Ekonomide Gaz Kesme Zamanı

Geçen ay konjonktür sayfalarında ekonomideki aşırı ısınma tartışmalarını ele almış ve önlem alınmasının gerekli olup olmadığı üzerinde durmuştuk. Çünkü, bu tartışmalar sonucunda mali piyasalarda kü...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Ekonomide Gaz Kesme Zamanı
Geçen ay konjonktür sayfalarında ekonomideki aşırı ısınma tartışmalarını ele almış ve önlem alınmasının gerekli olup olmadığı üzerinde durmuştuk. Çünkü, bu tartışmalar sonucunda mali piyasalarda küçük çaplı bir çalkantı yaşanmış ve kurlar ile faizler yukarı gitmişti. İncelememiz sonucunda vardığımız sonuç, ekonomide henüz bir aşırı ısınma olmasa da motorun sıcaklığının giderek artmakta olduğu yönündeydi. Bu sonuç karşısında, geleceğin belirsizliğini azaltacak ve talebi yumuşatacak bazı önlemlerin alınması önerisinde bulunmuştuk.  
 
Aradan geçen sürede mali piyasalardaki çalkantı duruldu. Mayısta yükselen kur ve faizler, geçen ay bir miktar geriye gitti. Ancak, bu arada ekonomiden gelen ısınma sinyalleri durmadı. Üretim ve talep cephesi ile dış ticaret konusunda geçen ay açıklanan veriler, ekonominin motorunun ısınmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu durum artık ekonomide frene basmanın değilse de gaz kesmenin zamanının geldiğini düşündürüyor.  
 
Gaz ve fren  
 
Ekonomide frene basmak ile gaz kesmek arasında önemli bir fark var. Frene basılması, bu basış yumuşak bile olsa, ekonominin bir süre için durmasına neden oluyor. Oysa gaz pedalındaki basıncın azaltılması, ekonomiyi biraz yavaşlatsa da duraklamadan yoluna devam etmesini sağlıyor.  
 
Ekonominin şu anda içinde bulunduğu durum, gaz kesmenin işe yarayacağını düşündürüyor. Bu aşamada gaz kesilmemesi halinde ise ileride frene basmak zorunlu olacak gibi görünüyor. Frene basmak zorunda kalırsak, ekonomide muhakkak bir duraklama olacak. Frene yumuşak bir basış bile kısa bir süre içinde olsa durgunluğa yol açacak. Sert bir fren yapmak zorunda kalınması halinde ise iş, 1994 ve 2001 yıllarında olduğu gibi, ekonominin şarampole yuvarlanmasına kadar gidebilecek.  
 
İsterseniz önce neden ekonomide gaz kesme zamanının geldiğini açıklayalım. Bizi bu düşünceye sevk eden gelişmeleri aşağıdaki gibi sıralamak mümkün:  
 
Birincisi, son aylarda sanayi üretimindeki artış oldukça hızlandı. Son 3 aydır sanayi üretimi yüzde 16-17 arasında artıyor. 1997=100 bazlı sanayi üretim endeksi, mart ayında tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı. Sanayi üretimindeki bu hızlı artış, ekonominin genelindeki büyüme oranının da yüksek olduğu anlamına geliyor. Sanayi üretimi hep bu hızla artsa, büyüme oranı hedeflenen düzeyin (yüzde 5) iki katına çıkar. Büyümenin yüksek olması tek başına bakıldığında iyi bir şey ama yarattığı hammadde ve ara malı ihtiyacı nedeniyle ithalatta artışa yol açtığından ortaya bir finansman problemi çıkarıyor.  
 
Kapasite kullanımı sınırda  
 
Son 3 aya ait imalat sanayi kapasite kullanım oranları, 2002 ve 2003’te üretimin kolayca artırılmasını sağlayan atıl kapasitelerin artık ortadan kalktığını gösteriyor. Mart ayında kapasite kullanım oranı yüzde 82.3 olmuş ve yüzde 80’lik normal oranın üzerine çıkmıştı. TÜPRAŞ’ın bazı bölümlerinin bakıma girmesi, nisan ayında kapasite kullanım oranını geçici olarak geriletti. Mayıs ayında ise kapasite kullanım oranı yüzde 84.3’e çıktı. Bu oranın yüzde 85’i aşması, genelde ekonomide aşırı ısınma işareti olarak kabul edilir. Buna göre şu sırada aşırı ısınma sınırına oldukça yaklaşmış durumdayız.  
 
Ekonominin talep cephesinden de aşırı ısınmaya işaret eden sinyaller geliyor. Aslında, bu alanda istatistikler yeterli olmadığı için talepteki durumu tam olarak izleyemiyoruz. Ancak, yüklü meblağları nedeniyle talebin önemli parçalarından olan otomobil ve beyaz eşya satışlarındaki durumu takip edebiliyoruz. Elimizdeki veriler ise bu ürünlerin satışında olağanüstü artışlar olduğunu gösteriyor. Bu ürünlere olan aşırı talep üretimi uyarıp kapasitelerin zorlanmasına yol açıyor. Üretim için gerekli hammadde ve ara mallarının ithalatı dış denge sorununu büyütüyor. Özellikle otomobil satışlarında ithal araçların payının yüksek olması da dış dengeyi zorlayan önemli faktörlerden birini oluşturuyor.  
 
Kredi kullanımı yüksek  
 
Özellikle otomobil talebinin beslendiği kaynak olan tüketici kredilerinde aşırı bir artış görülüyor. Tüketici kredisi kullanımı giderek de hızlanıyor. Tüketici kredilerindeki yıllık artış oranı ocak ayında yüzde 203.5’ti. Mayıs ayında bu oran yaklaşık 100 puan daha yüksek ve yüzde 301.8 olarak gerçekleşti. Mayıs ayında faizlerde yaşanan yükseliş de tüketici kredilerine olan talebi kesemedi gibi görünüyor. Çünkü 4 Haziran itibariyle yıllık artış oranı yüzde 309.8’e yükseldi.  
 
Üretim ve talep cephelerindeki bu olağanüstü gelişmeler yansımasını dış ticaret cephesinde buluyor. Zaten bu yansıma olmasaydı, ekonominin hararet derecesi konusunda endişeye de gerek kalmayacaktı. Çünkü, ekonomideki ısınmanın genelde ekonomistleri daha çok endişelendiren yönü olan enflasyona yansıması henüz görülmüyor. Özellikle tüketim malı dış alımındaki patlama nedeniyle, ithalatın ise ilk 4 ayda geçen yıla göre daha da hızlandığı görülüyor. Nisan ayında ithalattaki artış oranı yüzde 52.5’e kadar ulaştı.  
 
Cari açık büyüyor  
 
İhracattaki artış ithalattaki artışa ayak uyduramadığı için, ihracatın ithalatı karşılama oranı düşüyor. İthalatın ne kadarının ihracat gelirleriyle yani sağlam parayla karşılandığını gösteren bu oranın yüzde 60’ın altına düştüğü dönemlerde, Türkiye dış açık sorunuyla karşılaşıyor. Bu oran şimdilik tehlike bölgesinde değil ama bu bölgeye çok yakın. Ocak ayında yüzde 71.8 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, nisan ayında yüzde 62’ye geriledi.  
 
İthalattaki patlama nedeniyle cari işlemler dengesi açığında da büyük bir artış söz konusu. İlk 3 ayda cari açık 5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Nisan sonunda cari açığın 7 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor ki bu tutar geçen yılın tamamında gerçekleşen cari açığı (6.8 milyar dolar) aşıyor. Önümüzdeki aylarda turizm gelirlerinin devreye girmesiyle cari açıktaki artış biraz hız kesse de bu yılı 9-10 milyar dolar arasında kapatacak gibi görünüyor. Bu durumda ise milli gelire oranı yüzde 3.5 dolayında olacak. Geçmiş tecrübeler, bu oranın cari açık için tehlike sınırı olduğunu gösteriyor. 1994 krizi öncesinde 1993 yılında cari açığın milli gelire oranı yüzde 3.5, 2001 krizi öncesinde 2000 yılında ise yüzde 4.9 olmuştu.  
 
Cari açığın önemi  
 
Türkiye’de tüm krizler cari açıkta yükselmeyle başladığı için, bu göstergedeki olumsuz gelişmelere kayıtsız kalmak mümkün değil. Sanayimizin üretim yapısının hammadde ve ara malı ithalatına aşırı bağımlı olması nedeniyle, büyüme hızlanınca mutlaka ithalat ve dolayısıyla cari açık da yükseliyor. Bu açığı finanse edecek ölçüde doğrudan yabancı yatırım çekmeyi bir türlü başaramadığımız için de, başka ülkeler milli gelirin yüzde 8-10’u dolayında cari açığı finanse edebilirken, biz yüzde 3.5 oranını aştığımızda sorunlar başlıyor. O düzeye kadar cari açığı finanse eden kısa vadeli yabancı sermayenin devalüasyon korkusuyla bir anda ortadan kaybolması, sonunda önce devalüasyonu sonra da krizi getiriyor.  
 
Aslında bu kez geçmiştekinden farklı bir kur politikasının uygulanıyor olması, aynı filmin bir daha gösterime girmesi ihtimalini azaltıyor. Sabit ya da yönetimli kur sistemlerinin uygulandığı geçmiş dönemlerde, Merkez Bankası kurdaki artışı bir süre engellemeye çalışmış, bu da sonuçta gerçekleşen artışın daha sert olmasına yol açmıştı. Bugün uygulanmakta olan dalgalı kur sisteminde ise cari açıktaki yükselişle birlikte kurun yavaş yavaş artışa geçeceği ve böylece krize yol açacak bir devalüasyonun olmayacağı düşünülüyor.  
 
Dalgalı kura güvenmek riskli  
 
Ancak, dalgalı kur sisteminin teoride öngörüldüğü gibi çalışıp çalışmayacağı belirsizliğini hala koruyor. Cari açık tarihsel olarak tehlikeli olarak kabul edilen düzeylere yükselmesine rağmen kurlarda hala kayda değer bir artışın olmaması, dalgalı kur sistemine atfedilen otomatik frenleme mekanizmasının çalışabilirliği konusundaki kuşkuları artırıyor. Dalgalı kur sistemine rağmen kurlarda tedrici değil, sert bir yükselişin yaşanması ihtimali korku yaratıyor.  
 
Bizce bu ihtimali göz ardı edip dalgalı kurun sorunu çözmesini beklemek oldukça riskli. Bunun yerine cari açığı düşürmek için iç talepteki artışı sınırlayacak bazı önlemlerin devreye sokulması gerekli. Fazla sert olmayacak bu önlemler gaz kesme anlamına gelecek ve ekonomi yavaşlasa da duraklamadan yoluna devam edecek. Önlem alınmadığı takdirde ise eninde sonunda frene basmak zorunda kalınacak ve bunun sonu da ya durgunluk ya da kriz olacak.  
 
Faiz silahına dikkat!  
 
Bütün dünyada ekonomi ısındığında iç talebi sınırlamak için alınan standart önlem faizleri yükseltmektir. Faizlerin yükseltilmesi kredi kullanımını azaltarak ekonominin yavaşlamasına yol açar. Nitekim son birkaç aydır ABD’de faiz yükseltmenin gündeme gelmesi de bu ülke ekonomisinin yeniden hızlanmasından kaynaklanıyor.  
 
Gerçi ekonomi ısınınca faizlerin yükseltilmesi genelde enflasyonda yükselişin önüne geçmek için yapılıyor. Ancak, aynı önlem bizim gibi sürekli dış açık veren ülkelerde bu açığı sınırlama işlevini de görüyor.  
 
Türkiye’de şu an için enflasyonda yükseliş eğiliminin olmaması nedeniyle, Merkez Bankası faiz artırma niyetinde değil gibi görünüyor. Fakat enflasyondaki düşüşe paralel olarak gerçekleştirdiği faiz indirimlerini birkaç aydır askıya aldığı da dikkati çekiyor. Bu durum nominal faiz aynı kalsa da reel faizin artması anlamına geliyor.  
 
Hangi önlemleri almalı?  
 
Ancak, görüldüğü gibi, bu uygulama iç talepte sınırlama yaratabilmiş değil. Bu durumda iç talepteki artışta büyük etkisi olan tüketici kredilerinin cazibesini azaltacak önlemler alınması gerekli görünüyor. Geçen ay faizlerde yaşanan artış bu açıdan yeterli olmadı. Daha önce gündeme gelen ama kabul görmeyen KKDF’nin (Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu) artırılması, tüketici kredisi kullanımını sınırlandırabilir.  
 
Alınacak bir önlem de otomobil talebindeki artışta önemli etkisi olan hurda teşviğinin kaldırılması olabilir. Hükümet önceki ay bu teşviği yarıya indirdi ama bunun pek fazla etkisi olmadı. Bu teşviğin tamamen kaldırılması daha etkili olabilir. Bu da yetmezse ithal otomobil satışlarını sınırlayacak başka önlemler alınabilir.  
 
Hurda teşviğinin yarıya indirilmesi otomobil üreticilerinin büyük tepkisine yol açmıştı. Bu teşviğin tamamen kaldırılması kuşkusuz yine tepkiye yol açacak. Ancak, ekonominin sağlığı açısından bunun gerekli olduğu bu kesime anlatılmalı. 1993 ve 2000 yıllarında otomotiv sektörü altın yıllarını yaşamış ama hemen ardından gelen krizler sonrasında birkaç yıl boyunca satışlar yerlerde sürünmüştü.  
 
Bu önlemler iç talebi ve dolayısıyla cari açığı sınırlamakta etkili olmadığı takdirde ise Merkez Bankası’nın faizleri bir miktar artırması gerekebilir.  
 
Geçmişten ders almak  
 
Ekonominin hızlı büyümesi pek çok kesimi mutlu eden bir olay. Bu hızın yavaşlatılmaya çalışılması elbette tepkileri çekecek. Ancak, bu önlemin alınmamasının ne gibi etkileri olduğunu son 10 yılda 2 kez yaşadık. Artık bu kadar yakın bir geçmişten de ders almamız gerek. Sütten ağzımız yandığı için artık yoğurdu üfleyerek yememizde fayda var.  
 
1993 yılında ekonomi hızlı büyürken yine herkesin keyfi yerindeydi. Hızlı büyümenin keyfi üretimde kapasitelerin zorlandığı ve cari açığın tırmandığı gerçeğini göz ardı etmeyi getirmişti. Hükümet bu gelişmelere karşı önlem alacak yerde faizleri düşürmek için zorlama yöntemlere başvurunca, parti rezaletle sona erdi. 1994’ün ilk aylarında kapıyı çalan kriz, arkasında yüzde 6.1 küçülmüş bir ekonomi ve işsiz kalmış yüz binlerce kişi bıraktı.  
 
Aynı film 2000 yılında bir kez daha vizyona girdi. Rusya Krizi ile 2 büyük depremin 1999’da getirdiği küçülmeden sonra ekonominin büyümeye başlaması herkesi mutlu etmişti. Ancak bu büyümenin ithalatı patlatıp cari açığı yükseltmesi, o sırada uygulanan ekonomiyi düşürme programı nedeniyle devreye girmiş olan IMF’yi bile uyandırmaya yetmedi. Merkez Bankası ve IMF, uygulanan program gereği sabitlenen kuru savunmaya çalışırken faizler ğöğü deldi. Sonuçta kurdaki savunma da çökünce 2001’de son yarım yüzyılın en derin krizini yaşadık. Ekonomi yüzde 9.5 küçüldü. İşsizler ordusunun mevcudu 2 yıl içinde 1 milyon kişi artıp 2.5 milyona yükseldi.  
 
2004’ÜN TEK HANEYLE KAPANMASI MÜMKÜN  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, yıllık tüketici enflasyonu mayıs ayında yüzde 8.9 olarak gerçekleşti. Böylece tam 33 yıllık bir aradan sonra tüketici enflasyonu tek haneye geriledi.  
 
Enflasyonun yeniden tek haneye düşmesi, çift haneye çıkmasından sonraki 400’üncü ayda gerçekleşti. En son Ocak 1971’de tek haneli (yüzde 9.9) olan yıllık tüketici enflasyonu, o tarihten sonra bir daha bu düzeyleri görmemişti. Enflasyon bu 399 aylık sürede, 3 kez 3 haneye de çıkmıştı. Söz konusu dönemde toplam tüketici enflasyonu yüzde 70.2 milyon oldu. Bir başka deyişle fiyatlar, 702 bin kat artış gösterdi.    
 
Yeniden yükselecek mi?  
 
Enflasyon nihayet tek haneye düştü ama önümüzdeki aylarda bu düzeyde kalıp kalmayacağı konusunda değişik görüşler mevcut. Bazı iktisatçılar artık 2004’ün tek haneyle kapanacağı görüşünde iken, bazıları önümüzdeki aylarda yeniden çift haneye yükseliş olacağını düşünüyor. Bu ikinci gruptakilerin bir kısmı enflasyonun yılı hükümetin yüzde 12’lik hedefi dolayında kapatacağını tahmin ediyor. Bir kısmı ise yıl sonu enflasyonunun daha yüksek olacağı tahmininde bulunuyor.  
 
Aslında yıl sonu enflasyon hedefi yüzde 12 olmasına rağmen, yılın ilk yarısında tek haneli oranların görülebileceği ekonomi yönetiminin de beklentisiydi. Merkez Bankası, yıl başından bu yana yaptığı açıklamalarda, yüksek baz etkisi (geçen yılın aynı ayındaki oranların yüksek olması) nedeniyle ilk yarıyılda enflasyonun tek haneye inebileceğini söylüyordu. Ancak bu baz etkisinin ortadan kalkmasıyla, yılın ikinci yarısında enflasyonun yükselişe geçeceğini ve 2004’ü hedef dolayında kapatacağını savunuyordu.  
 
Bizim yaptığımız hesaplar ise 2004’ün tek haneyle kapanmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Hesaplarımıza göre, tüketici enflasyonunun 2004’ün yüzde 6 ile yüzde 9 arasında bir oranla kapatması ihtimali, yeniden çift haneye yükselmesi ihtimalinden çok daha güçlü.  
 
Bu görüşümüzün gerekçelerin şöyle sıralayabiliriz:  
 
* Yılın ilk 5 ayında enflasyon beklenenden de düşük gerçekleşti. Döviz kurundaki yükselişe ve akaryakıt fiyatlarındaki artışa rağmen, mayıs ayı enflasyonu bile çok düşük çıktı.  
 
* Bu durum ekonomideki fiyatlama davranışlarında yapısal bir kırılma olduğunu düşündürüyor. Pek çok sektörde talepten canlanma sinyalleri gelmesine rağmen, işletmeler fiyat artışlarına başvurmuyor. Talep, fiyatları değil üretimi artırarak karşılanıyor.  
 
* Bu eğiliminin değişmeyeceğini varsayarak hesap yaptığımızda, 2004’ün yüzde 6 dolayında bir enflasyonla kapanması mümkün görünüyor. Bu senaryoda yaz aylarının (haziran, temmuz ve ağustos) sıfır dolayında, yılın son 4 ayının ise ilk 4 ayın ortalaması (yüzde 0.7) düzeyinde bir enflasyon ile geçirileceğini varsaydık.  
 
* Önümüzdeki aylarda işletmelerin talepteki artışı fiyatlara biraz daha fazla yansıtması halinde bile 2004’ün tek haneli enflasyonla kapanması ihtimali sürüyor. Yaz aylarının yüzde 0-0.5 arasında, yılın son 4 ayının ise yüzde 1 dolayında enflasyonla geçirilmesi halinde, yıl sonundaki oran yüzde 8.5 dolayında çıkıyor.  
 
* Yıl sonunda enflasyonun hükümetin hedeflediği düzeyde olması için, önümüzdeki aylarda işletmelerin fiyatlara, ilk 5 aya göre epey bir yüklenmeleri gerekiyor. Yaz aylarının yüzde 0.5, yılın son 4 ayının ise yüzde 1.5-2 arasında enflasyon oranlarıyla geçirilmesi halinde, yıl sonunda enflasyon yüzde 12 dolayına yükseliyor.  
 
Ekonomide olağanüstü gelişmeler olmadığı takdirde, bu son senaryonun gerçekleşme ihtimali düşük. Ayrıca, fiyatlama davranışlarında böyle bir değişiklik gerçekleştiği takdirde,  2005 yılında enflasyonun tek haneye indirilmesi de biraz zor olur.  
    
ENFLASYON PROJEKSİYOMUZ İSABETLİ  
 
Aralık 2003 tarihli Capital Dergisi’nin “Tek Haneli Enflasyon” başlıklı konjonktür sayfalarında, mayıs ayında enflasyonun tek haneye ineceğini öngörmüştük. Gerçekleşme öngördüğümüz gibi oldu. Hatta enflasyon tahminimizden biraz daha düşük bir düzeye indi.  
 
YATIRIM EĞİLİMİ YİNE ZAYIFLADI  
 
Hazine Müsteşarlığı tarafından verilen yatırım teşvik belgeleri, Türkiye’de yatırım eğiliminin iyi bir göstergesidir. Türkiye’de yatırımcılar genelde teşviklerden yararlanmayı tercih ettiği için, iş dünyası yeni yatırım projeleri geliştirmeye başladığında teşvikli yatırımlar da artar. Tersi durumda ise teşvikli yatırımlarda gerileme görülür.  
 
Teşvikli yatırımlarda ilk 5 aya ilişkin sonuçlar, maalesef yatırım eğiliminde artışa değil azalışa işaret ediyor. Ocak-mayıs döneminde Hazine Müsteşarlığı’nın verdiği teşvik belgesi sayısının geçen yılın aynı dönemine göre azaldığı görülüyor. Teşvik belgelerinin kapsadığı toplam yatırım tutarında da geçen yıla göre düşüş var.  
 
Ocak-mayıs döneminde verilen teşvik belgesi sayısı 1.664 olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı döneminde ise bu sayı 1.903 adetti. Ocak-mayıs döneminde verilen teşvik belgelerinin kapsadığı yatırım tutarı ise yaklaşık 8.3 katrilyon lira oldu. Oysa geçen yılın aynı döneminde bu tutar 16.8 katrilyon lira düzeyindeydi.  
 
Yatırım eğilimindeki zayıflama, bu yıl ekonominin önündeki belirsizliklerin daha fazla olmasından kaynaklanıyor gibi. Avrupa Birliği’ne üyelik görüşmelerinin 2005’te başlayıp başlamayacağı, süresi dolmak üzere olan IMF anlaşmasının uzatılıp uzatılmayacağı konularında hala bir netlik yok. Şu sıralarda kriz döneminde erteledikleri yatırım projelerini gerçekleştirmeye çalışan işletmeler, bu konular netleşmeden yeni projelere girişmeye pek niyetli değil gibi görünüyor.  
 
Yatırım eğiliminin zayıflaması, en büyük zararı iş bekleyen milyonlara veriyor. Yatırımlar canlanmadıkça işsizliğin geriletilmesi imkanı yok. Bu yılın ilk 5 ayında teşvik belgesine bağlanan yatırımların yaratacağı istihdam sayısı yaklaşık 64 bin. Geçen yılın aynı döneminde bu sayı 30 bin kişi daha fazlaydı.  
 
DOLARDAKİ ARTIŞ KAMU BORCUNU AZALTIYOR  
 
Konsolide bütçe toplam borç stoku, son 2 aydır düşüş eğiliminde. Nisan ayında 12.4 milyar dolar gerileyen stok, mayıs ayında 1.3 milyar dolarlık daha gerileme gösterdi. Böylece mart ayı sonunda 217.9 milyar dolara yükselmiş olan konsolide bütçe borç stoku, mayıs ayı sonunda 204.2 milyar dolara kadar indi.  
 
Ancak bu düşüş son 2 ayda kurlarda yaşanan yükselişin sonucu. Konsolide bütçe toplam borç stoku dolar cinsinden ifade ediliyor. Bu borçların içinde TL cinsinden olanlar ağırlığa sahip olduğu için, dolar kurundaki değişimler stokta önemli değişikliklere yol açıyor.  
 
Mayıs ayı sonu itibariyle, konsolide bütçe toplam borç stokunun yüzde 69’unu iç borçlar oluşturuyor. İç borçta TL cinsinden olanların oranı ise yüzde 81 düzeyinde. Bu durumda toplam borcun yüzde 56’lık bölümünün TL cinsinden olduğu ortaya çıkıyor.  
 
TL cinsinden borçların tutarı mart ayı sonunda 165 katrilyon liraydı. Mayıs ayı sonunda bu tutar 170.6 katrilyon liraya yükseldi. Eğer aradan geçen sürede kur değişmeseydi, bu borçların mart ayında 125.8 milyar dolar olan karşılığı mayıs ayında 130.1 milyar dolara çıkacaktı. Ancak söz konusu dönemde kurda 174 bin liralık artış gerçekleşince, TL cinsi borcun dolar olarak karşılığı 114.9 milyar dolara geriledi.  
 
Konsolide bütçe borç stokunun dolar cinsinden ifade edilmesi, sadece TL cinsinden borçların değil, diğer dövizler cinsinden olan borçların karşılıklarını da etkiliyor. Dolar diğer dövizler karşısında değer kazandığında, bu dövizler cinsinden olan borçlarda fiktif bir azalışa yol açıyor. Tersi durumda ise fiktif bir artış oluyor. Nisan ayında doların değer kazanması konsolide bütçe dış borç stokunda 1 milyar dolara yakın bir düşüş sağlamıştı. Mayısta ise doların değer kaybetmesi, stokta 830 milyon dolarlık artışa yol açtı.  
 
KAMUDA ÇALIŞAN SAYISI FAZLA DEĞİL  
 
Türkiye’de kamuda istihdam edilenlerin sayısının aşırı olduğu yönünde yaygın bir görüş vardır. Oysa uluslararası karşılaştırmalar bu görüşün doğru olmadığını gösteriyor. Kamuda çalışanların toplam nüfusa oranı hesaplandığında, Türkiye pek çok gelişmekte olan ülkenin bile gerisinde kalıyor.  
 
TÜSİAD’ın (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) geçen aralık ayında yayınladığı “Karşılaştırmalı Bir Perspektiften Türkiye’de Kamu Sektörü Göstergeleri” adlı raporda yer alan verilere göre, Türkiye’de kamu istihdamının nüfusa oranı yüzde 4.6 düzeyinde. Bu oran yüzde 5.7’lik gelişmekte olan ülkeler ortalamasının altında kalıyor. Gelişmiş ülkelerdeki oran ise yüzde 10’u aşıyor. Danimarka ve Norveç gibi İskandinav ülkelerinde, kamu istihdamı oranı Türkiye’deki oranın 4 katına kadar çıkıyor.  
 
Kamuda istihdamın düşük olması, kamu hizmetlerinin yeterli düzeye ulaşmasını engelliyor. Türkiye’de özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerinde bu yetersizlik vahim boyutlara ulaşıyor. Doğu ve Güneydoğu illerinde, basit sağlık problemleri bile can kaybına yol açıyor.  
 
Eğitim hizmetlerinde istihdam edilen kamu çalışanlarının nüfusa oranı İngiltere’de yüzde 1.4’ü, İtalya’da yüzde 2.1’i bulurken, Türkiye’de binde 4’te kalıyor. Sağlık hizmetlerinde istihdam edilen kamu çalışanlarının nüfusa oranı ise İngiltere’de yüzde 1.6, İtalya’da yüzde 1.2 iken,  Türkiye’de binde 3 düzeyinde bulunuyor.  
 
Türkiye kamu istihdamını gelişmiş ülkeler düzeyine çıkarmak istese, mevcut 3 milyon çalışana en azından 3 milyon kişi daha eklemesi gerek. Devletin yaşadığı finansman problemi nedeniyle bu imkansız tabii. Ancak özellikle sağlık ve eğitim alanlarında yeni personel alımından çekinmemek lazım. Çünkü bu hizmetlerin gelişmesi kalıcı ve sürdürülebilir bir büyümenin gerçekleşmesi için şart. Diğer alanlarda da hiç olmazsa mevcut personelin eğitimine önem verilerek kamu hizmetlerinin niteliğini artırmak gerekiyor.  
 
TÜSİAD’A GÖRE ENFLASYON HEDEFİ AŞACAK  
 
Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) her 3 ayda bir yayınladığı “Konjonktür Değerlendirme” isimli bir raporu mevcut. Bu raporlarda ekonomideki son durumun değerlendirmesi yanında TÜSİAD’ın tahminleri de yer alır. Geçen ayın başında yayınlanan son rapordaki verilere göre, TÜSİAD’ın 2004 yılına ilişkin tahminleri şöyle:  
 
* Hükümetin büyüme hedefi yüzde 5 iken, TÜSİAD büyümenin yüzde 4.5 olacağını tahmin ediyor. Yapılan tahminlere göre, büyüme ilk çeyrekte yüksek çıkacak fakat sonraki 3 aylık dönemlerde epey yavaşlayacak.  
 
* TÜSİAD, tüketici enflasyonunun yıl sonunda hükümetin hedefinden 1.1 puan daha yüksek çıkacağını tahmin ediyor. Enflasyonun ikinci çeyrekte yüzde 10’a gerileyeceği fakat yılın ikinci yarısında biraz yükseleceği düşünülüyor.  
 
* Bütçe açığı için yapılan tahmin hemen hemen hükümetin hedefiyle aynı. Yalnız faiz harcamalarının hedefi az da olsa aşması beklendiğinden, faiz dışı fazlanın milli gelire oranı için yapılan tahmin hedeften 0.3 puan daha düşük.  
 
* Yıllık ortalama dolar kurunun, hükümetin hedeflediğinden yaklaşık 100 bin lira daha düşük olması ve 1 milyon 510 bin lirada kalması bekleniyor.  
 
* Hükümetin hedefleriyle TÜSİAD’ın tahminleri arasında en büyük fark ithalat konusunda yaşanıyor. Hükümetin hedefi ithalatın 75 milyar dolar olması iken, TÜSİAD’ın tahmini 85.2 milyar dolar. Yalnız TÜSİAD ihracatın da hedeflenenden daha yüksek ve 58 milyar dolar olarak gerçekleşmesini bekliyor. Buna rağmen TÜSİAD’ın dış ticaret açığı tahmini hükümetin hedefini 3.2 milyar dolar aşıyor.  
 
* TÜSİAD’ın cari açık tahmini de hükümetin hedefinden yüksek ve 9.5 milyar dolar düzeyinde.  
 
İŞSİZLİK ARTTIKÇA POLİSE İŞ ÇIKIYOR  
Yoksulluk suçun babasıdır.  
Aristotales (M.Ö. 384-322)  
 
Ekonomik durum ile suç eğilimi arasında yakın bir ilişki olduğu, ünlü Yunan filozofu Aristotales’in yaklaşık 2.350 yıl önce söylediği yukarıdaki sözden de anlaşılacağı gibi, uzun zamandan beri bilinen bir gerçek. Günümüzde bu konuda yapılan çalışmalar da, büyümenin yavaş, işsizliğin yüksek ve gelir dağılımının bozuk olduğu ülkelerde ve dönemlerde işlenen suç sayısının daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.  
 
2001 krizinden sonra yaşananları hatırladığımızda aynı durumun Türkiye için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. O dönemde televizyonların haber bültenleri, polis bültenine dönmüştü. İşlenen suçlar zaman zaman gazetelerin üçüncü sayfalarından taşıp manşetlere kadar uzanmıştı. Bir günde iki bankanın soyulduğu olmuş, soyguncular içinde yüksek eğitimli insanların da bulunduğu görülmüştü.  
 
Aradan geçen sürede manşetlerden düşse de suç eğiliminin hala yüksek olduğu gözlemleniyor. Genç kızları ve kadınları hedef alan kapkaç vakaları bir türlü sona ermiyor. Güneydoğu’dan getirilen yoksul aile çocukları ile kurulan kapkaç çetelerinin, güpegündüz evlerin kapılarını kırıp ne var ne yoksa götüren hırsızların hikayeleri anlatılıp duruyor.    
 
Suç istatistikleri  
 
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün (EGM) istatistikleri de bu gözlemlerimizi doğruluyor. Bu istatistikler, 2001 kriziyle birlikte işlenen suç sayısında bir yükseliş yaşandığını gösteriyor. Krizden sonra da suç sayısında düşüş yaşanmadığı dikkati çekiyor. Bu da son 2 yılda ekonomi yeniden büyümeye geçmesine rağmen işsiz sayısının yüksek düzeyini korumasıyla bağlantılı gibi görünüyor.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, 2000 yılında 1.5 milyon dolayında olan işsiz sayısı, 2001 krizinden sonra 2 yıl içinde 2.5 milyona kadar çıktı. İşsiz sayısı 2003 yılında da 2002 yılında ulaştığı düzeyini sürdürdü.  
 
EGM’nin verileri, aynı dönemde hırsızlık sayısında da sıçrama olduğunu gösteriyor. Otomobil hırsızlığı dahil toplam hırsızlık sayısı 2000 yılında 99 bin iken, 2001 yılında 131 bine fırlamıştı. 2002’de biraz gerileyen hırsızlık sayısının, 2003 yılında ise yeniden artarak 144 bine çıktığı görülüyor.  
 
Aynı dönemde gasp ve soygun sayısında da büyük artış yaşandığı dikkati çekiyor. Gasp ve soygun vakalarının sayısı 2001 yılında yüzde 52 artmıştı. 2003 yılında gerçekleşen gasp ve soygun sayısı ise 2000 yılındaki düzeyinin yaklaşık 2.5 katı.  
 
İşlenen suç sayısının artması karşısında akla gelen ilk çözüm polisiye önlemlerin artırılması. Ancak sorunun kökeninde ekonomik nedenler olduğu için, sadece polisiye önlemlerle suçla başa çıkmak biraz zor. Toplumda işsizlik kol gezdikçe ve gelir dağılımında bozulma sürdükçe, ne kadar polisiye önlem alınırsa alınsın, suç eğiliminde artış yaşanması kaçınılmaz oluyor.  
 
Suçla mücadele için ilk önce bataklığın kurutulması lazım. Ekonominin hızlı ve istikrarlı bir büyüme dönemine girmesi halinde hem istihdamda artış olacak hem de gelir dağılımında düzelme yaşanacak. Bu durum ise suç eğiliminin azalmasını sağlayacak. Nitekim ABD’de 1990’larda yaşanan istikrarlı büyüme, suç istatistiklerine gerileme olarak yansımıştı.  
 
Tabii suçun kökünü tamamen kazımak mümkün değil. Kolay yoldan para kazanmaya çalışan insanlar her zaman var olacak. Fakat daha çok insana istihdam imkanı verildiğinde, bu güruha katılımlar büyük ölçüde engellenebilecek.  
 
 
    
    
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz