“Çelik Korunmadan Sanayi Ayakta Kalmaz”

Türkiye’nin en büyük çelik üreticilerinden Çolakoğlu Metalurji’nin genel müdürü ve Dünya Çelik Birliği Başkanı Uğur Dalbeler, küresel çelik piyasalarında korumacılığın sertleştiği, Çin’in agresif ihracatla dengeleri bozduğu bir dönemde Türkiye’nin dünyanın en açık çelik pazarı haline geldiğini söylüyor.

20.02.2026 16:54:350
Paylaş Tweet Paylaş
“Çelik Korunmadan Sanayi Ayakta Kalmaz”

Türkiye’nin sanayileşme hikayesinde çelik tartışmasız bir yere sahip. Pek çok sektörün temel girdisi olan çelik, aynı zamanda ülkelerin sanayi gücünü ve ekonomik bağımsızlığını da temsil ediyor.

Özlem Aydın Ayvacı / [email protected]
Fotoğraflar: Gökhan Çelebi
Capital Dergisi / Ocak 2026

Bu stratejik sektörün Türkiye’deki en köklü oyuncularından biri olan Çolakoğlu Metalurji, 2025 yılında 80’inci kuruluş yılını kutladı. Kocaeli Dilovası’nda yer alan tesislerinde yassı ve uzun mamul üretimi gerçekleştiren şirket; otomotiv, beyaz eşya, jant üretimi, makine imalatı, petrol ve doğal gaz boru hatlarıyla inşaat gibi pek çok kritik sektör için yüksek mukavemetli çelik üretiyor.

Şirketin genel müdürü Uğur Dalbeler ise 2026 yılında Çolakoğlu Metalurji’deki 40’ıncı yılını doldurmaya hazırlanıyor. Dalbeler, geçtiğimiz aylarda küresel çelik sektörünün çatı kuruluşu olan Dünya Çelik Birliği’nin (World Steel Association) başkanlığına seçilerek Türk çelik sektörü adına önemli bir temsiliyet gücü elde etti. Dalbeler ile hem Çolakoğlu Metalurji’nin bugününü ve yol haritasını hem küresel çelik sektöründe sertleşen rekabeti, artan korumacılığı, Çin’in agresif ihracat politikasını ve Türkiye’nin bu yeni düzende nasıl konumlanması gerektiğini konuştuk.

Dalbeler, “Türkiye bugün dünyanın en açık çelik pazarı. Çeliği korumazsanız sanayiyi de koruyamazsınız. Dünyada çok iyi tanınan bir oyuncuyuz. Acilen sürdürülebilir ve kârlı büyümeye geçmeliyiz” diyor.

Çolakoğlu Metalurji Genel Müdürü ve Dünya Çelik Birliği Başkanı Uğur Dalbeler, sorularımızı şöyle yanıtladı:

Çolakoğlu Metalurji, şu anda Türkiye’de ve dünyada nasıl bir konumda?

Çolakoğlu Metalurji, 1945 yılında Mehmet Rüştü Çolakoğlu tarafından kuruldu. Kocaeli Dilovası’ndaki tesislerimizde faaliyet gösteriyoruz, yassı ve uzun mamul üretimi gerçekleştiriyoruz. Otomotivden beyaz eşyaya, jant üretiminden makine imalatına, petrol ve boru sondajı sektöründen inşaata kadar birçok farklı sektöre yüksek mukavemetli çelik ürünlerimizle katkı sağlıyoruz. Yenilenebilir enerji altyapılarından doğal gaz ve petrol boru hatlarına kadar pek çok kritik alanda da ürünlerimiz kullanılıyor. Son yıllarda kapasite artırımı ve üretim teknolojilerinin modernizasyonu konusunda önemli yatırımlar gerçekleştirdik. Üretim kapasitemizi yıllık 5,2 milyon tona çıkardık. Bununla birlikte sıcak sac haddehanesi geliştirme çalışmaları, dijitalleşme projeleri ve SAP S/4 HANA entegrasyonu gibi yatırımlarla üretim süreçlerinde yüksek verimlilik hedefimizle ilerliyoruz. Türkiye’de sektörde OYAK, Tosyalı ve Habaş’ın ardından Çolakoğlu olarak 4’üncü sırada yer alıyoruz.

İlk 3 oyuncu içine girme hedefiniz var mı?

Amaç kalite, sürdürülebilirlik ve kârlılık. Kapasitemiz şu an için 5,2 milyon ton. 2025’te 4,2 milyon ton üretimle kapatacağız. 2024’te 4 milyon ton ürettik. Üretimimizin yüzde 20-25’ini ihraç ediyoruz.

Peki sektörde şu an kaç oyuncu var? Türkiye konumunu koruyor mu?

Şu anda 24-25 büyük oyuncumuz var. Şimdi tabii ölçekler farklı olmakla birlikte Türkiye’de 3 tane cevherden üreten tesis var. Kardemir, Erdemir, İsdemir. Onun dışında da hurdadan üreten, bizim elektrik ark ocağı tabir ettiğimiz yöntemle üretim yapan 20 küsür üretici var. Hepsi İSO’nun ilk 500’ü içerisinde. 1980 sonrası ihracatla ivme kazandığımız çelik sektöründe bugün ülke olarak dünyanın en büyük 7’nci, Avrupa’nın ise en büyük çelik üreticisiyiz. Türkiye’nin toplam üretimi bu yıl 36 milyon tonun biraz üzerine çıkacak ama 2022’de 40 milyon tona kadar ulaştık. Çelik her şeyin temeli. Çeliğin varsa otomotiv sektörünü de yaratabilirsin, beyaz eşya da üretebilirsin, makine imalatını da gerçekleştirebilirsin, gemi de yapabilirsin. Almanya 2025’te yaklaşık yüzde 12 küçüldü, biz de yüzde 1 büyüyebildik ve Almanya’yı geçerek 7’nci olduk.

Çolakoğlu’nun ürün gamında katma değerli çeliklerin payı artıyor mu?

Avantajımız rakiplerimize göre çok daha temiz bir çelik üretmemiz. Yıllarca ürettiğimiz ürünleri tanıtabilmek, iş birliğine girebilmek için Almanların kapısını aşındırdık. Fakat son 3-4 yıldır emisyonumuzun alternatiflere göre çok daha düşük olması Avrupa’daki tüketicileri cezbetmeye başladı. Bu da bizim artık o piyasalara girmemizi sağladı. Amacımız oradaki varlığımızı daha da büyütebilmek. Bu iki şeyi getiriyor. Bir, katma değer yükseliyor. İki, uzun vadede bir plan yapabilmemizi sağlıyor. Daha uzun vadeli kontratlarla çalışmamıza imkan veriyor. Bazı üreticiler için çok önemli oyuncuyuz. Mesela dünyanın en büyük çelik jant üreticilerinden birinin global anlamda ikinci büyük tedarikçisi haline geldik. Özellikle otomotiv yan sanayinde payımızı artırmak istiyoruz.

150’den fazla ülkeye ihracat yapan bir oyuncusunuz. En güçlü ve en hızlı büyüyen pazarlarınız nereler?

2024-2025 döneminde küresel çelik piyasalarında dalgalanmalara rağmen geniş ihracat ağımızı korumayı başardık. Bu dönemde Türk çelik ihracatçılarının en önemli pazarı olan AB’de korumacılık önlemleri nedeniyle ticaret zorlaşsa da katma değerli üretimimiz sayesinde Avrupa’da görece daha özel kalite gerektiren alanlarda sürekliliğimiz artıyor. Bunun yanında bölgesel yakınlık, esnek üretim kabiliyetimiz ve müşteriye özel çözümlerimiz sayesinde farklı pazarlarda da ihracat hacmimizi artırarak devam ediyoruz. İhracatta dönem dönem1 milyar dolara kadar yaklaştık ama şu an 500 milyon dolar civarında bir hacmimiz var. Bu tutar çeliğin global fiyatıyla çok ilgili. Şu anda kârlılık çok düşük. Zaten sıkıntı orada. Halka açık çelik üreticilerinin bilançolarından kâr marj oranlarını görebiliyorsunuz.

2025’i ciroda hangi seviyede kapatıyorsunuz?

2024’te İSO500’de 14’üncü sıradaydık. 88,5 milyar TL’lik ciromuz 2025’te de benzer seviyede olacak. 2025, 2024’ten çok farklı bir yıl olmadı. Çünkü çelik fiyatları tamamen global hareket ediyor. Bu bizim ciromuzu da ihracat rakamlarımızı da etkiliyor. Çelik fiyatları bazen 1.000 dolara çıkıyor bazen 500 dolara iniyor. O yüzden çelikte hesap yaparken ton üzerinden gideriz. Üretimimiz geçen yıla göre 2025 sonunda yüzde 5-10 civarı artacak. Geçen yıl 4 milyon tonun üzerindeydi. Önümüzdeki belirsizlikler çok fazla. Ülkenin genel ekonomik politikası, ortam, jeopolitik değişimler, bunların hepsi birebir etkili. Türkiye’deki enerjinin fiyatı elektrikte neredeyse 2 misli artmış durumda. Hammadde dışında iki ana girdimiz var. Bir enerji, iki işçilik.

Enerji fiyatları düşük seyrediyor…

O zaman şöyle diyeyim: Bizim kullandığımız enerji kwh olarak 4 cent civarındaydı. Bugün 8-9 cent. İki misli arttı. İşçilik de son 5 yılda dolar bazında 3 kat arttı. Ocak ayında yeni toplu iş sözleşmemiz imzalanacak. Bununla beraber belki 5 yıl öncesinin 4 katı bir işçilikle karşı karşıya kalacağız. Doğal gaz da Amerika’daki fiyatların 3 katı. Bugün Amerika’daki fiyatların 2 katı fiyata enerji tüketiyoruz.

Dünya Çelik Birliği Başkanı olmanız önemli bir temsil gücü anlamına geliyor. Bunun faydası olacak mı Türkiye’ye?

Türkiye global bir oyuncu, dünyanın yedincisi, Avrupa’nın en büyüğü. O yüzden bu gündemi yakından takip edebilmek, gelişmelere bizzat tanıklık etmek, söz sahibi olabilmek elbette önemli. Ben 2020’den bu yana Dünya Çelik Birliği’nin icra kurulundayım. Ve o kurulda 16 sandalye, değişik ülkeleri ağırlıkları itibarıyla temsil şeklinde oluşturulmuş. Kuzey Amerika’nın iki, Japonların iki, Hintlilerin iki sandalyesi var. Rusların ve Korelilerin bir tane. Avrupa’nın iki sandalyesinden birinde ben oturuyorum. Daha önce Almanlar oturuyordu. Bu benim açımdan şöyle önemliydi: Artık Türkiye’nin en azından Avrupa’nın içerisinde olduğunu teyit ettirdik. Hep şunu iddia ettik: Türkiye 1997’de Avrupa Kömür Çelik Topluğu Antlaşması (AKÇT) tarafı olarak aslında Avrupa Topluluğu’nun ilk temel anlaşmasının bir parçası oldu. Yani oradaki ortak pazarın bir üyesi haline geldiğimizi düşündük. 20 yıl sonra şunu fark ettik. Onlar ortakmış, biz de pazar. Çünkü kapalı olan pazarımızı onlara açtık. Onlar zaten herkese açıktı. O yüzden bize bir avantaj yaratmadı. Ama biz onlara büyük avantaj yarattık ve bir numaralı pazarları haline geldik. 20 yıl boyunca aramızdaki ticarette onlar hep fazla verdi. Zaman içerisinde gelişip büyüyerek daha fazla ürün ihraç etmeye başladığımızda ibre lehimize döndüğü andan itibaren Avrupalı önlemler almaya, ihracatımızı engellemeye başladı. Şimdi bir başka talebimiz de mutlaka bu anlaşmanın oturulup yeniden müzakere edilmesi. O anlaşma bir serbest ticaret anlaşmasına dönüşmüş olsa da Türkiye hem ondan gelen hem Gümrük Birliği üyesi olmasının getirdiği ayrıcalıkla mutlaka Avrupa’da diğer ülkelerden farklı değerlendirilmeli. AKÇT Antlaşması bunu getiriyor.

Ajandanızın en önemli maddeleri neler?

Ajandamın en önemli maddesi yaptığımız işi sürdürülebilir bir temele oturtmak. Hem finansal hem çevresel hem de sosyal anlamda uzun vadeli plan yapabilmeliyiz. Ama bugünkü koşullarda bırakın uzun vadeyi yarını bile düşünemiyoruz. Her sabah gelip burada yeni bir senaryo yazmak zorunda kalıyoruz. Şartlar çok çabuk değişiyor. Değişkenler çok fazlalaştı. Bu durum da ayrışmalara sebep oluyor. Amerikalı başka bir telden çalıyor, Avrupalı ayrı bir politika, Uzak Doğu’ya gidiyorsunuz başka bir şey. Bütün bunlar arasında var olmaya, var olmanın ötesinde de sürdürülebilir bir gelecek yaratmaya uğraşıyoruz. En temel öncelik bu. Sağlıklı bir kâr yaratabilmeliyiz ki sürdürülebilir olalım. İkincisi büyüyebilmeliyiz ki geleceği sağlıklı hale getirelim. Bunların gerçekleşmesi için de öncelikle uğradığımız haksızlıktan, adaletsizlikten kurtulmalıyız.

Çelik sektörü son birkaç yıldır neden dalgalı?

Çok uzun süreden beri Çin’de çelikte fazla kapasite var. Bu durum dönem dönem çelik piyasalarına çok negatif etkiler yaratıyor. İkincisi, dünya artık bölgeselleşmeye başladı. Özellikle Çin’in ciddi bir oyuncu olmasıyla üretim tarafında Avrupa, Amerika gibi gelişmiş ülkeler korumacılık politikalarını artırdı. Bundan ilham alan başka ülkeler de benzer politikalar geliştirdi. Pazarlar daralınca kalan alanlarda rekabet iyice kızıştı. Rekabet, gerçekten kurallarıyla uygulanıyorsa bir sorun yok. Bugün Çin’de çelik sektörünün yüzde 65’i devletin elinde. Tabii devlet teşviki olduğu zaman, oradaki maliyet mevhumu değişiyor. O da bizi rekabet konusunda oldukça yıpratıyor. Çin devletten aldığı teşviklerle Türkiye’ye aynı ürünü bizim burada mal edebileceğimizin neredeyse yüzde 20 daha altında teklif ediyor.

Türkiye’deki çelik eşya üreticileri de bundan dolayı ithal etmek mi istiyor?

Tabii o fiyatı görünce ithal etmek istiyor. Her ne kadar siz burada bir vergi uygulamaya çalışsanız da oradaki adam o teşvikten ötürü zaten o verginin dezavantajını ortadan kaldırıyor.

Şu an Türkiye’de de belli oranda bir korumacılık var. Yetersiz mi?

Yetersiz olduğunu iddia ediyoruz. Çünkü dünyada özellikle Amerika ve Avrupa’daki korumacılık önlemleri çok daha sert, çok daha katı, çok daha sonuç verici. Amerika’daki, Avrupa’daki gibi gerçekten sonuç alabileceğimiz ve çelik sektörünün telafi edilemez zararlarla karşı karşıya kalmasını önleyecek koruma önlemlerinin alınmasını istiyoruz. Avrupa Birliği sektörü 6 yıldır koruyor. Önümüzdeki yıldan itibaren uyguladığı kotaları yarı yarıya düşürüyor yani ithalatı yarı yarıya azaltacak. Kota dışında gelene yüzde 25 vergi uyguluyordu. Bu oranı da yüzde 50’ye çıkaracak. Amerika’da Trump ikinci dönem iktidara geldiğinde “Yüzde 25 vergi yeterli değil yüzde 50’ye çıkarıyorum” dedi. O da şu anda yüzde 50 vergi uyguluyor. Üstelik bunu sadece çeliğe değil çelik türevlerine de uyguluyor.

Çin’in agresif ihracat politikası Türkiye açısından nasıl bir risk oluşturuyor?

Türkiye’nin ticaretinin neredeyse yarısı Avrupa Birliği ile yapılıyor. Bu sadece çeliğe özgü değil. Bir de çeliği otomobille, boruyla, beyaz eşyalarıyla ürün olarak da ihraç ediyoruz. Avrupa Birliği şimdi kotaları daha da düşürüyor, ithalatı daha da sınırlandırıyor. Türk çelik ihracatçıları üretimin yüzde 40’ını Avrupa’ya ihraç ederken yakında bu oran yüzde 15’e gerileyebilir. Geçmişte ihracatımızın yüzde 10’unu Amerika’ya yapıyorduk, o sıfırlandı. Arap Yarımadası, Güneydoğu Asya’ya çok ihracat yapardık. Buraları kaybettik. Kuzey Afrika, Akdeniz ve Doğu Akdeniz’de çok ciddi düşüşler oldu. İsrail, 2021-2022-2023 yıllarında çelik ihracatında bir numaralı destinasyonumuzdu. Şimdi sıfırlandı, yasaklanınca oraya da bir şey gitmiyor. Afrika’ya, Güney Amerika’ya bakıyoruz, oralara da ihracatımız var ama Çin’in de ciddi baskısı var. Çin, bir taraftan piyasaların daralması diğer taraftan kendi ülkesindeki talebin düşmesiyle üretiminden daha büyük kısmı ihracata yönlendirdi. Çin’in yılda 50 ila 60 milyon tonluk bir ihracatı varken bugün bunu 130 milyon tona çıkardı. Geçen yıl 120 milyon tondu, 2025’i 130 milyon tonla kapatacak. Türkiye’ye dönersek sonuçta 36 milyon ton ham çelik üretiyoruz, yaklaşık 18 milyon ton ihracat yapıyoruz. Şu anda ilk 10 ayda 14,5 milyon ton ihracat, 16 milyon ton ithalat yapmışız. Bu dünyanın hiçbir yerinde olan bir hadise değildir.

Hiç korunmayan bir pazar görüntüsü…

Aynen öyle. Çin’e gitseniz Çin’in ithalatı yüzde 1’dir. Amerika 20 milyon ton ithal ediyorsa toplam tüketimi 100 milyon ton. Yani yüzde 20’si kadarını ithal ediyor. Avrupa’nın tüketimi yaklaşık 160 milyon ton ama ithalatı 25-30 milyon ton civarı. Yani bakıldığında en fazla ithalat oranı tüketimin yüzde 20’si kadar. Ama bizde yüzde 50’ye ulaşıyor bu rakam. Koruma istiyoruz. Yöntemi konuşulur. Yani sadece sıvı çelik üretenleri değil onların alt segmentinde olan çelik tüketicilerini de korumak gerekiyor. Genel bir korumacılık politikası olmalı ki dışarıdan gelen ürünlerin ithalatının yarattığı haksız rekabet de giderilsin.

Hem Çolakoğlu hem Türk çelik sektörü için en büyük hedefiniz nedir?

Öncelikle sürdürülebilir, sağlam, rekabet gücünü koruyan bir çelik üretimi hedefliyorum. Daha kalıcı, daha sağlam, daha sürdürülebilir bir politika geliştirmek lazım. Çünkü çeliğe ihtiyaç var.

Peki bu sorunlar aşılırsa Türkiye dünyada 7’ncilikten nereye gelir?

Üzerimizde Kore var ama Kore’yi geçebiliriz. Mesele birinci, beşinci olmak değil kârlı bir sektör olabilmek. Şu an bir tek Amerikalılar kârlı.

“BU ORTAMDA SANAYİCİ YATIRIM YAPAMAZ”

“ÖNÜMÜZÜ GÖREMİYORUZ”

Bu ortamda hiçbir sanayicinin herhangi bir yatırım planı olduğunu düşünmüyorum. Yatırımın olabilmesi için önünüzü görebilmelisiniz. Bugün pek önümüzü görebildiğimizi söyleyemem. İthalat toplam tüketimin yüzde 50’sini geçmiş; çelikte ülkede dış ticaret dengesi ilk kez negatife döndü. Böyle bir ortamda yatırım yapmak sağlıklı olmaz. Ve yatırım yapanlara da hayret ediyorum. Buna biz de dahiliz.

“İMKANLARI KOLLUYORUZ”

Yurt dışına yatırım planımız şu an için yok ama bu her zaman olabilir. Sanayici ne yapar? Hep yatırım peşindedir. Kafasında hep nerede ne yapsam diye bir düşünce vardır. Ama bugün alınmış bir kararımız yok. Tabii her zaman fırsatlara bakıyoruz. Çıkan imkanları hep kolluyoruz. Satın alma da olabilir, herhangi bir greenfield yatırım da olabilir. Çelikte şu ana kadar ortaklık hiç düşünmedik ama bildiğiniz gibi bankacılık sektöründe ortaklığımız var.


“SINIRDA KARBON’DA TÜRKİYE AVANTAJLI”

KORUMA METODU

Avrupalı “Karbon emisyonunu azaltmamız lazım. Avrupa’daki çelik üretimine karbon vergisi uyguluyorsak ithalatına da uygulamalıyız” diyor. Bu aslında bir koruma metodu. Ama bu konuda Türkiye’nin önemli bir avantajı var. Dünyada üretilen çeliğin üçte ikisi cevherle, üçte biri hurdayla üretiliyor. Türkiye ise ağırlıklı olarak hurda tarafında. Cevherle üretilen çelikte 1 ton çelik üretirken yaklaşık 2-2,5 ton karbondioksit salımı oluyor. Hurdayla ürettiğinizde bu rakam 500-600 kiloya düşüyor.

“EMİSYONUMUZ DAHA DÜŞÜK”

Tabii hurda tarafında çok daha fazla elektrik harcıyorsunuz. O yüzden asıl mesele elektriği neyle ürettiğiniz. Türkiye bu konuda da kötü bir noktada değil. Bugün enerjimizin yaklaşık yüzde 50’si yenilenebilir. Avrupa’da üretimin üçte ikisi cevhere dayalı, Türkiye’de ise yüzde 75’i hurdaya dayalı. Kabaca baktığınızda Avrupa’da üretilen çelikte ton başına yaklaşık 1,5 ton karbon çıkarken Türkiye’de bu 1 ton. Yani Avrupa bize göre yaklaşık yüzde 50 daha fazla emisyon yaratıyor.

“PASTA KÜÇÜLÜYOR”

Sınırda karbon düzenlemesi Türkiye için olumlu. Çünkü Avrupa’nın ithalat kaynaklarına baktığınızda Çin, Rusya, Kore, Japonya ve Hindistan’ın üretimi yüzde 80-90 cevher bazlı. Yani hepsi bizden daha yüksek emisyonlu. Bu açıdan Türkiye avantajlı olacak. Ama asıl sorun Avrupa’nın toplam ithalatını küçültmek istemesi. 30-35 milyon ton olan ithalatı 15 milyon tonlara çekmeye çalışıyorlar. Siz o 15 milyonun yüzde 40’ını alsanız bile toplam hacim küçülüyor. Bugün zaten yüzde 40’lardan yüzde 25-30’lara geriledik. Yani avantaj var ama pasta da küçülüyor.

Türkiye ve dünya ekonomisine yön veren gelişmeleri yorulmadan takip edebilmek için her yeni güne haber bültenimiz “Sabah Kahvesi” ile başlamak ister misiniz?


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz