Resesyon ne kadar sürer?

19.02.2019 12:31:000
Paylaş Tweet Paylaş
Resesyon ne kadar sürer?

Öncü göstergeler, 2018’in son çeyreğinde ekonomide küçülme yaşandığı sinyalini veriyor. Gözlemlerimiz, bu küçülmenin 2019’un ilk çeyreğinde de sürdüğüne işaret ediyor. Yani şu anda bir resesyonun içinde olduğumuz konusunda fazla şüphe yok. Türkiye’de resesyonlar, genelde dört çeyrek sürüyor. Ancak bu kez resesyonun daha uzun sürebileceğine yönelik işaretler var. Şu anda dış borçlanmayla yapılan inşaat yatırımlarına dayalı büyüme modeli tıkanmış durumda. Ama siyasi sorunlar nedeniyle yerine yeni bir model koyamıyoruz. Yeniden hızlı ve istikrarlı bir büyüme dönemine girilebilmesi için siyasetteki sorunları çözmemiz ve üretken yatırımlara dayalı bir büyüme modelini hayata geçirmemiz şart.

Her ne kadar istatistiklerde görülüp resmen tanımlanması mayıs ayının sonunu bulacaksa da Türkiye ekonomisinin şu anda bir resesyonun içinde olduğu konusunda artık çok fazla şüphe kalmadı. Bu nedenle artık resesyonda olup olmadığımızı değil bu resesyonun ne kadar sürebileceğini tartışmanın zamanıdır. Eğer resesyon uzun sürecek gibiyse de resesyondan çıkışı hızlandırmak için neler yapılması gerektiğine kafa yormanın tam vakti gibi görünüyor. Biz de bu yazıda bunu yapmaya çalışacağız.

RESESYONUN TANIMI

Fakat işe önce resesyonun ne olduğunu ve neden Türkiye ekonomisinin şu anda bir resesyonun içinde olduğunu düşündüğümüzü anlatarak başlayalım. İktisatçılar genelde resesyonu ekonominin iki çeyrek üst üste küçülmesi olarak tanımlıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ekonomik büyümeye ilişkin verilerinde henüz böyle bir durum yok. Ancak bu veriler, çok geriden geliyor. Eldeki en son veri, 2018’in üçüncü çeyrek dönemine ait. Esasında aralık ayında yayınlanan bu verilerde de ekonomide ciddi bir yavaşlama görmüştük. 2018’in ilk çeyreğinde yüzde 7,2 ve ikinci çeyreğinde yüzde 5,3 olan reel gayri safi yurtiçi hasıladaki (GSYH) yıllık büyüme oranı üçüncü çeyrekte yüzde 1,6’ya inmişti. Konjonktür’ün ikinci sayfasındaki kutuda da görebileceğiniz gibi ekonomik büyümeyle yakından ilişkili olan sanayi üretimi ve reel perakende satışlar gibi veriler, dördüncü çeyrekte ekonominin küçüldüğüne işaret ediyor. Gözlemlerimiz bu küçülmenin halen içinde bulunduğumuz 2019’un ilk çeyreğinde de sürdüğünü düşündürüyor. İşte bunlara dayanarak ekonominin şu anda bir resesyonun içinde olduğunu tahmin ediyoruz.

Bu resesyonun istatistiklerde görülüp resmen tanımlanması mayıs ayının sonunu bulacak. Çünkü 2018’in dördüncü çeyrek dönemine ilişkin GSYH verileri 11 Mart’ta ve 2019’un ilk çeyrek dönemine ilişkin GSYH verileri de 31 Mayıs’ta yayınlanacak. Fakat resesyona karşı önlem almak için o kadar sabır gösterip resmen tanımlanmasını beklemek demek, işin işten geçmesi demek olabilir. Bu nedenle şimdiden teşhisi koyup harekete geçmek gerekiyor.

TÜRKİYE’NİN RESESYON TARİHİ

Türkiye’nin geçmişinde çok sayıda resesyon var. Ancak üçer aylık dönemlere göre GSYH verileri, 1987 yılından beri yayınlandığı için sadece son 30 yıldaki resesyonları yakından analiz edebiliyoruz. Daha önceki yıllarda yaşanan resesyonları ise ancak uzun sürmüşlerse istatistiklerde görebiliyor veya anekdotal bilgilerden varlığından haberdar olabiliyoruz. Çünkü kısa süren veya hafif seyreden resesyonlar, yıllık büyüme oranlarına yansımayabiliyor.

Son 30 yıldaki üçer aylık dönemlere ilişkin GSYH verilerine baktığımızda 6 resesyon görüyoruz. Bu resesyonların nasıl bir patika izlediğini Konjonktür’ün üçüncü sayfasındaki tabloda görebilirsiniz. Bunların ilki 1988’in son çeyreği ile 1989’un ilk iki çeyreğinde yaşanmış yani üç çeyrek dönem sürmüştü. Bu resesyon iki yıla bölündüğü için yıllık büyüme oranları negatife dönmemiş ama çok düşük gerçekleşmişti. 1988 yılındaki büyüme yüzde 2,1 çıkarken 1989 yılındaki büyüme ise sadece yüzde 0,3 olmuştu. Son 30 yıllık dönemdeki ikinci resesyon 1991 yılında yaşandı. Bu da kısa sürdüğü ve hafif seyrettiği için yıllık büyümeye negatif olarak değil de yüzde 0,9 gibi çok düşük bir büyüme olarak yansıdı.

UNUTULMAZ RESESYONLAR

1994 yılının ikinci çeyreğinde başlayıp 1995’in ilk çeyreğine kadar süren resesyon ise son 30 yıllık dönemdeki unutulmaz resesyonların ilkini oluşturuyor. Bu resesyon dört çeyrek dönem sürdüğü ve büyük bölümü de 1994’te gerçekleştiği için söz konusu yıl ekonominin yüzde 5,5 küçülmesine neden olmuştu. 1998’in son çeyreğinde başlayıp 1999’un sonuna kadar beş çeyrek dönem süren resesyon 1999 yılında yüzde 3,4 küçülmeye yol açtı. 2001’in ikinci çeyreğinde başlayıp 2002’nin ilk çeyreğine kadar dört çeyrek dönem süren bir başka unutulmaz resesyon ise 2001 yılında ekonomide yüzde 6 küçülme yaşanmasına neden oldu. Son 30 yıllık dönemdeki son resesyonu ise bundan 10 yıl önce yaşadık. Bu resesyon 2008’in son çeyreğinde başlayıp 2009’un üçüncü çeyreğine kadar dört çeyrek dönem sürdü. Bu da oldukça şiddetli bir resesyondu ve 2009’da ekonominin yüzde 4,7 küçülmesine neden oldu.

Son 30 yılda bir de ekonominin resesyonun kıyısına kadar geldiği ama bundan kaçmayı başardığı bir dönem var. 2016’nın üçüncü çeyreğinde ekonomi yüzde 0,8 küçülmüş ama aynı yılın dördüncü çeyreğinde yeniden büyümeye başlamıştı. Aşırı doz devlet desteğiyle başlayan bu büyüme 2017’de de sürdü ama sonunda ekonomi resesyona düşmekten kurtulamadı.

BU KEZ NE OLUR?  

Bu inceleme Türkiye’de resesyonların genelde dört çeyrek dönem sürdüğünü gösteriyor. Yine benzer bir patika izlenirse mevcut resesyon bu yılın üçüncü çeyreğine kadar sürecek demektir. Bu da resesyonun henüz başlarında olduğumuz anlamına geliyor. İşler genelde olduğu gibi giderse, dördüncü çeyrekte ise resesyondan çıkmaya başlayabiliriz.

Ancak bu kez resesyonun alışageldiğimizden daha uzun sürebileceğini düşünenler de var. Bu düşüncenin arkasında ise hükümetin bu kez resesyona karşı geçmişte alışageldiğimiz türden adımlar atmaması yatıyor. 1998-1999 ve 2008-2009 resesyonları daha çok küresel ekonomideki gelişmelerden kaynaklanmıştı ve dünya toparlanmaya başlayınca biz de toparlanmıştık. Ev yapımı krizlerin sonucunda ortaya çıkan 1994-1995 ve 2001-2002 resesyonlarında ise hükümetler dış kaynak girişini tekrar başlatmak için IMF’ye başvurmuş ve bu kurumdan alınan destek sayesinde işler normale dönmeye başlamıştı. Bu seferki resesyon yine ev yapımı bir krizin sonucunda ortaya çıkmış durumda ama bu kez hükümetin IMF’ye başvurma niyeti yok gibi görünüyor. Mevcut hükümet dış kaynak girişini tekrar başlatmak için kendi önlemlerine güveniyor. Ancak bazı iktisatçılar, bu konuda hükümetin kendi önlemlerinin pek işe yaramayacağını düşündükleri için bu kez resesyonun daha uzun sürebileceğini tahmin ediyor. Bazı iktisatçılar da 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerden sonra hükümetin ister istemez IMF’ye başvuracağını iddia ediyor. Ancak onlar da IMF’ye başvurunun ve dolayısıyla alışageldiğimiz türden önlemlerin alınmasının gecikmesi nedeniyle mevcut resesyonun son 30 yılda yaşadıklarımızdan daha uzun sürebileceği görüşünde.

Doğrusu biz bu görüşlerden hangisine itibar edeceğimizi tam bilemiyoruz. Hükümetin yerel seçimlerden sonra gerçekten IMF’nin kapısını çalacağından pek emin değiliz. Öte yandan hükümetin kendi önlemlerinin Türkiye’ye dış kaynak girişini tekrar başlatmaya yeteceğinden de kuşkuluyuz. İşte bu nedenlerle bize de mevcut resesyon son 30 yılda yaşadıklarımızdan daha uzun sürebilir gibi geliyor. İnşallah yanılırız.

SİSTEMİK TIKANMA

Açıkçası şu sıralarda yaşananlar bize son 30 yılda yaşadıklarımızdan çok 1970’lerin sonlarında yaşananları hatırlatıyor. O dönemde ithal ikamesine dayanan büyüme modeli tıkanmış ve siyasi sorunlar nedeniyle yerine yeni bir model de bir türlü konulamadığından ekonomi iki yıldan uzun süren bir resesyon yaşamıştı. O döneme ilişkin olarak elimizde üçer aylık GSYH verileri yok ama yıllık veriler 1979’da yüzde 0,6 ve 1980’de yüzde 2,4 küçülme yaşandığını gösteriyor. Sadece yüzde 1,5’lik büyüme yaşanan 1978 de pek parlak geçmemişe benziyor. Şu anda da dış borçlanmayla yapılan inşaat yatırımlarına dayanan büyüme modeli tıkanmış durumda ama yine siyasi sorunlar nedeniyle yerine yeni bir model koyamıyoruz. Bunu yapamadığımız müddetçe, ekonomi bir şekilde bu resesyonu da atlatsa bile, çok öteye gidebileceğe benzemiyor. Kısacası, ekonominin yeniden hızlı ve istikrarlı bir büyüme dönemine girebilmesi için hem siyasetteki sorunları çözmemiz hem de kaynakları üretken yatırımlara yönlendirecek bir büyüme modelini hayata geçirmemiz şart görünüyor.

İKİ ÖNCÜ GÖSTERGEDE KÜÇÜLME SİNYALİ VAR

Üçer aylık gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) verilerinin gecikmeli yayınlanması nedeniyle ekonomideki güncel gelişmeleri bazı öncü göstergelerden izliyoruz. Ekonomik büyümeyle yakın ilişkisi olan bu öncü göstergelerden en önemli ikisini ise sanayi üretimiyle perakende satışlar oluşturuyor. Ekonominin 2018’in üçüncü çeyrek döneminde yavaşladığını bu öncü göstergeler sayesinde GSYH verileri yayınlanmadan çok önce anlamıştık. Aynı öncü göstergeler, şimdi de dördüncü çeyrekte ekonomide küçülme yaşandığına işaret ediyor.

Sanayi üretimi ekim ayından sonra kasım ayında da yıllık bazda düşüş gösterdi. Ekim ayında yüzde 4,2 olan düşüş kasım ayında yüzde 6,5’i buldu. Muhtemelen aralık ayında da sanayi üretiminde düşüş göreceğiz. Bu durumda 2018’in son çeyreğinde de düşüş çıkacak.

Perakende satışlarda ise yıllık bazda reel olarak dört aydan bu yana kesintisiz düşüş var. Bu düşüş son iki ayda iyice hızlanmış durumda. Ekim ayında yüzde 6,7 olan düşüş kasım ayında da buna yakın ve yüzde 6,3 olarak gerçekleşti. Muhtemelen aralık ayında da bunlara benzer bir düşüş çıkacak. Böylece dördüncü çeyrekte de büyük bir düşüş yaşanmış olacak.

Gerek sanayi üretimindeki gerekse reel perakende satışlardaki yıllık değişim ile reel GSYH’deki yıllık değişim yani ekonominin genelindeki büyüme arasında büyük bir paralellik var. Bu paralellik dikkate alındığında 2018’in son çeyrek döneminde ekonominin genelinde de küçülme çıkmasının kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor.

ENFLASYONDA HEDEFİ DÖRDE KATLADIK

Türkiye, 2018 yılını yüzde 20,3’lük tüketici fiyat endeksi (TÜFE) enflasyonuyla kapattı. Bu oran yüzde 5’lik hedefin dört katına denk geliyor. 2017 yılına göre de yüzde 70’lik artışa tekabül ediyor. 2012 yılından beri olduğu gibi 2018 yılına da yüzde 5’lik enflasyon hedefiyle başlamıştık. 2017 yılı sonundaki tüketici enflasyonu ise yüzde 11,9 seviyesindeydi.

Türkiye para politikasında 2002 yılından bu yana enflasyon hedeflemesi sistemini uyguluyor. Bu sistem ilk dört yıl “örtük” olarak uygulandıktan sonra 2006 yılından itibaren açık enflasyon hedeflemesine geçildi. 2011’den itibaren ise “esnek” enflasyon hedeflemesine geçiş yapıldı. 17 yılı geride bırakan bu sistemde en kötü yıl 2018 oldu. Örtük enflasyon hedeflemesinin uygulandığı dört yıl boyunca enflasyon hep hedefin altında gerçekleşmişti. Açık enflasyon hedeflemesinde de en azından beş yıldan ikisinde hedef tutturulmuştu. Esnek hedeflemenin geride kalan sekiz yılında ise hedef hiç tutturulamadı. Hatta son iki yılda gerçekleşme ile hedef arasındaki fark iyice açıldı. Üstelik 2018 yılında enflasyon 15 yıl önceki seviyelerine geri döndü. Bu da büyük bir başarısızlık anlamına geliyor.

2018 yılında enflasyonun bu kadar yükselmesinin temel nedenini döviz kurlarında yaşanan sıçrama oluşturuyor. Ancak bize göre döviz kurlarındaki bu sıçramada da son yıllarda para politikasının yeterince sıkı tutulmamasının etkisi var. Para politikası yeterince sıkı olmayınca yaşanan siyasi sorunlar döviz kurlarını normalde olabileceğinden de daha yukarılara yükseltti. Bunun sonucu da enflasyonun fırlayıp gitmesi oldu. Esasında ekim ayında enflasyon yüzde 25,2’ye kadar çıkmıştı. Son iki ayda ise büyük ölçüde hükümetin bazı ürünlerin vergilerinde yaptığı indirim sayesinde 5 puan kadar geriledi. Ancak bu düşüş 2018’in hedefin dört katı enflasyonla kapanmasına engel olamadı.

2019 yılına yine yüzde 5’lik hedefle girdik. Bu oran orta vadeli bir hedef ve son yıllarda iyice anlamsız kalmasına rağmen değiştirilmiyor. Bu değişiklik yapılmayınca Merkez Bankası’nın üç ayda bir yayınladığı Enflasyon Raporu’nda açıkladığı tahminler daha fazla önem taşıyor. Biz bu yazıyı yazarken elimizde en son ekim ayında yayınlanan Enflasyon Raporu vardı ve bu rapordaki 2019 yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 15,2 düzeyindeydi. Siz bu yazıyı okuduğunuzda 2019’un ilk Enflasyon Raporu yayınlanmış olacak. Fakat bu raporda enflasyon tahminlerinde fazla bir değişiklik yapılacağını sanmıyoruz. Dolayısıyla 2019 yılı için fiili enflasyon hedefinin yüzde 15 olduğunu söyleyebiliriz. Bu hedef enflasyonda 5 puan daha düşüş yaşanması anlamına geliyor ve ilk bakışta tutturması zor görünmeyebilir. Üstelik ekonomideki resesyon da zayıf talep sayesinde enflasyonu düşürmeye yardımcı olabilir. Ancak 2019’a ilişkin çok fazla belirsizlik var ve ne olacağını öngörmek çok zor görünüyor. Bu yıl enflasyon düşebileceği gibi yeni kur artışlarıyla tekrar yükselişe de geçebilir.

BÜTÇE 2018’İ KÖTÜ KAPATTI

Merkezi yönetim bütçesi 2018 yılında 72,6 milyar TL açık verdi. Bu açık 2017 yılına göre yüzde 52’lik artışa tekabül ediyor. Merkezi yönetim bütçesi 2017 yılında 47,8 milyar TL açık vermişti. Yaptığımız hesaplar 2018 yılında bütçe açığında gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oran olarak da önemli bir artış yaşandığını gösteriyor. 2017 yılındaki açığın GSYH’ye oranı yüzde 1,5 olmuştu. 2018’de ise bu oranın yüzde 2 dolayında çıkacağını tahmin ediyoruz. 2018 yılının bütçe açığı hedefi 65,9 milyar TL ve GSYH’ye oranı da yüzde 1,9’du. Yani 2018’de bütçe açığı miktar olarak hedefi aşmış ama GSYH’ye oran olarak tutmuş görünüyor.

Bütçe açığında 2018 yılında yaşanan artışın iki temel nedeni var. Birinci nedeni maliye politikasında 2017’de başlayan gevşemenin seçim yılı 2018’de de aynen sürmesi oluşturuyor. Ekonominin resesyona girmesi yüzünden maliye politikası seçim sonrasında da sıkılamadı. Öte yandan ekonominin resesyona girmesi vergi tahsilatını yavaşlatarak bütçe açığının artmasına yol açan ikinci nedeni oluşturdu. Vergi dışı gelirlerdeki artış ve hükümetin son aylarda ödeneklerde yaptığı kısıntı olmasa 2018’de bütçe açığı çok daha yüksek çıkacaktı.

Bütçe açığı GSYH’ye oran olarak hala bu alanda uluslararası bir ölçüt olan yüzde 3’lük Maastricht kriterinin altında kalıyor. Ancak bu oranın son iki yılda ikiye katlanarak yüzde 1’den yüzde 2’ye çıktığını da unutmamak gerekiyor. Hala Maastricht kriterinin altında yer alsa da bütçe açığında son iki yılda yaşanan bu muazzam artışın geçen yıl ekonomide yaşanan olumsuz gelişmelerde önemli bir payı bulunuyor.

Hükümet 2019 yılında bütçe açığının 80,6 milyar TL ve GSYH’ye oranının da yüzde 1,8 olmasını hedefliyor. Ancak ekonomideki gidişatın gevşek maliye politikasının devam edeceği izlenimini vermesi, gerçekleşmenin yine hedefi aşabileceğini düşündürüyor.


YAZARIN DİĞER YAZILARI TÜMÜNÜ GÖRÜNTÜLE

Yorum Yaz