"Cari Açık Ve Büyüme"

Finansal piyasalarda mayıs ve haziran aylarında yaşanan dalgalanmanın enflasyonda ve faizlerde yarattığı yükseliş ekonomiyi beklendiği ölçüde yavaşlatmayınca, yaz aylarında gerileyen cari açık bekl...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Cari Açık Ve Büyüme

Finansal piyasalarda mayıs ve haziran aylarında yaşanan dalgalanmanın enflasyonda ve faizlerde yarattığı yükseliş ekonomiyi beklendiği ölçüde yavaşlatmayınca, yaz aylarında gerileyen cari açık beklentileri yeniden yükselmeye başladı. Bu da son dört aydır unuttuğumuz cari açık tartışmalarını yeniden gündemin ilk sıralarına taşıdı.

Türkiye’deki cari açık korkusunun nedeni malum. Ülkemizde son yarım yüzyılda yaşanan krizlerin çoğunun öncesinde cari açıkta patlama yaşanmıştı. 1951-53 döneminde cari açıkta yaşanan yükseliş 1954-58 krizinin, 1975-77 döneminde yaşanan yükseliş ise 1978-80 krizinin tetiğini çekmişti. 1994 krizinden önce 1993 yılında ve 2001 krizinden önce 2000 yılında da büyük cari açıklar söz konusuydu.

Özellikle bu son iki krizin hatıraları hala çok canlı olduğu için, cari açığın yeniden yükselişe geçtiği 2003 yılından beri bazı iktisatçılar “Eyvah, kriz geliyor” korkusuna kapılmış durumda. Son iki yılda cari açığımız daha önce görülmemiş düzeylere çıktığı halde bir kriz yaşamadık ama bu korkudan da hala kurtulamadık. Bir çok iktisatçı bu cari açık sürdükçe krizin er ya da geç kapımızı çalacağını savunuyor ve cari açığı küçültmek için bir an önce önlem alınmasını tavsiye ediyor.

Bir çalışmanın sonuçları
Ancak cari açığı küçültmek için alınacak önlemlerin büyümeyi nasıl etkileyeceği konusunda kafalar karışık. Başta Hürriyet Gazetesi yazarı Ege Cansen olmak üzere bazıları, düşük cari açıkla ekonominin daha hızlı büyüyeceğini savunuyor. Bazıları ise bizim de benimsediğimiz bir görüşü savunuyor ve düşük cari açıkla hızlı büyümenin mümkün olmadığını öne sürüyor.

İlk görüşü savunanlar geçen ay, IMF’de görevli üç iktisatçının hazırladığı ve ABD’de düzenlenen bir konferansta sunduğu bir çalışmadan (Eswar Prasad, Raghuram Rajan ve Arvind Subramanian, “Foreign Capital and Economic Growth”, A Symposium Sponsered by the Federal Reserve Bank of Kansas City, Jackson Hole, Wyoming, August 24-26, 2006)  önemli bir destek aldılar. Yabancı sermaye ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi araştıran bu çalışmanın sonuçları, cari denge ile ekonomik büyüme arasında pozitif bir ilişki olduğunu gösteriyor. İkinci sayfadaki grafikte de gördüğünüz gibi, bu çalışmaya göre, cari işlemler dengesi fazla veren gelişmekte olan ülkeler daha hızlı büyüyor. Cari açık veren gelişmekte olan ülkelerde ise büyüme düşük kalıyor.

Türkiye’de durum farklı
Ancak bizim araştırmalarımıza göre Türkiye’de durum bu çalışmanın gösterdiği gibi değil. Nitekim Türkiye’nin 1970-2005 dönemi verilerini kullanarak hazırladığımız ve yine ikinci sayfada yer verdiğimiz bir grafik, ülkemizde cari işlemler dengesi ile büyüme arasında negatif bir ilişki olduğunu gösteriyor. Yani Türkiye’de cari işlemler dengesi açık verdiğinde büyüme hızlanırken, cari işlemler dengesi fazla verdiğinde büyüme yavaşlıyor.

Türkiye’de durumun farklı olmasının nedeni, ekonominin yapısında yatıyor. Türkiye ithalata bağımlı bir üretim yapısına sahip olduğu için, ekonominin hızlanması için mutlaka ithalatın da artması gerekiyor. Üretimin daha çok iç pazara yapılması nedeniyle ihracat gelirlerimiz ise ithalatı finanse edecek kadar yükselmiyor. Hal böyle olunca da ortaya kaçınılmaz olarak bir dış açık çıkıyor.

Türkiye’nin cari açıksız büyüyebilmesi için ekonominin üretim yapısının değişmesi şart. En başta ara malı üreten sektörlerin gelişmesi ve ithalata bağımlılığın azalması gerekiyor. Ayrıca üretimin ihracata yönelen kısmının artması da şart. Ancak bunları kısa dönemde gerçekleştirme imkanı yok. Kapsamlı bir plan ve program dahilinde bile ekonominin ithalata bağımlı üretim yapısının değiştirilmesi en az 10 yıllık bir süre gerektirir gibi görünüyor.

Hızlı büyümeye mecburuz
Peki bu dönem içinde daha düşük büyüme oranlarına razı olup cari açığı düşürme ve böylece korkulu rüyalardan kurtulma imkanına sahip miyiz?

Maalesef Türkiye’nin yaşamakta olduğu demografik geçiş süreci bize bu imkanı da vermiyor. Türkiye’de genç nüfus hızla artıyor. Her yıl 500 bin dolayında genç okulunu bitirip veya askerlik görevini tamamlayıp işgücü piyasasına giriyor. Yapılan araştırmalar, sadece bu gençleri iş sahibi yapmak için bile her yıl yüzde 6’lık büyümenin şart olduğunu gösteriyor.

Demografik geçiş sürecinin daha 2020 yılına kadar devam etmesi beklendiğinden, en azından 15 yıl daha ekonomiyi yavaşlatma lüksümüz bulunmuyor. Çünkü böyle bir durumda işsizlik hızla yükselecek. Cari açık korkusundan kurtulalım derken, bu kez de toplumsal patlama korkusu yakamıza yapışacak.

Bu durumda hızlı büyümeyi sürdürmekten ve bunun için de cari açığa katlanmaktan başka çare görünmüyor. Ancak bu arada kısa dönemde cari açığın finansman kalitesini yükseltmeye, uzun dönemde de ekonominin ithalata bağımlı üretim yapısını değiştirmeye çalışabiliriz.

Finansman kalitesi artıyor
Son bir yıldır cari açığın finansman kalitesini yükseltme alanında zaten bir gelişme yaşanıyor. Önceki yıllarda birkaç milyar doları geçmeyen doğrudan yabancı sermaye girişi geçen yıl 8.7 milyar doları buldu. Bu yıl ilk yedi ayda 9 milyar dolara ulaşan doğrudan yabancı sermaye girişi yıl sonunda 12 milyar doları aşacak gibi görünüyor. Doğrudan yabancı sermaye, cari açığın finansmanında en sağlam kaynak olarak görülüyor.

Fakat henüz ekonominin ithalata bağımlı üretim yapısının değiştirilmesi konusunda bir gelişme görmüyoruz. Tam tersine otomotiv gibi ithalatı yüksek sektörlerin üretimdeki payının artmasıyla, ekonominin ithalata bağımlılığı daha da yükseliyor. Bu konuda ilerleme kaydetmek için hükümetin de konuya eğilmesi ve dejenere etmeden teşvik mekanizmalarını çalıştırması şart gibi görünüyor.

Cari açık ve kalkınma
Her ne kadar yukarıda bahsettiğimiz çalışmanın sonucu cari işlemler dengesi ile büyüme arasında pozitif bir ilişki gösteriyor ve böylece cari açıkla kalkınma olmayacağına işaret ediyorsa da, biz 20’nci yüzyılın kalkınma mucizelerine baktığımız zaman farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bu mucizeler içinde en önemlisi olan Kore’de 1980’li yılların ortasına kadar büyük cari açıklar söz konusuydu. Kore’nin 1970’li yıllarda verdiği cari açığın milli gelire oranı yüzde 5’i buluyordu. Kore, cari işlemler dengesinde fazla vermeye ancak gelişmiş ülkeler arasına girdikten sonra başladı. Aynı gelişme son 30 yılda gelişmiş ülkeler arasına katılan Singapur ve İsrail’de de görülüyor.

Kalkınma sürecinin başında ülkeler katma değeri ve fiyatı yüksek makine ve teçhizat gibi ürünleri ithal etmek zorunda iken, ihracatları fiyatı düşük ilksel ürünlerden oluşuyor. Bu da kaçınılmaz olarak büyük bir dış açığın ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu açığı bir şekilde finanse edenler kalkınma sürecinde ileri aşamalara geçiyor ve katma değeri yüksek ürünler ihraç edip ve cari açığı kapatma şansını buluyor. Cari açığı finanse etmeyi başaramayanlar ise düşük büyüme oranlarına razı oluyor ve kalkınma yarışında gerilerde kalıyor.

Ekonomide Hızlı Büyüme Sürüyor

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ikinci çeyrek döneme ilişkin milli gelir verilerini geçen ay açıkladı. Bu veriler ekonomideki hızlı büyümenin devam ettiğini gösteriyor. TÜİK’in verilerine göre ikinci çeyrekte Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYİH) büyüme yüzde 7.5 oldu. Gayri Safi Milli Hasıla’daki (GSMH) büyüme ise daha da yüksek ve yüzde 8.5 olarak gerçekleşti.

Esasında sanayi üretiminde yaşanan gelişmeler, ekonomideki hızlı büyüme eğiliminin ikinci çeyrekte de devam ettiği sinyalini önceden vermişti. İkinci çeyreğin son iki ayında finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmaya rağmen, sanayi üretimindeki yükseliş bu dönemde hızlanmıştı.

Sanayili büyüme
Nitekim TÜİK’in milli gelir verileri de ikinci çeyrekte büyümeye en büyük katkının sanayiden geldiğini gösteriyor. İlk çeyrekte yüzde 4.5 olan sanayi sektöründeki büyümenin ikinci çeyrekte yüzde 10.5’i bulduğu görülüyor. Sanayinin milli gelir içindeki payı da yüksek olduğu için, ikinci çeyrekteki büyümenin 3.5 puanı bu sektörden kaynaklanıyor.

İkinci çeyrekte büyümeye ikinci büyük katkı ticaret sektöründen geldi. İkinci çeyrekte büyüme oranının da ilk çeyreğe biraz yükseldiği ticaret sektörü, büyümenin 1.8 puanlık kısmını gerçekleştirdi.

İlk çeyrekte rekor büyüme gerçekleştiren inşaat sektörü ikinci çeyrekte epey hız kesti ama yine de en yüksek büyüme oranına sahip oldu. Fakat bu sektörün ekonomideki payı düşük olduğu için büyümeye katkısı 0.6 puanda kaldı.

Büyümenin vasatı aşmadığı ulaştırma-haberleşme sektörü de büyümeye 0.6 puanlık katkı yaptı.

Harcamalar yönünden bakıldığında ise büyümeye en büyük katkının özel tüketimden geldiği görülüyor. Harcamaların üçte ikilik kısmı özel tüketimden oluştuğu için bu da doğal. Finansal piyasalardaki dalgalanmaya rağmen özel tüketimin ikinci çeyrekte biraz hızlandığı dikkati çekiyor. Bu hızlanma büyük ölçüde dayanıklı ve yarı dayanıklı tüketim mallarına yapılan harcamalardan kaynaklanıyor. Ancak bu ürünlere yapılan harcamaların ilk çeyrektekinden düşük olduğu da dikkatimizden kaçmıyor. Bu da enflasyon, faiz ve kurlarda yaşanan yükselişin iç talep üzerindeki olumsuz etkisinden kaynaklandı gibi görünüyor.

Harcamalar içinde esas dikkat çekici gelişme yatırımlarda görülüyor. Yatırım harcamalarındaki artışın ikinci çeyrekte epey hız kestiği dikkati çekiyor. Finansal piyasalardaki dalgalanmadan en çok yatırım eğiliminin olumsuz etkilendiğini daha önce yayınlanan dış ticaret ve teşvikli yatırım istatistiklerinden tespit etmiştik. Milli gelir verileri bu tespitimizi doğruluyor.

İkinci çeyrekte ihracatta yeni bir yükseliş ivmesi görülmüştü ama milli gelir verilerinde bunun yansıması görülmüyor. Bu durum mal ihracatı artarken, esas nüvesini turizm gelirlerinin oluşturduğu hizmet ihracatının yerinde saymasından kaynaklanıyor.

Büyümede rekor yakın
2006 yılının büyüme hedefi yüzde 5 düzeyinde. İlk yarıyıldaki büyüme ise yüzde 7’yi buldu. Bu durum yılın ikinci yarısında ekonomide biraz yavaşlama olsa bile büyüme hedefinin tutma olasılığının çok yüksek olduğunu gösteriyor. 

Büyüme hedefi gerçekten tutarsa, Türkiye üst üste beşinci yılda da hızlı (yüzde 5 ve üstü) büyümüş olacak. Böylece 1950-53 dönemine ait olan ve son dört yılda egale edilen en uzun süreli hızlı büyüme rekoru da kırılacak.

Enflasyon Mb’nin Tahmin Aralığına Girdi
 
Merkez Bankası enflasyonun geleceğine ilişkin son öngörülerini 28 Temmuz’da yayınladığı üçüncü Enflasyon Raporu’nda vermişti. Ancak bu öngörülerin ilki olan temmuz enflasyonu tahmin ettiği gibi çıkmamıştı. Temmuz ayı enflasyonu beklenenden yüksek çıkınca, yıllık enflasyon da daha ilk adımda Merkez Bankası’nın tahmin aralığının üstüne çıkmıştı.

Ancak ağustos ayı enflasyonu da beklenenden çok düşük çıktı ve bu yıllık enflasyonun Merkez Bankası’nın tahmin aralığının içine girmesini sağladı. Üstelik de yıllık enflasyon Merkez Bankası’nın tahmin aralığının alt sınırına yakın bir yere kadar indi.

Ağustos ayı enflasyonu yüzde 0.4 dolayında beklenirken, gerçekleşme yüzde -0.44 oldu. Enflasyonun negatif değer almasına büyük ölçüde gıda ve giyim gruplarındaki fiyat düşüşleri etkide bulundu. Geçen yıl ağustos ayında vergi artışları nedeniyle yüzde 16.87’lik fiyat artışı görülen alkollü içki ve tütün grubunda bu kez fiyatların yerinde sayması da enflasyonun düşük çıkmasına katkı yaptı.

Mevsimsel faktörlerin ve Ramazan ayının etkisiyle eylülde enflasyonda yükseliş yaşanabilir. Fakat yılın son üç ayında fiyatlara gaz verecek bir gelişme şimdilik görülmüyor. Bu nedenle ağustos ayında yüzde 10.26’ya inen yıllık enflasyonun 2006’yı tek hanede kapatması ihtimali yüksek görünüyor.

Tüketici Güveni Dipten Döndü

Merkez Bankası ve TÜİK tarafından ortaklaşa hazırlanan Tüketici Eğilim Anketi’ne dayanılarak hesaplanan Tüketici Güven Endeksi (TGE), finansal piyasalarda mayıs ve haziran aylarında yaşanan dalgalanmadan sonra dibe çakılmıştı. TGE’nin değeri temmuz ayında 88.6’ya kadar inmişti. Ekonomide morallerin yeniden düzelmeye başlamasıyla, TGE de dipten dönüş yaptı. TGE’nin değeri ağustos ayında 91.4’e yükseldi.

TGE’nin alt kalemlerine bakıldığında hepsinde de yükseliş görülüyor. Fakat en fazla yükselişin, mevcut dönemin dayanıklı tüketim malı satın almak için uygunluğu kaleminde olduğu görülüyor. Zaten Aralık 2003’ten beri yayınlanan TGE’de en büyük iyimserlik hep bu kalemde görülüyor. Diğer kalemlerde ise ağustos ayında yaşanan yükselişe rağmen hala kötümserlik kol geziyor.

TGE’de 100’ün üstündeki değerler iyimserliğe, 100’ün altındaki değerler ise kötümserliğe işaret ediyor. Ağustos ayındaki değerin 100’ün altında olması tüketicinin hala kötümser olduğu anlamına geliyor. Fakat önceki aya göre yaşanan yükseliş tüketicinin moralinin düzelmekte olduğunu gösteriyor. Ekonomide yeni fırtınalar yaşanmazsa, tüketici birkaç ay içinde yeniden iyimserleşebilir.

Abd Hapşırınca Dünya Nezle Oluyor

Son iki yılda tüm dünya ABD’deki faiz artışlarına odaklanmıştı. Çünkü bu dev ekonomideki faiz artışı gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarının azalması ve dolayısıyla bu ülkelerin dış açıklarının finansmanlarında güçlükle karşılaşmaları riskine yol açıyordu. Mayıs ve haziran aylarında finansal piyasalarda yaşanan dalgalanma da bu riskin gerçekleşme ihtimalinin yükselmesinden kaynaklanmıştı.

ABD ekonomisinde ikinci çeyrekte görülen yavaşlama üzerine bu ülkenin merkez bankası olan Fed’in (Federal Reserve) son iki aydaki toplantılarında faizleri sabit tutma kararı almasından sonra ise bu risk azaldı. Ancak bu kez de ABD ekonomisindeki yavaşlamanın durgunluğa dönüşmesi ihtimali korku yaratmaya başladı.

ABD’nin durgunluğu bulaşıcı
ABD ekonomisinin dünya ekonomisindeki payının büyüklüğü dikkate alınınca bu korkunun hiç de yersiz olmadığı anlaşılıyor. Dünya ekonomisindeki payının yüzde 25’i aşması ve dünyanın en büyük ithalatçısı konumunda bulunması, ABD ekonomisindeki her yavaşlamanın mutlaka diğer ülkelere de bulaşmasına yol açıyor.

Aşağıdaki grafik bu durumu net bir şekilde gösteriyor. Grafik, ABD ekonomisinin durgunluk yaşadığı 1980’ler, 1990’lar ve 2000’ler başında dünya ekonomisinin de durgunlaştığını gösteriyor. Bu dönemlerde dünya ticaret hacmindeki yükselişin de durduğu dikkati çekiyor.

ABD ekonomisinin diğer ülkeler üzerindeki bu etkisi bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda. IMF’de görevli iki iktisatçı, ABD ekonomisinin yine bir durgunluk yaşadığı 2001 yılında yaptıkları bir çalışmada bu konuyu ele almıştı. Bu çalışmanın aşağıdaki tabloda bir kısmını verdiğimiz sonuçları, ABD ekonomisindeki büyümenin diğer ülkelerin büyümesini önemli ölçüde etkilediğini gösteriyor. ABD’nin büyüme oranındaki her 1 puanlık değişim diğer ülkelerdeki büyüme oranını da aynı yönde 0.83 puan değiştiriyor. Çalışmada bu etkinin simetrik olup olmadığına bakılmadığı için, bu, ABD’nin büyümesindeki her 1 puanlık artışın diğer ülkelerdeki büyüme oranını 0.83 puan artıracağı, ABD’nin büyümesindeki her 1 puanlık düşüşün de diğer ülkelerdeki büyüme oranını 0.83 puan aşağıya çekeceği anlamına geliyor.

Çalışmanın sonuçları ABD ekonomisindeki büyümenin özellikle gelişmekte olan ülkelerin büyümesi üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. ABD’nin diğer ülkelerin büyümesi üzerindeki etkisinin, Avrupa Birliği’nin (AB) etkisinden daha fazla olduğu da görülüyor.

Türkiye için AB daha önemli
Bu çalışmanın gösterdiğinin aksine, Türkiye’nin büyümesi ise ABD’deki büyümeden çok AB’deki büyümeden etkilenebilir. Çünkü bizim dış ticaretimizde ABD’nin yeri yüzde 7 dolayındayken AB’nin yeri yüzde 50’yi buluyor. Ancak bu ABD’deki olası bir durgunluktan paçayı sıyırabileceğimiz anlamına gelmiyor. Çünkü ABD’deki durgunluk diğer ülkelere ve özellikle de AB’ye yansıdığı takdirde, dolaylı olarak Türkiye’ye de uzanacak.

Nitekim ABD’nin ve dünya ekonomisinin durgunluk yaşadığı 1980’ler, 1990’lar ve 2000’ler başında Türkiye ekonomisinde de durum parlak değildi. Bu yıllarda ekonomimizin gösterdiği kötü performansta en büyük pay kuşkusuz bizim iç sorunlarımızdaydı. Ancak herhalde dünya ekonomisindeki durgunluk da bu kötü performansa katkı yapmıştı. Özellikle 1990’ların başında yaşadığımız durgunlukta dünya ekonomisinin etkisi oldukça belirgindi.

ABD ekonomisinde yaşanacak bir durgunluğun dünya ekonomisine yansımasının bize bazı faydaları da olacak. Bu faydalardan bir kısmı geçen ay başta petrol olmak üzere emtia fiyatlarında yaşanan düşüşle görüldü bile. Emtia fiyatlarındaki düşüş dış açığımızı biraz azaltacak. Ancak Türkiye ekonomisi de durgunluğa sürüklenirse bu faydalar “Pirus zaferi” kıvamında kalacak.

Refah Liginde Yükselişteyiz

Dünya Bankası’nın yıllık periyodik yayınlarından biri olan World Development Report’da (Dünya Kalkınma Raporu) ülkelerin kişi başına milli gelir düzeylerine göre sınıflandırıldığı tablolar bulunuyor. Biz bu sınıflandırmayı “refah ligi” olarak adlandırıyoruz. Bu sınıflandırmada ülkeler, yüksek gelirli, yüksek orta gelirli, düşük orta gelirli ve düşük gelirli olmak üzere dört kategoriye ayrılıyor.

Türkiye geçen yıl refah liginde, 2001 yılında düştüğü, yüksek orta gelirli ülkeler grubuna geri dönmüştü. Bu yıl yayınlanan raporda ise bu grup içinde yükselişe geçtiğimiz görülüyor. Dünya Bankası’nın Atlas metodolojisi adını verdiği bir yöntemle hesapladığı kişi başına milli gelirimiz 2004 yılında 3 bin 750 dolar iken, 2005 yılında 4 bin 710 dolara yükselmiş durumda. Bu da bizi 90’ıncı sıradan 86’ıncı sıraya çıkarmış bulunuyor.

Türkiye son dört yıldaki ekonomik performansıyla, refah liginde daha önce ulaşmadığı bir noktaya tırmandı. Refah ligindeki yükselişimiz büyük ihtimalle önümüzdeki yıl da sürecek. Çünkü ekonomideki hızlı büyüme sürüyor ve gelecek yıl kişi başına milli gelirimiz 5 bin doların üzerinde hesaplanacak gibi görünüyor.

Bir üst kategori olan yüksek gelirli ülkeler grubuna çıkmamız ise daha epey zaman alacak. Ancak son yıllardaki performansımız ile şimdi bu hedefe daha yakınız. 2004 yılında kişi başına gelirimiz yüksek gelirli ülkeler arasına girmek için gerekli asgari gelirin yüzde 37.3’ü kadardı. 2005 yılında ise bu oran yüzde 43.9’a yükseldi.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz