Arap Şeyhi Gibi Para Harcıyoruz

Cem Yılmaz / Sanatçı    Cem Yılmaz, son yılların en çok güldüren mizahçılarından… Aynı zamanda çok da iyi kazandığını söylüyor. Bir yandan gösteriler, diğer yandan da reklam çekimleri ned...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Arap Şeyhi Gibi Para Harcıyoruz
Cem Yılmaz / Sanatçı  
 
Cem Yılmaz, son yılların en çok güldüren mizahçılarından… Aynı zamanda çok da iyi kazandığını söylüyor. Bir yandan gösteriler, diğer yandan da reklam çekimleri nedeniyle “Sanatçılar arasında” en çok kazananlar arasına gireceğini söylüyor. Ancak, yatırımdan pek anlamadığını, hisse senedinden uzak durduğunu belirtiyor. “Nakiti çok severim” sözleriyle, bu konuya açıklık getiriyor. Ekonomi ve iş dünyasından pek mizah çıkarmadığını, sadece Türk insanının harcama eğiliminin dikkati çektiğini belirtiyor.  
 
Beyoğlu İmam Adnan Sokak’taki Leman Kültür’ün üst katında çizim yaparken sahneye çağırdıklarında 20’li yaşlarının başındaydı. Herkes birbirine, “kim bu çocuk?” diye sordu. Şehir efsanesi gibi kulaktan kulağa yayıldı ve sonra küçücük Leman Kültür’den dışarı taşmaya başladı izleyicileri. Cem Yılmaz diye biri vardı ve herkesi çok güldürüyordu.  
Daha sonra Leman Kültür yetmedi, büyük salonlara taşındı. Gösterilerini binlerce kişi izliyordu. 1996 yılında reklam filmlerinde de görünmeye başladı. Son olarak Doritos’un tamamen Türk tüketicisinin damak tadına uygun olarak geliştirdiği A’la Turca serisinin reklam filmlerinde rol aldı. Yaptığı her iş ses getirdi. Çok çalıştı, çok kazandı. Kazandığı paralar çok konuşuldu, yazıldı.  
 
Capital’de bugüne kadar ekonomiyi, sektörleri hep iş dünyasından isimlerle konuştuk. Ancak, bu kez bu ekonomi içinde yer alan, mizah üreten ve hepsinden önemlisi kendi ismini marka yapmayı başarmış olan Cem Yılmaz’ın ekonomiye nasıl baktığını merak ettik.  
 
Cem Yılmaz, ekonomiyi biraz takip ettiğini ancak sokaktaki vatandaştan çok da farklı bakmadığını söylüyor. “İnsanlarda bir arap şeyhi gibi gidip en pahalı otomobili alma gibi bir eğilim var” diyor ve ekliyor: “Bizim milletin cebindeki paranın daha üzerinde para harcayarak mutlu olma gibi bir eğilimi olduğunu biliyorum. Mesela bu bizim davranış biçimlerimizden biri”.  
Cem Yılmaz, Capital’e Türk ekonomisini nasıl gördüğünü, nasıl yatırım yaptığını ve reklam sektörüyle ilgili farklı düşüncelerini anlattı. Bu keyifli söyleşiyi sunuyoruz:  
 
EMEKLİ ALBAYDAN FARKIM YOK  
 
Biraz takip ediyorum tabii ki. Güngör Uras falan okurum da ama gel gelelim bunlar etkileriyle hareket ettiğimiz şeyler. Bir öngörü, bir takip. Bunlar oldukça profesyonel işler ve hatta bilim olduğu için derinlemesine bildiğim şeyler değil. Bu nedenle sokaktaki bir vatandaştan daha fazla reaksiyon veren ya da öngören, tedbir alan, bu tip ekonomik faaliyetleri olan bir kimse değilim.  
 
Sadece “Fikir ve Sanat Eserleri” sınıfına giren bir ürünüm var. Tiyatro sahnesinde bilet karşılığında bir ürün sattığımı biliyorum. Aslında bakıldığında çok basit bir ticari aktivitem var. Ona istinaden de bir para kazanıyorum, vergisini veriyorum, her ayın 25’inde KDV’mi ödüyorum. Onun dışında kazandığım parayla yatırım yapma konusunda da gerçekten de bir emekli albaydan daha farklı bir görüşüm yok.  
 
OLMAYAN PARAYI HARCIYORUZ  
 
Ekonomik meseleden mizah yapmakla ilgili şunu biliyorum ki, bizim millete özgü bazı davranışlardan yola çıkarak bu konu ele alınabilir. Oradan yola çıkarak tümevarım yaparsak neden bizim ekonomimiz böyle sorusunun yanıtına ulaşır mıyız bilemiyorum. Ama bizim milletin cebindeki paranın daha üzerinde para harcayarak mutlu olma gibi bir eğilimi olduğunu biliyorum. Mesela bu bizim davranış biçimlerimizden biri. Ya da olmayan parayı harcamak gibi bir eğilim de var. Bir de birincil ihtiyacıyla, beşincil ihtiyacını devamlı karıştıran bir davranış biçimi olduğunu da biliyorum. Bunlarla ilgili şakalar yapıyorum tabii. Örneğin, bir şeyin en pahalısıyla ilgilenilir en başta. Yani hiç kimsenin bütçesine göre hareket etme gibi bir eğilimi yok.  
 
ARAP ŞEYHİ GİBİ DAVRANIYORUZ  
 
İnsanlarda bir arap şeyhi gibi gidip en pahalı otomobili alma gibi bir eğilim var. Kendimden örnek vereyim. Ben de alıyorum ama parası olan için ayrı. Ben taşıt kredisiyle Ferrari alan da biliyorum. O komik de ben kendim için şunu söyleyebilirim: Bir arap şeyhi gibi davranmamam gerektiğini 10 yılda anladım. Çünkü, maalesef değiliz.  
 
Yabancı bir ülkeye gittiğinde oranın yerli otomobili olan bir şey bu. Mesela bir Mercedes, Almanlar için yerli otomobildir. Ama bizim bazı semtlerimizde nerdeyse Berlin sokaklarında dolaşırken görebileceğinden daha fazla Porche*** ya da Mercedes görebiliyorsun. Bunun kaynağı da bence “Olsun da ne olur olsun” yaklaşımı olabilir.  
 
“GARİBAN NE YESİN” MANTIĞI  
 
Uğur Dündar’la konuşurken gördüm, taklit ya da ciddi sahtekarlıkla üretilip satılan gıda malzemeleri için bunu yapan adamın bahanesi “Gariban ne yesin?”oluyor. Bir baktım ki adam sahte Jack Daniel’s üretiyor ve insanlar bunu almasın mı yani diye soruyor. Ya da son kullanma tarihi geçmiş kaşar peynirlerini bir araya getirip taze kaşar yapıyor ve “Abi ucuz satıyorum. Gariban ne yesin?” diyor. Garibanın kaşar peyniri yeme eğilimi olduğu zaman bu adama bi piyasa çıkmış oluyor. Bu eğilim de çok ilginç gerçekten.  
 
TÜKETİM EĞİLİMİ GENETİK  
 
Reklamda ve pazarlamada günahkarlık burada başlıyor. O kadar çok kaşınabilecek ve varolmayan ihtiyaçlar yaratılabilecek bir toplum ki her şey olabilir. Cep telefonu mesela. Hep en yeni model isteniyor. Sanki Uzakdoğu’da ya da İskandinav ülkelerindeyiz. Bizde fiyatlar asla onların seviyelerine inmediği halde herkeste var. Şaka gibi bir şey. Bu tüketim eğilimi de genetik bir şey herhalde. Bu sizin pazarlama kabiliyetinizden olmuş bir şey değil. Kaşırsınız ama reaksiyon vermez. Ama bizim millet veriyor.  
Benim ekonomi dünyasıyla ilgili bilgilerim bu kadar.  
 
İŞ DÜNYASINDAN MİZAH ÜRETMİYORUM  
 
Çok belirgin bir isim yok. İş dünyasından mizah üretme eğilimim yok. İnsanların mesleklerine dikkat edersen, aslında buradan bizim millete mizah üretme bile benim geçmişimde kaldı. Biraz daha global, insan, kadın, erkek, metroseksüel ya da beteroseksüeller üzerine kurulu bir mizah var. “Beteroseksüel”i yeni çıkardım. Cinselliğini kıyasıya yaşamak isteyen demek oluyor.    
 
Benim mizah yapmayı öğrendiğim mizah dergilerinde, bizim milletin davranış biçimine özgü mizah yapılırdı. Sonra biraz şekil değişti. Yalnız bizim millet değil, kuzular, tavşanlar, böcekler, filler hatta uzaylılar ne yapıyor diye bakılıp mizah üretilmeye başlandı. Mizahçı bizim milletin adamlarının eksiklerine işaret eden adam olarak tanımlanır. Bir dönem onu da yaptım. Ama onun bazı eksiklikleri olduğunu hisseden kuşağın adamıyım. Yani bizim millet ne yapar ne eder değil de “İnsan davranışı nasıl?” diye düşünerek mizah yapmaya yönlendim.  
 
EN ÇOK KAZANLAR LİSTESİ  
 
Sanatçılar arasında yapılırsa en çok kazananlar arasına büyük ihtimalle girerim. Ama onun dışında başka bir kriter kullanılırsa girmem. Fabrikası olan bir adam kadar kazandığımı zannetmiyorum. Ama gel gelelim veriler ortada. Son 5 yıldır ödediğimiz vergiden falan belli sınıflara sokuyorlar. Ama ben bunu hiç inandırıcı bulmuyorum. Ben kendi kazandığım parayı bildiğim için “Dördüncü oldun”, “Üçüncüsün abi” dendiği zaman biraz “Evet birileri vermediği için üçüncüyüm galiba” diye düşünüyorum. Öyle bir zenginlik yaşamadığımı bildiğim için çok anlamlı değil. Vergide üçüncü olmak unvanı enteresan geliyor. Öyle bir yaşantımız, öyle bir paramız yok anlayacağın.  
 
HİSSE ALMAM, NAKİT DAHA EĞLENCELİ  
 
Hiç hisse senedi almadım ama alıyormuşum, ben bilmiyorum. O işlerle ilgilenmiyorum. Ama bunu da “Ben o işlere bakmıyorum” tavrı olarak almayın lütfen. Ben hiç riskli bir şey yapmam. O sektörde paraya takla attırmak denen hadiseyi takip edecek bir yaşantımı yok. Onu buraya koyalım, şunu satalım diyecek gibi yaşamıyorum.  
 
Benim bir evim olsa ve ben o evde oturmuyorsam onun bende durması yük gibi gelir. Bir emlak kralı olma gibi eğilimi olan sanatçılardan değilim. “Şurada bir ev alayım, ilerde değerlenir” gibi bir davranış biçimim yok. Nakit para her zaman daha eğlencelidir. “Şurada bir evim, Gayrettepe’de 4, Bağcılar’da 100 dairem var”  gibi şeyler benim istediğim unvanlar değil. Ben en fazla vergide üçüncülük unvanı alıyorum. Bir ara dördüncüydüm ama o sene de askerdeydim düşün yani.  
 
REKLAMA NASIL GİRDİM?  
 
Ben 1996 yılında iletişim sektöründe Panasonic reklamıyla başladım. En uzun süren anlaşmam oydu. O dönem televizyonda ya da radyoda çok yoğun girmiyorduk. Bir kampanya yaptığınızda bugünkü gibi büyük proje olmuyordu. Sonra Telsim ve Mavi Jeans’le çalıştım.  
Bu markalarla çalışırken çok kendimi korur, kollar bir tavrım da vardı. Reklamını yaptığım marka başka bir marka, ben başka bir markaydım ancak bir araya gelmemizde bir sakınca yok diye düşündüm ve bu duyguyla hareket ettim. Bu nedenle de çok reklam kokan, “Ben bu ürünü alın diyorum çünkü bunun için bana para verdiler” tavrında olmadığım için kendimi koruduğumu düşünüyorum. Ben diğer markalarla anlaşmam bittiği zaman tekrar çıkıp “Var mı başka marka reklamı yapılacak?” diye çıkıyorum.  
 
REKLAMCI OLMAK İSTERDİM  
 
Ben bir yandan da reklam sektöründe çalışmaktan çok zevk alıyorum. Bu benim için, dışardan gelir kapısı olmaktan çok başka bir mecra. Çocukluğumdan beri reklamcı olmaya özenen bir kimse olduğumu söyleyebilirim. İlkokul 3-4’üncü sınıftayken kağıtlara markalar çizip, kendi kendime çikolata ya da gofret markası uydurup “Bomba gibi geliyoruz” gibi sloganlar bulduğumu hatırlarım.  
 
10 yaşında Haluk Mesci’yle görüştüm ama pek bir kabul görmedim. Ondan sonra bir 20 yıl falan işte beklemekle geçti. Daha önceki reklam filmlerinin senaryolarının çoğunu ben yazmıştım. Doritos’u da ben yazdım. Telsim reklamlarının ajansı Ali Taran Creative Workshop’tı ve o reklamların bazılarının tamamını ben yazdım, bazılarında da benim için küçük değişiklikler yapıldı. Ama başından itibaren metin yazarlığını ben yaptım.  
 
ÇOK DİSİPLİNLİ BİRİYİM  
 
Benle iletişim kurmak zor olabilir tabii çünkü ben çoğunluğun düşünebildiğini düşünen birisi değilim. Bu nedenle sorun olabiliyor. Ama bunun “Cem dizginlenemez” ya da “Nizamdan intizamdan uzaktır, kurallara gelemez” şeklinde algılanması kötü oluyor. Benim hayatım kurallar silsilesinden oluşan bir hayat.  
 
Ben sete herkesten önce giderim. Çok disiplinliyim. İşi sahiplenmeyle ilgili olarak, samimi söylüyorum, bir reklam filminin ünlü yüzünün filmle bu kadar ilgilendiğinin bir örneğinin daha bizim memlekette olduğunu zannetmiyorum. Böyle bir şey mümkün değil.  
Bir anlaşma yaptıktan sonra reklam filminin bu evrelerinde, sonrasında, öncesinde bu kadar ilgilenen yoktur. Ben herkesten önce gidip montaj odasını anahtarla açıp oturduğumu, yönetmeni ve editörü beklediğimi bilirim. Nedense bu kadar ilgilenilmesine gerek yok diye düşünüyorlar. Gerek yoksa işte neticelerine de katlanıyorlar. Ben bu şekilde davranmamın yararını görüyorum.  
 
“REKLAMIN GÜNAHKÂR TARAFIYLA İLGİLİYİM”  
 
HADDİMİ BİLİYORUM Ben reklam yapmadığım zaman reklam izleyen, takip eden, yeri geldiğinde sektörü kıskanan, ama az kıskanan birisiyim. Ben o anlamda haddimi biliyorum. “Bir reklamcı gözü yakaladım” ya da “Bu işi çok iyi biliyorum, tam o nirengi noktasını buluyorum” gibi bir derdim yok.  
 
KİTLEM ÇOK GENİŞ Kendi mesleğime baktığımda ben o kadar geniş bir kitleyle muhatabım ki bu ürün için bahsedilen şeylerin hepsi benim için de geçerli. Ne yapıyorum, kime hitap ediyorum gibi sorular her gün aklımda ve her gün bu bilgileri tazeliyorum.  
 
DOĞALLIK TAKLİT EDİLİYOR Reklamda doğallık da son 10 yıldır taklit edilen bir şey haline geldi. Çok belirgin bazı tarzlar vardır. Örneğin, Ali Taran’ın reklamları ve senaryoları çığır açmıştır. Hiç reklam gibi olmayan, sözünü kimsenin söylemediği gibi söyleyen reklamlardır onunkiler.  
 
ANTİ-KAHRAMAN DEVRİ Sonra birisi çıkıp çok farklı, anti-kahraman olan bir reklam figürü koydu ortaya. Sonra o anti-kahraman devri bitti,  “Ben bu ürünü sattırmaya değil sizin adınıza bu ürünle dalga geçmeye çalışıyorum” diyenler peydahlanmaya başladı. Bunların hangisi orijinal, hangisi değil çok net anlaşılıyor.  
 
İZLEYİCİ SAF DEĞİL Reklamları izleyen insanlar bazılarının zannettiği gibi saf değil. Siz reklamı hazırlamaya ne kadar zaman ve emek ayırırsanız ayırın adam bakar, ve “Ben sizin yaptığınız numarayı yemiyorum” der. Bunu dedirttikten sonra da güle güle zaten.  
 
RİSK ALIYORSUNUZ Ben reklamın o günahkar tarafıyla ilgiliyim. Onu göz ardı ettiğiniz zaman tüketici reddedecektir. Ben tüketici olarak biliyorum ki biz “Bu cipsi yiyin, hayatınız değişecek” desek orada bir risk var. Şimdi tabii cipsin empoze ettiği bazı imajlar vardır. Bunda bir sakınca da yoktur.  
 
“BİLİNİRLİK DERDİMİZ YOK”  
 
STRATEJİDEN UZAKLAŞABİLİYORUM Ben bazen stratejiden çok uzaklaşabiliyorum. Ama ben bilinirlikle ilgili bir derdimiz olmadığı kanaatindeyim. Ürünün kendisinin ya da muhteviyatının tanıtılmasıyla ilgili bir macera değil bu.  
 
REKLAMCI BIÇAK SIRTINDA Ayrıca reklam da ahlaki olarak tartışılan bir konu ya, hani “Neyi cilalıyorsunuz? Sizi gidi günahkârlar!” diye düşünülebiliyor. Reklamcı biraz işin günahkâr bölümünde olduğu için bıçak sırtı bir ortamda bıçağın sırtının ne kadar keskin olduğuna bakmak lâzım.  
 
SORUNSUZ ÜRÜN ÖNEMLİ Bir araya gelme kararında bu işin yüzü olacak adam için ürünün bir problemi olup olmaması çok önemli. Burada ürünün bir defosu yok, paketinde ne vaat ediyorlarsa içinde onu veriyorlar. Bunlar da rahatlatıcı şeyler.  
 
BİLDİĞİM ÜRÜN OLMALI Kendi tercih ettiğim ürünleri de bu şekilde değerlendiriyorum. Önceden tanıdığım, bildiğim, tüketicisi olduğum bir ürün olması gerekiyor. Kaldı ki bir cep telefonu reklamında da oynarken “O ürün cep telefonuyum diyor ama öyle mi acaba?” diye bakmak lâzım.  
 
SİVRİ ÖZELLİK GEREK Hatırlarım da titreşimli telefonun diğerlerinden hakikaten farklı olduğu dönemdi. Ben de “Aaaaaa ne kadar eksantrik bir özellik. Bundan çok komik bir reklam olur” diye düşünmüştüm. O dönem gelen teklifi de bu nedenle kabul etmiştim. Böyle sivri özellikler dikkatimi çekiyor.  
 
“SAHTE A’LA TURCA’CILAR TÖVBEYE GELECEK”  
 
KARAKTERLERLE RİSK ALDIM En son Doritos A’la Turca’nın reklam filmlerinde oynadım. Burada “A’la turca olmak kötü bir şey değildir” deniyor. Ben burada bir risk alıyorum. Bizim filmin kahramanları Türkler ve ne yazık ki sahtekârlar. Bizim kendimizi eleştirmek için bulduğumuz şey aklımızın hep cinliğe, kurnazlığa çalışması.  
 
RİSKİ BEN GÖĞÜSLÜYORUM Bunu ben göğüslüyorum. Onu da şu şekilde yapıyorum: Biz bunu yapıyoruz ama satabiliyor muyuz acaba? E hayır, yakalandık. Yani bizim yücelttiğimiz şey “A’la Turca olmak kötü bir şey değildir. Yapın sahteliği” değil.  
 
DEDEKTİF BEN OLABİLİRDİM Ya da filmin kahramanı olarak ben Doritos A’la Turca’nın dedektifini oynayıp sahte Doritos’cuları yakalayabilirdim. Bu ne kadar güzel bir fikir değil mi? “Evet ya. Böyle kötü kötü adamlar sahte Doritos yapsınlar. Cem Yılmaz da onların peşinde olsun”. Çok şahane bir fikir ama antipatik.  
 
A’LA TURCA’YI TEMSİL ETMİYORLAR Çünkü o zaman Doritos A’la Turca yemeyen herkes potansiyel suçluymuş gibi olmaz mı? Bu adam mutlak iyiyi temsil ettiği için başta sevimli gelebilir. Ama asıl malzeme zıtlıktan çıktığı için ben orada o adamları A’la Turca’yı temsil eden adamlar olarak bulundurmuyorum.  
 
DIŞARIDAKİLER ALATURKA Asıl demek istediğim, “Siz bu sahteyi yapıyorsunuz ama Doritos A’la Turca’nın harbisi var. Gidip marketten alıyorsun”. Bana sorarsan asıl dışarıda bekleyen ve “Tuh yazıklar olsun” diyenler, onu yemeyenler, adamı da yakalayıp içeri tıkan polisler alaturka.  
 
KUSURSUZLUKTAN MİZAH ÇIKMAZ Bana göre kahraman alaturka olunca kusursuz olmak gibi bir risk alıyorsun. E kusursuz olduğun zaman da oradan mizah çıkmaz. Bu adamlar kampanyanın sonunda ya da üçüncü, dördüncü filmde tövbeye gelecekler. Bu kaçınılmaz.  

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz