"2021, 2020’ye kıyasla daha fazla umut vadediyor”

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Başkanı Tuncay Özilhan, “Ülkemizdeki ekonomik gelişmeler açısından 2021, 2020’ye kıyasla daha fazla umut vadediyor.” dedi.

3.12.2020 15:37:000
Paylaş Tweet Paylaş
"2021, 2020’ye kıyasla daha fazla umut vadediyor”

Özilhan, çevrimiçi olarak gerçekleştirilen TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, TÜSİAD tarihinde ilk kez Yüksek İstişare Kurulu Toplantısı’nı yüz yüze yapamadıklarını belirtti. 

2021 yılına girilmesinde günler kaldığını anımsatan Özilhan, şunları kaydetti:

“Eminim siz de benim gibi bu yılın bitmesini dört gözle bekliyorsunuz. Bu yıl o kadar olumsuzluklarla doluydu ki hepimiz gelecek yılın biraz daha iyi olmasını ümit ediyoruz. Aslında başlarında 2020 yılından da umutluyduk ancak Kovid-19 pandemisi tüm olumlu beklentileri boşa çıkardı. Çok büyük bir felaketle karşı karşıya kaldık. Sadece biz değil, tüm dünya bu mücadelede çok zorlanıyor. Pandemiyi önlemek için kısıtlama tedbirlerine başvuruluyor.

Kısıtlamaların uzun bir süre devam etmesi üretim ve dağıtım kanallarını tıkıyor. Sağlık sistemini, sağlık yatırımlarını tartışırız, tartışmamız da gerekir. Ama şurası bir gerçek ki, sahip olduğu sağlık altyapısıyla Türkiye, salgınla mücadelede zorlanmaya başlamış olsa da bazı ülkeler gibi altyapı sorunu yaşamadı. Bu süreçte büyük bir özveriyle görevlerini yapan tüm sağlık çalışanlarına, ülke olarak minnettarlığımızı bir kez de ben dile getirmek isterim.” 

“2021, 2020’ye kıyasla daha fazla umut vadediyor”

Özilhan, son günlerde salgının Türkiye’de büyük bir hızla arttığı bir dönemden geçildiğini aktararak, aşı geliştirme çabaları hakkında gelen olumlu haberlerin, pandemiyi nihayet yenilebileceği umudunu doğurduğunu söyledi.  

Pandemiyi yenmenin ise ekonomide yarattığı tahribatın sona ereceği ve artık yaraları sarmaya başlayabileceği anlamına da geldiğini vurgulayan Özilhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ülkemizdeki ekonomik gelişmeler açısından 2021, 2020’ye kıyasla daha fazla umut vadediyor. Umuyoruz ki aşağı yönlü gidişat artık yavaşlayıp durmuştur ve yukarı doğru hareketlenme başlamıştır. Ekonomi yönetiminde hata yapılmaması durumunda bir dizi gösterge iyileşme sürecine girecek. Ekonomideki yaraların tamamen sarılması kolay olmayacak ve vakit alacak. Bir soluklanma fırsatı yakalıyoruz ve bunu, yüksek enflasyon, yüksek faiz, Türk lirasının değer kaybı, ithalata bağımlılık, ihracatta rekabet gücünün düşüklüğü, borçlanma sarmalı, istihdam yaratamama gibi kronik sorunların çözümü için iyi kullanmamız gerekiyor.

Çünkü ekonomide bir süredir sorunların üst üste yığılıp biriktiği bir dönemden geçtik. Sorunları ileriye ötelemek yerine kökten çözmek için ihtiyaç duyduğumuz en öncelikli unsur, kurumlara duyulan güvenin pekişmesi. Ekonomiyle ilgili tüm kurumların kanunla tanımlanmış görevlerini, kanunların çizdiği özerklik çerçevesinde yerine getirmesi en büyük beklentimiz. Bu noktada, tüm denetleyici ve düzenleyici kurumlara büyük sorumluluk düşüyor.” 

Özilhan, güvenin pekişmesini sağlayacak olanın ise şeffaflık ve hesap verebilirlik olduğunu aktararak, “Tüm ekonomik birimlerin sağlıklı analiz ve uzun vadeli tahmin ve planlama yapabilmesi için doğru ve dünyayla kıyaslanabilir bilgiye ve bu bilginin şeffaf biçimde paylaşılmasına ihtiyaç var. Doğru bilgi yoksa doğru karar da verilemiyor. Doğru bilgi firmalar için olduğu kadar devletin kendisi için de önemli. Doğru bilgi ve güçlü analitik kapasite, isabetli tahmin yapmayı mümkün kılar. Makroekonomik istikrarı sağlamanın ve sağlıklı bir reform programı uygulamanın yolu buradan geçer.” diye konuştu. 

Konu reformlar olunca, atılacak adımların sosyal, siyasi ve ekonomik sonuçlarını öngörebilmek, toplum içinde istişare mekanizmalarının sağlıklı biçimde çalışmasına bağlı olduğunu vurgulayan Özilhan, şunları kaydetti:

“Düşüncenin ve eleştirinin özgürce dile getirilebildiği bir tartışma ortamı, çoğulcu ve özgür bir medya, birbirini dinleyen bir toplum, topluma kulak veren bir siyaset anlayışı, yetkin ve çözüm odaklı bir bürokrasi, ülke yönetiminde hata yapma ihtimalini düşürür. Yine de, kul işidir, hata olabilir, ama bu durumda da hatanın boyutu küçük olur; hatadan dönmek kolay olur. Eğer toplum içinde istişare mekanizmaları sağlıklı biçimde çalışabilirse, karar alma süreçleri de aşağıdan yukarıya çalışmaya başlar.

Bu yöntem, deneme yanılma mekanizmasından çok daha iyi çalışır. Daha etkindir ve maliyeti daha düşüktür. Dün alınan kararlar bugün değiştirilmez. Dün yapılan yatırımlar bugün atıl hale gelmez. Kaynak israfı, enerji israfı ve en kötüsü umut israfı ortaya çıkmaz. Geleceğe ilişkin pozitif mesajlar tabii ki hepimizi çok memnun ediyor, ama esas ihtiyaç duyduğumuz söylenenlerin kuvveden fiile dönmesi.”

“Yeni bir üretim seferberliği…”

Özilhan, pandeminin, ekonomi ve toplum üzerinde büyük değişiklikler yarattığını belirterek, “Pandemi sonrasında da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ülke olarak değer zincirlerinde meydana gelecek değişimlerden olumlu etkilenme olasılığımız yüksek. Çünkü coğrafya açısından çok şanslıyız. Çünkü geçmişten gelen gelişkin bir üretim yapımız, yetişmiş, kalifiye işgücümüz ve iyi bir altyapımız var. Eğer teknolojiye ve insana yatırım yapar, ekonomik istikrarı sağlar, iş ve yatırım ortamında uzun süredir beklenen hukuki reformları bir an önce tamamlarsak önümüze açılan bu fırsattan yararlanabiliriz.” şeklinde konuştu. 

Pandeminin, tarım sektörünün, gıda üretiminin stratejik önemini de tekrar hatırlanmasına vesile olduğunu ifade eden Özilhan, dışarıyla ticaret kanallarında sıkıntı yaşanması durumunda, sadece tarım değil genel olarak yurt içi üretim kapasitesinin ne kadar hayati olduğunun da ortaya çıktığını söyledi. 

Özilhan, üretimde yurt dışına bağımlılık, salgın sırasında olduğu gibi nihai ürün ve ara girdi temini açısından büyük sorun yarattığını aktararak, şunları kaydetti:

“Bu nedenle, stratejik ürünlerin yurt içi üretim imkanlarını geliştirecek, ama bunu kaynak dağılımını bozmadan, piyasa sinyallerini engellemeden yapabilecek bir model üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Üretim olmazsa ihracat da istihdam da katma değer de vergi de olmaz. Yeni bir üretim seferberliğine hemen başlamazsak, yarın çok geç kalmış olmaktan korkarım. Üretimi artıracaksak, yatırım oranlarını yükselteceksek bunu tabi ki reel faiz oranlarının yüksek değil elverişli bir seviyede olduğu bir ortamda yapabiliriz. 

Makroekonomik istikrarın ciddi ölçüde bozulduğu durumlarda, şok tedavisi olarak faiz artışı kaçınılmaz olur. Ancak adı üzerinde, şok tedavisi uzun süre kullanılmaz. Kullanılırsa bünyede başka rahatsızlıklar baş gösterir. Yüksek reel faiz, sonuçta, para üzerinden para kazanmaktır. Para üretime gitmez. Üretime giderse, getiri oranı, olağandan yüksek olan çok riskli alanlara gider. Bunun sonucunda üretim kapasitesi daralır, kaynaklar verimli projelere değil spekülatif alanlara kayar. Üstelik gelir dağılımı da bozulur. Bunlar arzu edilir sonuçlar değildir.”

Özilhan, eğer geleceğe ilişkin belirsizlikler azalırsa, enflasyon beklentileri düşerse, siyasi ve ekonomik riskler hafiflerse, faiz oranlarının da düşme eğilimine gireceğini anlattı. 

Faiz oranlarının kalıcı olarak düşürülmesi isteniyorsa enflasyonun düşürülmesi, ekonomik reformların yapılması, siyasi ve jeopolitik risklerin hafifletilmesi ve öngörülebilirliği sağlayacak olan hukuk reformlarının tamamlaması gerektiğini aktaran Özilhan, “Aksi takdirde, faizler asansör gibi bir iner bir çıkar.” dedi.

“Dünyada kural temelli uluslararası düzenin güçlenmesi beklentileri Türkiye’yi de olumlu etkileyecek”

Özilhan, dünyada kural temelli uluslararası düzenin güçlenmesi beklentilerinin Türkiye’yi de olumlu etkileyeceğini, bunun içinde bulunulan coğrafyaya da olumlu yansımalarının olacağını söyledi.  

İran ile nükleer anlaşmaya geri dönülmesi, Suriye’de güvenlik ve istikrarın, Türkiye’nin çıkarlarını da gözetecek biçimde tesis edilmesi gibi gelişmelerin, Türkiye’nin bölgesel potansiyelinin hayat bulmasını sağlayacağını vurgulayan Özilhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Geçen sene yapmış olduğum konuşmalarda, Türkiye’nin küresel düzendeki yerinin kural temelli uluslararası sistem içinde olduğuna dikkat çekmiştim. Uluslararası ilişkilerimizin konjonktüre göre şekillenen ikili düzlemde bir alış-veriş ilişkisi olmaması gerektiğini vurgulamıştım. Türkiye’nin AB üyelik sürecini bu açıdan önemli görüyorum. AB üyelik hedefi, geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da Türkiye’nin küresel sistemdeki saygın yeri açısından önemli bir parametre. Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olması yeni bir şey değil. Yüzlerce yıldır böyleydi. Kâh çatışarak kâh uzlaşarak hep Avrupa ile iç içe olduk. Ekonomide, teknolojide, dış politikada Avrupa ile ilişkimiz hep canlı oldu, biz Avrupa’yı, Avrupa bizi etkiledi. 

Her büyük ülke gibi kültür ve değerler açısından yerel özgünlüğümüzü koruduk ama devlet yapısı olarak, yönetim tarzı olarak, hukuk düzeni olarak, hatta düşünce akımları olarak yönelimlerimiz hep batı ile iç içe şekillendi. Cumhuriyet kurulduğundan beri devlet anlayışımızı, başka yerlerde olduğu gibi bir şahsın ya da partinin gücüne değil, Batı Avrupa’da olduğu gibi milli egemenliğe ve demokrasiye dayandırdık. Devlet kapitalizmi ve otoriterlik ile tanımlanan bloka değil, özgürlükçü demokrasi ile tanımlanan bloka ait olma iradesini gösterdik. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik perspektifi, geçmişte olduğu gibi bugün de hukuk, ekonomi ve demokrasi başlıklarında ihtiyacımız olan reformlar için kuvvetli bir referans ve bir çıpa işlevi görecektir.”

Özilhan, Avrupa Birliği’nin siyasi liderlerinin geçmişte Türkiye’ye taraflı davrandığını, çifte standart uyguladığını, haksızlık yaptığını belirterek, “Bugün de durum çok farklı değil. Daha geçen hafta, AB savaş gemilerinin Libya’ya giden bir Türk gemisini haksız, hukuksuz biçimde durdurup izinsiz aramaya kalkışması bu yanlı politikaların son örneği. Avrupa Birliği’nin bu tür ortak stratejik hedeflere hiçbir şekilde hizmet etmeyen girişimleri bir kenara bırakması gerekir. İlişkilerde, kurumsal bir düzlemde ilerleme sağlanması, Türkiye’nin de Avrupa Birliği’nin de çıkarlarına uygundur.” diye konuştu.  

Tuncay Özilhan, bu anlamda, güncelliğini yitirmiş olan Gümrük Birliği’nin Yeşil Anlaşma, Dijital Avrupa, tarım, kamu alımları ve hizmetleri de içine alacak şekilde güncellenmesi, vize serbestisi diyaloğunun tamamlanması gibi atılacak somut adımlarla ilişkilerde yeni bir dinamiğin harekete geçebileceğini dile getirdi. 

Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi etki alanının genişlemesi ve hatta Avrupa’nın karşı karşıya olduğu göçmen krizi, demografik kriz, yabancı düşmanlığı gibi sorunların çözülmesi açısından da Türkiye’nin, önemli katkılar sunabilecek bir ülke olduğunu vurgulayan Özilhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye’nin önemini ve özelliğini belirleyen unsur batıya öykünmesi değil. Türkiye, devlet yapısı laik ve vatandaşlarının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve farklı inançlara ev sahipliği yapan bir ülke. Aynı zamanda demokratik bir cumhuriyet. Belki birçok başka toplumda olduğu gibi, Atatürk’ten bu yana karizmatik liderlerin toplumda bir karşılığı var. Ama cumhuriyete geçildiğinden beri, Türkiye’de halk demokrasiye olan bağlılığını sayısız kez hem de büyük bedeller ödeyerek kanıtladı.”

Özilhan, Batı’nın küresel ekonomideki ağırlığının azaldığına dikkati çekerek, “Son on yıllarda göçmen karşıtlığı, ırkçılık, İslamofobi ve yabancı düşmanlığı artış gösterdi. Yine de özgürlükçü, eşitlikçi anlayış ve kardeşlik ruhu bu eğilimlere direniyor. Bir yandan otoriterlik ve popülizm yükseliyor ama diğer yandan demokrasinin, kuralların ve kurumların üstünlüğünü savunanlar karşısında bu yükselişin arkası gelmiyor.” dedi.

Tüm dünyanın hep birlikte zorlukların üstesinden gelmek mecburiyetinde olduğunu vurgulayan Özilhan, “Bütün bu çoklu krizler karşısında değişim kabiliyetini göstermek zorundayız. Batıyla doğu arasında yüzyıllardan beri oynadığı köprü rolüyle Türkiye, yeni dönemin inşasına katkı yapabilecek ülkelerden birisi. Kamplaşmayı, kutuplaşmayı aşma, demokrasisini ve ekonomisini güçlendirme, hukukun üstünlüğüne dayalı adil bir toplumsal yapı kurma konularında başarılı olmuş bir Türkiye, sadece kendi dertlerine çare bulmuş olmaz. Üst üste binen krizlerle şekillenen 21. yüzyıl dünyasında, liberal demokratik sistemin reformunda etkili bir rol oynar ve dünyaya da örnek olur.” şeklinde konuştu. 

Hukuk reformu

Özilhan, güvenlik endişelerini geride bırakıp, nihayet özgürlükleri genişletme noktasına gelmiş olunduğuna inandığını belirterek, “Yargı Reformu Strateji Belgesi geçen yıl hazırlanmış ve ardından 3 yargı paketi kanunlaşmıştı. Ancak hukuk reformu alanında daha almamız gereken çok mesafe var. Temel hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin, yargı bağımsızlığının üstünde en ufak bir gölge bile kalmamalı. Mülkiyet hakkı ve sözleşme serbestisi gibi konular, rekabetçi bir piyasa mekanizmasının etkin bir şekilde işlemesinin ön koşulu. Bugün bu ön koşulun yerine getirilmesi noktasındaki tartışmayı çoktan geride bırakmış olmamız gerekir.” diye konuştu.  

Yabancı sermaye yatırımları için, iş ve yatırım ortamında hukukun üstünlüğünü tesis etmenin mutlak bir zorunluluk olduğunu aktaran Özilhan, “Aksi halde hiçbir yabancı, uzun vadeli üretken yatırım yapmaz. Eğer yaparsa, bunların amacı, birkaç yüzyıl öncesinin sömürgelerinde olduğu gibi sadece ülke kaynaklarını en kolay yoldan transfer etmek olur.” dedi.  

Özilhan, dünya konjonktüründe beliren yeni ekonomik fırsatlardan yararlanabilmek için demokrasinin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Tüm altyapısı ile demokrasi, ekonomik istikrarın, uzun vadeli yatırımların, ekonomik büyümenin, aş ve iş yaratmanın teminatıdır. Bunlar aynı zamanda siyasi istikrarın da teminatıdır.” şeklinde konuştu. 

Bundan 23 sene önce yayımladıkları Demokratikleşme Perspektifleri raporunda söylenildiği gibi demokrasi konusunun, TÜSİAD için de Türkiye için de konjonktürel değil ilkesel bir konu olduğunu belirten Özilhan, “Devlete ve demokrasiye olan güven, o gün de söylemiş olduğumuz gibi, yüzeysel çözümlere bel bağlamak yerine, köklü çözümlere yönelmekle gerçekleşecektir. Bugün köklü çözümlere yönelebilecek bir noktaya gelmiş olduğumuza inanıyoruz.” dedi.  

Özilhan, geçmiş dönemde güvenlik risklerini önceleyen bir süreç yaşanıldığını, milli güvenliği tehdit eden PKK, FETÖ, DAEŞ gibi terör örgütleriyle mücadele edildiğini ve bu mücadelede de epey bir yol kat edildiğini anlatarak, “Bugün artık geçmiş dönemde öne çıkmış olan güvenlik kaygılarının yerini özgürlüklerin ve demokrasinin alanının genişletilmesi ihtiyacı almış durumda.” değerlendirmesinde bulundu.

Uluslararası ilişkilerde ve ekonomi, hukuk ve demokrasi reformlarında 2021’den beklentilerini özetlediği konuşmasını bitirirken, beklentilerini boşa çıkarabilecek risklerin sayısının az olmadığını işaret eden Özilhan, “Bütün bunlara rağmen ülkemizin müthiş bir potansiyeli var ve bu müthiş potansiyeli hayata geçirebilecek bir dönüm noktasına yaklaşıyoruz. Bu potansiyeli nasıl kullanabileceğimiz üzerine uzun uzun düşünüp, tartışıp sonunda tüm toplum olarak bir uzlaşıya varmamız gerektiği düşünüyorum.” diye konuştu. 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz