"Dış Açık Korkusu"

Milletlerin ekonomi tarihlerinde yaşadıkları olaylar, güncel ekonomik gelişmeler konusundaki tavırlarını etkiliyor. Her millet en çok hangi konuda sıkıntı çektiyse, o konuya karşı hassas oluyor. &...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Dış Açık Korkusu
Milletlerin ekonomi tarihlerinde yaşadıkları olaylar, güncel ekonomik gelişmeler konusundaki tavırlarını etkiliyor. Her millet en çok hangi konuda sıkıntı çektiyse, o konuya karşı hassas oluyor.  
 
Örneğin, Almanlar en büyük tepkiyi enflasyonda yükselme belirtileri görülünce gösteriyor. Bu durumun nedeni 1920’lerde yaşanan hiperenflasyon. Bugün Alman halkı içinde o günleri yaşayanların sayısı herhalde çok azdır ama Bundesbank (Alman Merkez Bankası) hafızasına kazınan bu dönemi hiç unutmuyor. Enflasyonun yükselmemesi uğruna, Almanlar ekonomik durgunluğa katlanmayı göze alıyor.  
 
ABD’de ise en büyük korku depresyon. Yani ekonominin uzun süreli bir gerileme dönemine girmesi. ABD, 1930’lu yılları böyle bir depresyonla kaybetmişti. Amerikalılar, ekonomide bir yavaşlama belirtisi gördüklerinde hemen bu korkuya kapılıyor ve ekonomiyi canlandırmak uğruna enflasyonu biraz yükseltmekten çekinmiyor.  
 
Türkiye’nin korkusu  
 
Türkiye’de ise en büyük korkuyu dış açığın yükselmesi oluşturuyor. Yaşadığımız krizlerin neredeyse hepsinin öncesinde dış açıkta patlama yaşandığı için, dış açıktaki her yükseliş eğilimi “Eyvah! Yine kriz mi geliyor?” diye karşılanıyor.  
 
Dış açığın yükseliş eğilimine girmesi, bugünlerde bu korkuyu yine depreştirmiş durumda. Ek olarak kurların da düşüş eğiliminde olması, kriz korkusunu iliklerinde hissedenlerin sayısını artırıyor. Hükümetteki bakanlardan bile kriz uyarılarının gelmesi, bazı yabancı kuruluşların 2004’e kriz randevusu veren raporlar hazırlaması, işin içine tuz biber ekiyor.  
 
Bu durum kurlardaki düşüşü engellemesi için Merkez Bankası’na baskı yapılmasına yol açıyor. Uygulanmakta olan dalgalı kur sisteminden vazgeçilmesi, ihracatçıya farklı kur uygulanması, kurların yükselmesi için faizlerin iyice düşürülmesi gibi öneriler havalarda uçuşuyor.  
 
Panik yapmamak lazım  
 
Dış açıktaki yükseliş eğilimi gerçekten de önemli ve dikkatle izlenmesi gerekli. Ancak, bu durum karşısında paniğe kapılmamak lazım. Çünkü, panik halindeyken bulunan çözüm yolları, sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirme potansiyeli taşıyor. Durumu serinkanlı bir şekilde tahlil edip, gerekli önlemleri de ona göre almak gerekiyor.  
 
Örneğin, kurlar yükselsin diye faizlerin çok fazla düşürülmesi halinde, dış açığın daha da yükselmesi söz konusu olabilir. Çünkü, faiz düşüşü kredi kullanımını artırıp ekonominin iyice canlanmasına yol açabilir. Bu ise ithalata olan talebin yükselmesine neden olabilir.  
 
Ayrıca, faizler TL yatırımcısını tatmin edecek düzeyin altına çekilirse, dövize yönelecek talep yavaş yavaş değil de bir patlama şeklinde olabilir. Kurların sıçramasına ve fiili bir devalüasyona neden olacak böyle bir gelişme ise engellenmeye çalışılan krizin gerçekleşmesine yol açabilir. Unutmamak lazım ki, 1994 krizi, zamanın hükümetinin faizi düşürmek için giriştiği operasyondan kaynaklanmıştı.  
 
Riskli çözümlere dikkat  
 
Dalgalı kur sisteminden vazgeçilip kurların Merkez Bankası’nca belirlenmesi sisteminin getirilmesinin de riskleri var. Bu durumda Merkez Bankası, kurları yükseltmek için piyasaya bol bol TL vermek zorunda kalacak. Para arzındaki bu artış ise enflasyondaki düşüş umutlarını ortadan kaldıracak.  
 
İhracatçıya farklı kur uygulamasının ise günümüz dünyasında uygulanma ihtimali yok denecek kadar az. Kurların sabit olduğu ve her türlü döviz giriş çıkışının devlet kontrolünde bulunduğu 1980 öncesinde bu tür uygulamalar görülmüştü. Ancak, günümüzde hangi dövizin ihracattan geldiğini anlamak çok zor olduğundan bu tür bir uygulama usulsüzlüklere çok açık olur. Ayrıca, bu uygulama ihracatçının devlet kesesinden desteklenmesi anlamına geliyor ki bütçenin böyle bir yükü kaldıracak takati yok.  
 
Çözüm sistemin içinde  
 
Oysa dalgalı kur sisteminin uygulanması, dış açık sorununu otomatik olarak çözme imkanı tanıyor. Zaten bu sistemin özünü de ekonominin dış açıktan kaynaklanan risklerden korunması oluşturuyor.  
 
Dalgalı kur sisteminde kurlar döviz arz ve talebine göre belirleniyor. Döviz arzı arttığında kurlar yükseliyor, döviz talebi arttığında ise düşüyor.  
 
Döviz arz ve talebi ise mal ve hizmet dış ticaretinden ve tasarrufçuların döviz/TL tercihinden etkileniyor. İhracat başta olmak üzere döviz gelirlerinin artması, döviz arzını artırarak kurlara düşürücü yönde etki yapıyor. İthalatın artması ise döviz talebini yükselttiği için kurları yükseltici etkiye sahip. Tasarrufçunun dövizden TL’ye dönmesi kurları düşürücü, TL’den dövize yönelmesi ise kurları yükseltici etki yapıyor. Örneğin, kurların son dört aydır gerilemesinde, bankalardaki ve yastık altındaki döviz tasarruflarının çözülerek TL’ye dönmesi etkili oldu.  
 
Otomatik ayarlama mekanizması  
 
Dış açıktaki yükselme dalgalı kur sistemindeki otomatik ayarlama mekanizmasını şöyle harekete geçirecek. Öncelikle ithalattaki artış döviz talebini artırıp kurların yükselmesi yönünde etkide bulunacak. Ayrıca, dış açıktaki yükselme tasarrufçunun döviz/TL tercihinde değişikliğe yol açacak. Dış açıktaki yükselmeyi kurlarda yükselmenin izleyeceği beklentisine girenler, dövize yönelecek. Bu durum ise kurların gerçekten de yükselmesine yol açacak.  
 
Yalnız bu otomatik ayarlama mekanizmasının çalışması bazı gecikmeler içeriyor. Öncelikle dış ticaret verilerinin yaklaşık 1.5 ay gecikmeyle açıklanması, döviz piyasasının bu verilere tepki göstermesinin bu kadar süre almasına yol açıyor. İhracat ve ithalat siparişlerinin en az 2-3 ay önceden verilmesi ise kurlardaki değişime dış ticaretin tepki vermesini bu kadar geciktiriyor. Böylece otomatik ayarlama mekanizmasının işlemesi 4-5 aylık bir süre alabiliyor.  
 
Yavaşlama sonbaharda  
 
Bu bilgiler ışığında dış dengedeki mevcut durum için şu değerlendirmeleri yapmak mümkün.  
 
Yılın ilk 4 ayına ilişkin dış ticaret verileri, dış açıkta bir yükseliş olduğunu gösteriyor. Ancak bu durum henüz döviz piyasasında bir hareketlenmeye yol açmış değil. Bu durum ithalattan kaynaklanan döviz talebinin hala karşılanabildiğini düşündürüyor. Tasarrufçunun da dış açığı henüz dövize yönelecek kadar önemli görmediği anlaşılıyor.  
 
Fakat önümüzdeki aylara ait veriler açığın giderek büyüdüğünü gösterirse, dövize olan talep mutlaka artacak. Bu ise kurların yönünü yukarı dönmesine yol açacak.  
 
Döviz kurlarındaki yükselmenin dış ticarete yansıması da 2-3 ay alacağına göre, dış açıktaki artış ancak sonbahar aylarında hız kesebilecek. Yine de bu durum 2003 yılının yeni bir dış açık rekoruna sahne olmasına engel olabilecek. Böylece yeni bir kriz tehlikesi de bertaraf edilebilecek.  
 
Emniyet kilidi gibi  
 
Dalgalı kur sistemi, Türkiye’nin yeni krizlere sürüklenmemesi için emniyet kilidi görevini görüyor. Bu sistemin çalışmasına izin verildiği takdirde, dış dengede krize yol açabilecek gelişmeler engellenebilecek.  
 
Ancak, dalgalı kur sisteminin de siyasi gerginliklere karşı bir şey yapabileceğini pek sanmıyoruz. Hükümetin istikrar programında ayak sürümesi, bakanların “Krizin öncü sinyalleri var” şeklinde açıklamalar yapması, Başbakanın işadamlarını Merkez Bankası’na baskıya davet etmesi gibi gelişmeler sürüp giderse, hangi sistem uygulanırsa uygulansın ekonomide olumsuz gelişmelerin önüne geçilmesi zor. Bu tür gelişmeler kurlara ani ve genel bir hücum yaratırsa, Merkez Bankası’nın rezervleri bunu önlemekte yetersiz kalabilir. Kurlarda yaşanacak yüksek oranlı bir artış ise yeni bir krizin kapısını açabilir.  
 
CARİ AÇIK 7 MİLYAR DOLARI AŞMAZSA SORUN YOK  
 
Merkez Bankası’nın verilerine göre, yılın ilk 4 ayında cari işlemler dengesi 3 milyar dolara yakın açık verdi. Bu açık tutarı, dış dengede sorun yaşadığımız son yıl olan 2000 yılının aynı dönemindeki açık tutarına (3.2 milyar dolar) çok yakın. İşte bu nedenle iş dünyası ve iktisatçılar bugünlerde hayli tedirgin.  
 
Türkiye’nin ekonomik tarihine şöyle bir baktığımızda, yaşadığımız krizlerin neredeyse hepsinin bir dış açık sorunuyla başladığını görüyoruz. 1954-58, 1977-80, 1994 ve 2001 krizlerinden önce dış açıkta rekor artışlar yaşanmıştı. Bu açıkların getirdiği büyük devalüasyonlar ise ekonomiyi cendereye sokmuş, enflasyona yol verirken reel ekonominin belini kırmıştı.  
 
Tehlike sınırı yakın mı?  
 
Söz konusu kriz dönemlerinden önceki cari açıkların milli gelire oranı incelendiğinde, genelde yüzde 3.5’in üzerinde oranlarla karşılaşılıyor:  
 
* 1954-58 krizi kapıyı çalmadan önce, cari açığın milli gelire oranı 1952 yılında yüzde 4.1, 1953 yılında yüzde 2.9, 1954 yılında ise yüzde 3.1 olmuştu.  
 
* 1977-80 krizinden önce, cari denge 1975 yılında milli gelirin yüzde 3,5’i, 1976 yılında yüzde 3.8’i, 1977 yılında ise yüzde 5.1’i kadar açık vermişti. 1980 yılındaki cari açığın milli gelire oranı ise yüzde 5’di.  
 
* 1994 krizinden önce 1993 yılındaki cari açık/milli gelir oranı yüzde 3.6 olarak görülüyor.  
 
* 2001 krizi öncesinde 2000 yılında cari açığın milli gelire oranı ise yüzde 4.9 olarak gerçekleşmişti.  
 
Bu inceleme Türkiye için cari açık/milli gelir oranında tehlike sınırının yüzde 3.5’in üstü olduğunu gösteriyor. Cari açığın milli gelire oranı bu düzeyi aştığı zaman, ekonomi bu yükü fazla taşıyamıyor.  
 
Hükümet bu yıl Türkiye’nin milli gelirini 200 milyar dolar olarak hedefliyor. Bu hedefi dikkate alarak hesap yaptığımızda, cari açıkta bu yıl için tehlike sınırı 7 milyar dolar olarak ortaya çıkıyor. Ekonomi bu düzeye kadar bir açığı finanse edebilir.  
 
Ancak, hükümetin dolar cinsinden milli gelir hedefinin, bu yılki ortalama dolar kurunun 1.770.000 lira olmasına dayandığını belirtelim. Gidişat ise hükümetin bu ortalama dolar kuru hedefinin tutmasının zor olduğunu gösteriyor. Önümüzdeki aylarda kurlarda bir sıçrama yaşanmazsa, bu yılki ortalama dolar kuru çok daha düşük kalacak. Bu durumda dolar cinsinden hesaplanan milli gelir artacak. Dış açıktaki tehlike sınırı da 7 milyar doların üzerine yükselecek.  
 
Hükümetin bu yılki cari açık hedefi 3.7 milyar dolardı. Ancak, ilk 3 ayın verileri belli olduktan sonra, ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, cari açık hedefinin 6.1 milyar dolara yükseltildiğini açıkladı. Bu hedef tuttuğu takdirde bu yıl cari açık sorunumuz olmayacak.  
 
Ayrıca, cari açıktaki her yükselmenin mutlaka kriz getirmeyeceğini de belirtelim. Eğer cari açık bir şekilde finanse edilebiliyorsa ekonomi krize yuvarlanmadan yoluna devam edebiliyor. Türkiye’nin cari işlemler dengesi 1962-63 döneminde de tehlike sınırının üzerinde seyretmiş ama bir kriz yaşanmamıştı. Bu açıklar sermaye hareketleriyle kapatılmıştı. Söz konusu dönemde ekonomi yüksek büyüme hızları gerçekleştirmişti. Sonraki yıllarda ise ekonomi biraz soğutularak dış açık tehlike sınırının altına çekilmişti.  
 
BEKLENTİLERDE 360 DERECELİK DÖNÜŞ  
 
2003 yılına girerken ekonominin durumuyla ilgili beklentiler hiç de fena değildi. Ekonomideki en önemli gösterge olan büyüme ve enflasyona ilişkin beklentiler tam hükümetin hedeflediği düzeyde olmasa da bu hedeflere yakındı.  
 
Ancak, izleyen aylarda beklentiler giderek kötüleşmeye başlamıştı. Bunda Irak savaşı ve yeni hükümetin istikrar programı uygulamasında kararsız tutumu etkili olmuştu.  
 
Irak savaşının çabuk sona ermesi ve hükümetin istikrar programına devam kararı almasından sonra ise beklentilerde düzelme yaşanmaya başlamıştı. Merkez Bankası’nın ayda iki kez düzenlediği anketin haziran ayına ait sonuçları, beklentilerin yeniden yılbaşındaki düzeyine geri döndüğünü gösteriyor.  
 
Enflasyon beklentisi  
 
Bilindiği gibi hükümetin yıl sonu TÜFE (Tüketici Fiyatları Endeksi) enflasyonu hedefi yüzde 20. Türkiye’de ekonomik kamuoyunun enflasyon beklentilerini hep hükümetin hedefinin üzerinde tutmak gibi bir alışkanlığı var. Çünkü, geçmiş yıllara ilişkin veriler, söz konusu hedeflerin genellikle aşıldığını gösteriyor. Ancak, geçen yıl enflasyonun hedeflenen düzeyin altına inmesi nedeniyle, bu yıl başında enflasyon beklentisi hükümetin hedefine daha yakındı. Merkez Bankası’nın ocak ayında düzenlediği beklenti anketlerinde, yıl sonu TÜFE tahminlerinin ortalaması yüzde 25’in biraz altında çıkmıştı.  
 
Sonraki aylarda giderek yükselen enflasyon beklentisinin nisan ayında yüzde 28’i aştığını görüyoruz. Irak savaşı nedeniyle petrol fiyatlarında yaşanan artış, bu yükselişin en önemli nedeniydi. Petrol fiyatlarındaki artış gerçekleşen enflasyona da yansıdığı için, ekonomik kamuoyu bu yıl enflasyonun düşmesinden umudu kesmişti.  
 
Savaşın çabuk sona ermesi üzerine petrol fiyatları düşünce, enflasyon beklentisi yeniden gerilemeye başladı. Kurlardaki gerileme de enflasyon beklentisinin düşmesinde etkili oldu. Nisan ve mayıs aylarında enflasyonun beklenenden daha düşük çıkması da enflasyonist beklentilerin düşmesine katkıda bulundu.  
 
Merkez Bankası’nın haziran ayında düzenlediği anketlere göre yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 26’nın altına inmiş durumda. Yaz aylarında eksi enflasyon yaşanırsa, birkaç ay içinde yıl sonu beklentisi hükümetin hedeflediği düzeye yaklaşabilir.  
 
Büyüme tahminleri  
 
Hükümetin 2003 yılı büyüme hedefi yüzde 5 iken, ekonomik kamuoyunun yılbaşındaki beklentisi ise yüzde 4.5’e yakındı. Türkiye’de geleceğe bakış genelde karamsardır ve büyüme tahminleri yüzde 4’ü pek aşmaz. Bu nedenle yılbaşındaki büyüme beklentisi iyi sayılırdı.  
 
Ancak, Irak savaşının uzun sürmesi halinde ihracatın yavaşlayacağı ve turizm sektörünün yara alacağı gerekçesiyle, mart ayında büyüme beklentisi yüzde 4’ün altına inmişti. Nisan ayında yapılan ilk ankette ise büyüme beklentisi yüzde 3.2’ye kadar geriledi.  
 
Irak savaşının çabuk sona ermesi endişeleri dağıtınca, nisan ayının ikinci yarısında büyüme beklentisi yeniden yükselişe geçti. Merkez Bankası’nın beklenti anketinin haziran ayı sonuçlarına göre, büyüme beklentisi şu sıralarda yılbaşındaki düzeyinin bile biraz üzerine çıkmış durumda. Haziran ayındaki ikinci ankette büyüme beklentisi yüzde 4.6 olarak çıktı.  
 
Dergimiz piyasaya çıktığında yılın ilk çeyreğine ilişkin büyüme oranı açıklanmış olacak. Biz bu oranın yüzde 6-9 arasında çıkacağını tahmin ediyoruz. İlk çeyrek büyüme oranı beklediğimiz gibi yüksek çıkarsa, ekonomik kamuoyunun büyüme beklentisinin biraz daha yükselmesine neden olabilir.  
 
Enflasyon ve büyüme beklentilerinde görülen 360 derecelik dönüşün bir benzeri iç borçlanma faiz oranı beklentisinde de yaşanıyor. Yılbaşında yüzde 39,7 olan yıl sonu faiz oranı beklentisi, nisan ayı başında yüzde 44.1’e kadar çıktıktan sonra bugün yüzde 37’nin altına inmiş durumda. Yıl sonu dolar kuru beklentisinin ise genelde düşüş eğiliminde olduğu ve yılbaşında 2 milyonun üzerinde iken bugün 1 milyon 700 bin liranın altına indiği görülüyor. Bu arada cari açık beklentisinin ise yılbaşında 2 milyar dolar iken şimdi 7 milyar dolara dayandığı dikkati çekiyor.  
 
SANAYİ İKİNCİ ÇEYREĞE YAVAŞ GİRDİ  
 
Geçen yılı genelde çift haneli aylık üretim artış oranlarıyla geçiren sanayi, bu yılın ilk 3 ayında da iyi bir performans göstermişti. Gerçi zaten kısa olan şubat ayında uzun bayram tatili ve kış koşulları nedeniyle üretimdeki artış biraz yavaşlamıştı ama ocak ve mart aylarındaki performans ilk çeyreği kurtarmıştı. Sanayi üretiminde ilk çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre yaşanan artış oranı yüzde 7.8 olarak gerçekleşmişti.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, sanayi ikinci çeyreğe ise yavaşlayarak girdi. Nisan ayında sanayi üretimi geçen yılın aynı ayına göre sadece yüzde 4.2 oranında artış gösterebildi. Nisan ayındaki sanayi üretimi, mart ayındaki üretim düzeyinin ise yüzde 4.3 altında kaldı.  
 
Sanayi üretimindeki artış oranının nisan ayında yavaşlamasının iki nedeni var. Bunlardan birincisini baz etkisi oluşturuyor. Geçen yılın nisan ayında sanayi üretimi yüzde 14.8 oranında artmıştı. Mevcut koşullar altında bu yılın aynı ayında sanayi üretiminin böyle yüksek oranlı bir artış daha göstermesi zordu.  
 
İkinci neden ise mart ayı ile nisan ayı başında iyice ağırlaşan kötümser havanın sanayicilerin moralini olumsuz etkilemesi. Geleceğe yönelik tahminlerin bu kadar kötümser olması, sanayicileri üretim artışını sınırlamaya yönlendirdi gibi görünüyor.  
 
İmalat sanayi kapasite kullanım oranı, mayıs ayında nisan ayına oranla 2.7, geçen yılın mayıs ayına göre ise 2.9 puan yükselerek yüzde 78.6’ya çıktı. Bu durum sanayinin mayıs ayında nisana göre daha iyi bir performans gösterdiğini düşündürüyor.  
 
Ancak, yine de sanayi üretiminde ikinci çeyrekte yaşanan artış ilk çeyrekteki kadar yüksek olmayacak gibi. Çünkü, geçen yılın ikinci çeyreğinde sanayi üretiminde sıçrama yaşanmıştı ve bu yılın aynı döneminde geçen yılki düzeyin çok üzerine çıkılması zor.  
 
GİRİŞİMCİ HENÜZ CESARETİNİ TOPLAYABİLMİŞ DEĞİL  
 
Yatırım eğiliminin en önemli göstergesi olan teşvikli yatırımlarda, yılın ilk 5 ayında adeta patlama oldu ve geçen yılın aynı dönemine göre 3.5 katlık artış yaşandı. Ancak, yeni yatırım projelerinin geliştirildiği bu dönemde, fiilen şirket kurup iş hayatına atılanların sayısında bir artış görülmüyor. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verileri, ilk 5 ayda kurulan şirket sayısının geçen yılın aynı döneminin altında kaldığını gösteriyor.  
 
DİE’nin verilerine göre, ocak-mayıs döneminde yeni kurulan şirket sayısı 13 bin 585 olarak gerçekleşti. Oysa geçen yılın aynı döneminde 14 bin 221 şirket kurulmuştu. Buna göre yüzde 4.5’lik bir düşüş söz konusu.  
 
Bu yıl yeni kurulan şirket sayısının sadece ocak ayında geçen yılki düzeyi aştığı görülüyor. Şubat ayından bu yana ise yeni kurulan şirket sayısının hep geçen yılın aynı aylarındaki düzeyinin gerisinde kaldığı dikkati çekiyor. Bu durum girişimcilerin şubat-nisan dönemindeki karamsar havadan aşırı derecede etkilendiklerini ve halen de cesaretlerini toplayamadıklarını düşündürüyor.  
 
Türkiye gibi istikrarsızlığın kural haline geldiği bir ülkede bir şirket kurup iş hayatına atılmak kolay değil tabii. Geleceğe yönelik olarak yaptığınız planlar ve işinize yatırdığınız paralar, Şubat 2001’de olduğu gibi, bir siyasi krizle birdenbire buhar olabiliyor. Bu nedenle girişimciler, yeni iş kurma kararını kılı kırk yararak veriyor.    
 
Ancak, ekonomide son birkaç aydır devam eden iyimser hava devam ederse, yılın ikinci yarısında girişimciler cesaretlerini toplayabilir. İkinci yarıyılda yeni kurulan şirket sayısı, geçen yıla göre yükseliş gösterebilir.  
    
İŞSİZLİK ORANI YÜKSELİYOR  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, yılın ilk çeyreğinde işsizlik oranı yüzde 12.3 olarak gerçekleşti. Bu oran geçen yılın son çeyreğine göre 1.3 puanlık bir artışı ifade ediyor. Geçen yılın ilk çeyreğine göre ise 0.8 puanlık bir artış söz konusu.  
 
İşsizlikteki artış sadece oransal değil. İşsiz sayısında da artış var. Yılın ilk çeyreğinde işgücünün 2 milyon 844 bini işsizdi. Oysa işsiz sayısı geçen yılın son çeyreğinde 2 milyon 689 bindi. Geçen yılın ilk çeyreğinde ise 2 milyon 531 bin işsiz vardı.  
 
Ekonomi bir yıldan uzun süredir büyüme eğiliminde olmasına rağmen işsiz sayısının artması dikkat çekici. Normalde ekonomideki büyümenin yeni istihdam olanakları yaratıp işsiz sayısını azaltması gerekirdi.  
 
Geçen yılki büyümenin istihdama olumlu yansımamasının nedeni olarak, büyümenin daha çok stok artışından kaynaklanması gösterilebilir. Üreticinin stoka üretim yaparken yeni işçi istihdam etmemesi gayet makul.  
 
Bu yılın ilk çeyreğinde işsiz sayısının artmasını ise İş Güvencesi Yasa Tasarısı’nın yarattığı paniğe bağlayanlar var. Bu yasa çıktıktan sonra işçi çıkarmakta zorlanacağını düşünen işverenlerin, önceden işçi çıkarma yoluna gittikleri düşünülüyor.  
 
Nedeni ne olursa olsun, işsizliğin yaygınlaşması önemli bir sorun. Bugüne kadar hükümetlerin pek ilgi göstermedikleri işsizlik konusu, bu yükseliş sürerse bir süre sonra gündemde ilk sıraya yükselebilir.  
 
Ancak, ekonomideki büyüme sürerse işsiz sayısının azalması beklenebilir. Çünkü, bu yıl ekonomi büyürse bu stok artışından değil talebin yükselmesinden kaynaklanacak. Üretici, üretimi talepteki artışı karşılayacak düzeye yükseltmek için ise yeni işçi istihdam etmek zorunda kalacak.  
 
EURO BÖLGESİ’NDE İLK ÇEYREK BÜYÜME ORANI SIFIR  
 
Dünya ekonomisi son iki yılı pek iyi geçirmedi. Dünya ekonomisinin lokomotifi olan ABD’nin 2001 yılında durgunluk yaşaması, küresel ekonominin büyüme hızını epey aşağı çekmişti. 2000 yılında yüzde 4.7 olan dünya ekonomisindeki büyüme oranı, 2001 yılında yüzde 2.3’e inmişti. 2002 yılında durum biraz düzeldi ama dünya ekonomisinin büyüme hızı yüzde 3’ü geçemedi.  
 
IMF (Uluslararası Para Fonu) bu yıl durumun geçen yıldan çok az farklı olacağını tahmin ediyor. IMF’nin geçen nisan ayında yayınladığı son “World Economic Outlook” (Dünya Ekonomisinin Görünümü) raporunda, yüzde 3.2’lik büyüme tahmini yer alıyor.  
 
Ancak, dünya ekonomisindeki payları yüzde 50’nin üzerinde olan ABD ve Euro Bölgesi ekonomilerinin ilk çeyrekteki performansları IMF’nin büyüme tahmininin tutmasının zor olduğunu düşündürüyor. Çünkü bu iki büyük ekonomi de ilk çeyreği kötü geçirdi.  
 
Euro Bölgesi’nin mevsimsel düzeltilmiş GSYİH’sı (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) ilk çeyrekte geçen yılın son çeyreğine göre değişmedi. Yani ilk çeyrekteki büyüme oranı “sıfır” oldu.  
 
ABD’nin ilk çeyrekteki mevsimsel düzeltilmiş GSYİH’sı ise geçen yılın son çeyreğine göre sadece yüzde 0.5 oranında artış gösterdi.    
 
ABD’nin ilk çeyrekteki yıllıklandırılmış büyüme oranı ise yüzde 1.9. Bu oran ilk çeyrekteki performans sonraki üç çeyrek dönemde de sürerse yıllık büyüme oranının ne olacağını gösteriyor. ABD ekonomisi geçen yıl yüzde 2.4 büyümüştü. Demek ki ilk çeyrekteki performans sürerse ABD ekonomisi bu yılı geçen yıldan daha kötü geçirecek.  
 
Euro Bölgesi için uzun boylu hesap yamaya gerek yok. Sıfır olan ilk çeyrek büyüme oranının yıllıklandırılmışı da sıfır. Euro Bölgesi’nin geçen yılki büyüme oranı yüzde 0.8’di. İşler ilk çeyrekteki gibi giderse, bu yıl bu düşük büyüme oranı bile aranacak.  
 
TURİZMDE SEZON İYİ BAŞLAMADI  
 
Mart ayında Irak’ta savaşın patlaması en çok turizmcileri korkutmuştu. Savaşın uzun sürüp turizm sezonuna kadar sarkması halinde, turizm gelirlerinin bu yıl yarı yarıya düşeceği bile konuşulmuştu.  
 
Irak’taki savaş turizm sezonu açılmadan sona erdi ama biz sezona yine de kötü başladık. Sezonun başlangıcı olarak kabul edilen mayıs ayında, ülkemize gelen turist sayısı geçen yıla göre yüzde 14 düştü. Geçen yıl mayıs ayında ülkemizi 1 milyon 327 bin yabancı ziyaret etmişti. Bu yıl mayıs ayında ise 1 milyon 142 bin turist geldi.  
 
Oysa turizmde yıla iyi başlamıştık. Ocak ve şubat aylarında, geçen yılın aynı aylarına göre daha fazla turist ağırlamıştık. Ancak, ABD birliklerinin Irak’a girdiği mart ayında turist sayısında yüzde 25’in üzerinde bir düşüş yaşandı. Nisan ayında da turist sayısı yüzde 20’nin üzerinde geriledi.  
 
Merkez Bankası’nın ödemeler dengesi verileri, turist sayısındaki gerilemenin turizm gelirlerine de yansıdığını gösteriyor. Bu yılın ocak-nisan döneminde turizmden elde ettiğimiz gelir 1 milyar 121 milyon dolar oldu. Oysa geçen yılın aynı dönemindeki turizm geliri 1 milyar 347 milyon dolardı. Buna göre turizm gelirlerinde yüzde 16.8 oranında düşüş söz konusu.  
 
Geçen yıl turizmden elde ettiğimiz gelir 8 milyar 491 milyon dolar olmuştu. ABD-Irak gerginliğini dikkate alan hükümet bu yıl için turizm gelirlerinde çok fazla bir artış öngörmemiş ve hedefi 8 milyar 575 milyon dolar olarak belirlemişti. Ancak, ilk 5 aydaki gidişat sürerse, bu yıl turizm gelirlerinde artış yaşanması zor. Yaz aylarında daha fazla turist çekemezsek, bu yıl turizm gelirlerimiz 8 milyar doların altında bile kalabilir.  
 
KAMUDA ÜCRETLER ÖZEL SEKTÖRÜN İKİ KATI  
 
Hükümetin yeni toplu sözleşmede kamu işçisine ilk 6 ay için sıfır zam önermesine, işçi sendikaları şiddetle karşı çıktı. TİSK Başkanı Refik Baydur’un “Sıfır zam değil, indirim bile olabilir” diye araya girmesi ise epey tepki çekti.  
 
Biz Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) geçen ay yayınladığı 2002 yılının ilk 6 ayına ilişkin istihdam ve kazanç anketinin sonuçlarına bir göz attık. İşte bu anketin gösterdikleri:  
 
* Sanayide kamu işçilerinin ortalama brüt aylık ücreti 1 milyar lirayı geçiyor. Özel sektördeki işçilerin aylık ücretleri ise kamudakilerin neredeyse yarısı kadar. Kamuda çalışan bir işçinin ücretinin özel sektörde çalışan işçinin ücretine oranı yüzde 183’ü buluyor.  
 
* Kamuda en yüksek ücreti madencilik sektöründe çalışanlar alıyor. Tersine özel sektörde en düşük maaşı alanları da aynı sektörde çalışanlar oluşturuyor. Bu sektörde kamuda çalışanların ücretlerinin özel sektör çalışanlarının ücretine oranı yüzde 225.9’u buluyor.  
 
* Sadece elektrik-gaz-su sektöründeki özel sektör çalışanları, ücrette kamudaki meslektaşlarını geride bırakıyor.  
 
* Kamuda çalışanların yan gelirleri de daha fazla olduğundan, brüt kazançta özel sektör çalışanlarına attıkları fark biraz daha artıyor. Kamuda çalışanların brüt ücretlerinin özel sektörde çalışanların brüt ücretlerine oranı yüzde 183 iken, brüt kazançta bu oran yüzde 194.3’e çıkıyor.  
 
* Özel sektörde çalışanların haftalık çalışma süreleri, kamuda çalışanlardan daha uzun. Özel sektörde fazla mesai dahil haftalık fiili çalışma süresi 44.8 saat iken, kamuda bu süre 42.1 saatte kalıyor. Elektrik-gaz-su sektöründe kamu ve özel sektör çalışanlarının haftalık çalışma süresi aynı iken, en büyük fark imalat sanayiinde görülüyor.  
 
 
 
 
 
 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz