reform olarak adlandırdığımız, TOBB, TÜSİAD ve diğer bütün sektörlerin talepleriyle Daimi İhtisas Komisyonu’nun hedefleri örtüşüyor. Olaya farklı bakmıyoruz. Kamu sektörünün iç disiplini, özel sektörün olaylara bakışında da bir sistematiklik sağlanırsa, karar mekanizmalarında ortaklık olur. Karşılıklı bir muhatap karmaşası yaşanmasın. Bunlardan daha önemlisi rekabet gücünün geliştirilmesinin yanında Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Koordinasyon Kurulu da var. Özel sektör bazı yerlerde temsil ediliyor. Finansal yönetişim modeli bunlardan bir adım daha önde; uygulama ve karar alma süreçlerinde birliktelik. Bu konuda özel sektörden makul tepkiler alıyoruz. Kaçınılmaz olarak böyle bir işbirliği gerekiyor. Bu da önümüzdeki seneye kalmamalı.

- Herkesin kafasındaki bir soru da IMF ile bir anlaşma yapılıp yapılmayacağı, bu konuda hükümet olarak tutumunuz ne olacak?
AB sürecinde 2013’e kadar devam edeceğimiz takvimleri yayınladık. Dolayısıyla bu çıpa aynen devam ediyor. Teknik ya da bürokratik olarak bu çıpanın esnemesinde herhangi bir farklılık yok. Sadece siyasi gelişmelere bağlı olarak, artar ya da azalır ama işin özünde AB de bir Cumhuriyet Projesi’dir. Bu da çağdaş medeniyete ulaşma yolunda bir yaklaşım tarzıdır. Bu zaten devam edecektir.

IMF ile ilişkilere gelince,  IMF uluslararası toplumun bir temsilcisi. Biz de bu kuruluşun  üyelerinden biriyiz. IMF ile ilişkilerimizde iki önemli nokta var. Kredi kullandığımızda ortaya çıkan ilişki biçimi ile kullanmadığımızda ortaya çıkan ilişki biçimi farklıdır. Ancak, sonuçta IMF her halükarda üyelerini yakından izleyip raporlama yapıyor.

2004’te birinci program bittiğinde sonraki senenin nisanına kadar anlaşma imzalamadık. Ama imzalayacaktık. Orada hemen 4’üncü madde (program sonrası izleme) devreye girdi ve o süreç kapatılmış oldu.

Şimdiki durumun da bir farkı yok. Yine program bitti ama ikinci bir program için hazırlık sürecinde 1-2 aylık program sonrası izleme olağan bir süreçtir. Bu konuda yetkili bakan çalışacak. Önümüze teklifler geldiğinde, “Küresel türbülans ortamı nedeniyle Türkiye’nin ihtiyacı budur, buna karar verdik” diyeceğiz.

- Bir süre önce ekonomi bürokrasisinin önerdiği kurallı maliye politikası tamamen seçenek dışında mı kaldı?
Kurallı maliye politikası ya da mali kuralın teknik çalışmasının bitmesi, yayınlanması ve yaptırım gücünün sağlanması belki de en güzel çıpalardan biri olacak. Orta Vadeli Çerçeve, bunun en büyük adımı. FDF, bütçe açığı ve kamu borç stoğunun 2012’ye kadar seyrini çok net gösteriyor. Orta Vadeli Programı da ilan edeceğiz. Dolayısıyla bir “mali kural” kendiliğinden ortaya çıkmış olacak. Bu kural hem IMF hem AB ile ilişkilerden bağımsız yürümesi gereken bir süreç. IMF uluslararası toplumun temsilcisi olduğu için onunla olan ilişkimizin, kendi programımızla bir bağlantısı yok.  

-  Sizce Türkiye gibi gelişmekte olan bir ekonomi sürekli yüksek cari açık vererek sürdürülebilir bir büyüme modeli oluşturabilir mi? 
Cari açığın kontrol edilip edilemeyeceği, nereden kaynaklandığına da bağlı. Sadece dış ticaret dengesine odaklanırsak hata yapabiliriz. Turizm ve navlun gibi hizmetler dengesini artıracak enstrümanlar lazım.

İkincisi, yatırım gelirleri dengesine bakmamız gerekir. Cari açığın kontrolü için sadece finansman tarafına bakıp sürdürülebilirliği başka bir yaklaşım, cari açığı üreten dış ticaret, hizmet ve yatırım gelirleri dengesinin dinamiklerine bakıp, ona uygun bir model bulmak başka bir yaklaşım. Ar-Ge, Sosyal Güvenlik, İstihdam Paketi düzenlemeleri olayın bu tarafına da baktığımızı, teknoloji ve insan kalitesini artırıcı düzenlemelere yöneldiğimizi gösteriyor. Finansman tarafında da, doğrudan yatırım, portföy yatırımı ve krediler önemlidir. Son verilere baktığımızda özel sektörün dışarıdan sağladığı kredilerde ciddi bir bozulma yok. Doğrudan yatırımlarda bir miktar duraksama var. Sonuçta ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de milli gelirin harcama açısından yüzde 70’ine yakını yerleşik hane halkı tarafından gerçekleştiriliyor. Herhangi bir belirsizlikte, hane halkı harcama ve yatırımlarını bir miktar askıya asla, bugün tartıştığımız sorunlar kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

- Faizler yüzde 23’lere ulaştı. Sizce bunun ne kadarı dış etkenlerden kaynaklanıyor? Düşüş ne zaman başlar?
Elimizde öyle bir parametre yok. Öyle bir parametre olsaydı, işimiz çok kolaylaşırdı. Yükselişin ne kadarı içeriden ne kadarı dışarıdan, ne kadarı arz şoku bunu çok rahat bilirdik. Merkez Bankası bu konuda gerçekten çok duyarlı. Merkez Bankası ekonomi bürokrasisinin dışında bir kurum değil. Aynı diğer kurumlar gibi operasyonel bağımsızlığı olan bir kurum. Bütün kurumlarla birlikte nasıl enflasyonu düşürmek, ekonomiyi büyütmek kararı alıyorsak aynı şeye Merkez Bankası ile birlikte karar veriyoruz. Onu ayrı tutmamak lazım.

Yanlış olan şu; Merkez Bankası bağımsız olduğunda sanki hükümetle ve ülke ekonomisiyle hiçbir ilgisi olmadığı farz ediliyor. Kanunda çok net belirtiliyor; hükümet ve MB enflasyon hedefini birlikte belirler. Ancak Merkez Bankası operasyonel bağımsızlığa sahiptir. Enflasyonla çelişmemek kaydıyla hükümetin aldığı politikalara destek verir. 

-Dövizin, doların değeri, YTL’nin değerlenmesindeki tartışmalar, eleştiriler hiç bitmiyor. Sanayici kurdan ve yüksek faizden çok rahatsız.. Gerçekten bu konuya bir çözüm bulmak mümkün mü?  Kur tartışması sadece MB’nin politikalarından kaynaklanan bir sorun mudur?
Orta vadeli perspektife bakıp, şu andaki konjonktürü değerlendirdiğimizde 2 taraflı dengeyi gözden kaçırmamak lazım. Faizlerin yüksekliği kalıcı bir durum değil, konjonktürel. Faizler nasıl düşüyorsa, belli bir dönem artacaktır. Sonra yeniden düşecektir. Bu yüksek faizler kalıcı olmayacaktır. Ekonomik Güvenlik ve  Savunma konseptini oluşturduğumuzda bunları tartışmak lüks hale gelecek.

Yeni Teşvik Sistemi’nin 3 Temel Parametresi Neler Olacak?

1. Bölgesel Ayrım Geliyor
 Türkiye’nin neresinde yatırım yaparsanız yapın az da olsa seçtiğiniz sektöre yapacağınız yatırıma göre bir teşvik alma ihtimaliniz olacak. Kesinlikle bir bölgesel ayrıma gideceğiz. Her bölgenin imkan ve kaynakları aynı olmadığına göre, kendi farkındalığını artırmak için devletin teşvik sistemiyle olaya bakışı kaçınılmazdır. Bu mutlaka yeni sistemde olacak.

2. Sektörel Teşvik
 Bir de sektörel olacak  Her sektör her bölgede aynı fonksiyonu görmüyor. Sektörlerin bölgeler açısından dağılımını saptayacağız. Hangi bölgede hangi sektörün avantajlı olduğunu da ilgili bakanlık ortaya çıkaracak. Onu da sistemin içine monte edeceğiz.

3. İstihdam Ve Yatırım Tutarı
 Bunların hepsinin dışında, istihdam, tutar ve ihracat olarak belli bir miktarı aşıyorsa, bu sistemin dışında tutup, bu yatırımı özel bir teşvik sistemiyle desteklemek, istiyoruz.

Sanayinin Rekabet Gücü Hangi Formülle Artırılacak?

Daimi Özel İhtisas Komisyonu
 Sanayinin sorunlarını tartışmak için çok fazla kullanmadığımız, toplumla da paylaşmadığımız önemli bir enstrümanımız var. Türkiye’de ilk defa sanayinin rekabet gücünü artırmak için Daimi Özel İhtisas Komisyonu kurduk. Bürokratlarla, özel sektör temsilcileri bir araya gelerek, sanayinin alt sektörlerinin değişim ve dönüşüm strateji belgelerini hazırlayacaklar.

Sektör Ve Bürokrasi Elele
Bundan sonra herhangi bir teşvik, likidite, sermaye artırımı, pazarlama, üretim fonksiyonlarının değişimi gibi konularda tek tek görüşmek yerine, sektör ve bürokrasinin birlikte hazırladığı dokümana bakıp karar vereceğiz. “Sektörün orta vadede karşılaşacağı sorunlar, ekonomi yönetiminin alacağı tedbirler, sektörün alacağı kararlar bunlardır” diyeceğimiz bir modeli hazırlamak üzereyiz. Yaz ayları içinde, Komisyon’un ulaştığı ilk sonuçları da paylaşacağız.

Kritik Sektörlere Özel Model
Uygulama bakımından önemli olan bir başka model daha geliştirdik; tekstil, hazır giyim-konfeksiyon ve deri sanayi kritik sektörler. Bu grupla ilgili Ekonomik Sorunları Değerlendirme  Konseyi’nde (ESDK) bir toplantı yaptık. Kapsamadığımız sektör temsilcisi kalmadı. Onlarla da, adı konmuş bir değişim, dönüşüm strateji belgesi hazırladılar. Nihai raporu tamamlandı. Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nda tartışacağımız bu raporlama tekniği modelini tüm sektörlere uygulamayı planlıyoruz. Bu modelle özel, kamu ve STK birlikteliğinin muhtemelen en iyi örneklerinden birini vermiş olacağız. 

Ekonomiye Yeni Model: Ekonomik Güvenlik Ve Savunma Konsepti

Türkiye Ekonomisinin Boyutu
 Türkiye’nin milli geliri, son güncelleme sonrasında 650 milyar dolar oldu. Bu seviyeye gelen bir ekonomi, tüm dünyada tüketim ve yatırım olarak dikkate alınması gereken bir ekonomidir. Bu büyüklükte bir ekonominin AB’de 6’ncı,  dünyada da 15 ile 17 arasında bir konumda olduğunu söyleyebiliriz. Yeni seriye göre bütçenin GSYH’ye oranı ve bütün parasal göstergelerin milli gelire oranı düştü.  Likiditenin bankacılık sektöründeki dağılımındaki dengesizliği de ortaya çıkmış oldu.

Yeni Bir Yönetişim Modeli Gerekli
 Böyle büyüyen bir ekonomi eski kırılganlıklarını azalttı ama hem dünya konjonktüründen hem gelişim ve dönüşüm sürecindeki iç dinamiklerden dolayı farklı bir eşiğe geldi. Eskisine oranla, devletin ekonomik ağırlığı azalırken özel sektörünki arttı. Bu büyüklükteki bir ekonomiyi tek başına ekonomi yönetimi ya da özel sektör yönetemez. Gelişmiş ülkelerin kullandığı “ekonomik ve finansal yönetişim modeli”ni geliştirip, uygulamaya koymamız gerekiyor.

Yeni Modelin Öncelikleri Ne Olmalı?
Teşvikler de dahil olmak üzere ekonominin rekabet gücünü artırmak için ön plana çıkması gereken sektörleri ve koruma mekanizmalarını, bunun için gerekli mevzuat düzenlemelerini ne ekonomi yönetimi ne de özel sektör tek başına belirlemeli. “Ekonomik ve Finansal Yönetişim Modeli”ni, “Ekonomik Güvenlik ve Savunma Konsepti” üzerine oturtursak Türkiye 1’inci sınıf ülke olma yolunda önemli bir adım atar.

Rekabet Gücü Yüksek Sektörler Saptanmalı
 Bu konseptte özel, kamu ve sivil toplum kuruluşlarının imkan ve kaynakları birlikte kullanabilecekleri güzel bir örnek vermiş oluruz. Özel ve kamu birlikte oturmalı, önümüzdeki 5-10 yılda dünyada rekabet gücü olan sektörlerini ve bunları koruma mekanizmalarını belirlemeli. Bu mekanizmada 2 kesim karar alma ve uygulama süreçlerini birlikte yapacaklar. 

“İstanbul’u Finans Merkezi Yapmak İçin Temmuzda Hazırlıklar Başlıyor”

Uluslararası sermaye hareketlerini lehimize çevirmek için İstanbul’da bir finans merkezi oluşturacağız. Türkiye Bankalar Birliği ile birlikte kamu, özel işbirliğinde İstanbul’un finans merkezi yapılması için gerekenler konusunda bir eylem planı hazırlığına temmuzda başlayacağız. Bütün yaz bu konuda çalışacağız.

İstanbul’un finans merkezi olması fiziksel yerleşim olarak gerekli ancak bu konsept tek başına yerleşim yeri anlamına gelmiyor. Orada ulaşım, belediye hizmetleri, internet gibi bütün altyapı hizmetlerinin yapılması gerekir. Finansal hizmetlerin uluslararası rekabete uygun ortamda yapılması gerekir.

Belli bir lokasyon ya da birkaç lokasyon olabilir. Uluslararası bankacılık için belli bir yer gerekli ama bundan daha fazla gerekli olan, altyapı hizmetleri bakımından uygun bir yer haline getirmek.  Merkez Bankası’nın taşınması konusunda da zaten kararımızı verdik. 

Ekren’in Küresel Kriz Yorumu

Gelişmiş Ülkelerdeki Sorun
Üzerinde durmamız gereken ilk nokta, gelişmiş ekonomilerde ortaya çıkan bu tablonun tüketim, yatırım ve harcama değişiminin ilk sinyallerini veriyor olması. Özellikle gelişmiş ekonomilerde finansal sektörün dokümantasyon, düzenleme ve denetleme süreçlerinin bizlerin düşündüğü kadar düzgün işlemediği görünüyor. Gelişmiş ülkelerde böyle bir sendrom ortaya çıktığında, bunun bir şekilde paketlenerek, yapılandırılmış ürünlerle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere pazarlandığı düşünüldüğünde küresel finansal sistemin mimarisinde de bir sıkıntı ya da zaaf olması söz konusu. Uluslararası literatürde ve Türkiye’de gelişmeleri izlemede kullandığımız bazı temel göstermelere bakıp, bu tür bir gelişmenin olası yansımalarını değerlendirmek mümkün.

Tüketim Ve Yatırım Davranışlarına Yansıması
Mortgage krizi diye başlayan aslında, likidite ve kredi krizi şeklinde gelişen ama özellikle de ABD halkının tüketim ve yatırım davranışlarının değişim sinyallerini veren, bu nedenle de çok dikkatli izlenmesi gereken bir süreçle karşı karşıyayız. ABD ekonomisi ortalama 14 trilyon dolarlık bir ekonomi ve bu ekonominin yüzde 70’lik bölümü, hane halkı harcamalarından oluşuyor. Dünyanın başka hiçbir ekonomisinde hane halkının baskın olduğu bir ortam yok. Mortgage’dan da başlasa, kredi ya da likidite krizi de olsa, sonuçta oradaki hane halkının tüketim, yatırım ve hayat tarzının değişimini yansıtacağı için bu durum, finansal sektöre olduğu kadar harcamalardan dolayı reel sektöre de yansıyacak.  
Yansıdığında ABD’deki değişim ve dönüşüm en çabuk olarak, ABD’nin dış ticaret ortaklarına yansıyacak. Bunlar da Uzakdoğu ve AB’dir.

Aslı Işık
aisik@doganburda.com.tr

Erdal İpekeşen
eipekesen@doganburda.com.tr


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz