"Ekonomide Patinaja Son"

Türkiye ekonomisi 5 yıldır patinaj yapıyor. Sabit fiyatlarla baktığımızda, 2002 yılı sonundaki GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) düzeyinin, 1998 yılı seviyesinin altında olduğunu görüyoruz. Son 5 yıld...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Ekonomide Patinaja Son
Türkiye ekonomisi 5 yıldır patinaj yapıyor. Sabit fiyatlarla baktığımızda, 2002 yılı sonundaki GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) düzeyinin, 1998 yılı seviyesinin altında olduğunu görüyoruz. Son 5 yılda iki kriz yaşadığımız için, ne yazık ki bir arpa boyu kadar bile yol alabilmiş değiliz.  
 
1999 yılında Asya ve Rusya krizlerinin etkileri yaşanan iki büyük depremle birleşince, ekonomi yüzde 6.1 küçülmüştü. Bu küçülme milli gelir düzeyini 1997 seviyesinin altına itmişti. 2000 yılında yaşanan yüzde 6.3’lük büyüme, 1999’daki kaybı hemen hemen telafi etmişti. Ancak, 2001 yılında bir kriz daha yaşadık ve ekonomi yüzde 9.5 küçüldü. Son yarım yüzyılın en derini olan bu kriz sonucunda, milli gelir düzeyi neredeyse 1996 yılı seviyesine kadar indi. Geçen yılki yüzde 7.8’lik büyüme, 2001 krizinin kaybını tam olarak telafi edemedi. 2002 yılı milli geliri, 1997 yılındaki seviyesinin biraz üzerinde bulunuyor.  
 
Refah düzeyinde büyük kayıp  
 
Bu 5 yıllık sürede nüfusun yerinde durmayıp arttığını göz önüne alırsak, durumun daha da vahim olduğu ortaya çıkıyor. 1998 yılında, 2002 fiyatlarıyla 281 katrilyon lira eden milli geliri yaklaşık 65 milyon kişi paylaşıyordu. Geçen yıl ise 1998 yılındakinden daha az olan (273 katrilyon lira) milli geliri 69.7 milyon kişi paylaştık. Bu durum 1998 yılında 2002 fiyatlarıyla 4.3 milyar lira olan kişi başına milli gelirin, 2002 yılında 3.9 milyar liraya düşmesine yol açtı. Yani bugünkü refah düzeyimiz, 5 yıl öncesindeki düzeyin yaklaşık yüzde 9 gerisinde bulunuyor.  
 
Ekonomide patinajın son bulması, ancak bu yıl ekonominin yüzde 3’ün üzerinde bir büyüme göstermesi halinde mümkün olacak. Bu yılki büyüme oranı yüzde 3’ün üzerinde olursa, milli gelir 1998 yılındaki düzeyini aşacak.  
 
Doğrusu yılın ilk aylarında bu pek mümkün olacak gibi görünmüyordu. Irak savaşı, petrol fiyatlarındaki yükseliş ve istikrar programının geleceği konusunda kuşkuların oluşması, bu dönemde beklentileri kötümserleştirmişti. Ayrıca sanayi üretimindeki artış hızının yavaşlaması reel ekonominin performansında da düşüş olduğunu gösteriyordu.  
 
Ancak, ekonomiden gelen son sinyaller, bu yıl da kayda değer bir büyüme yaşanabileceğini düşündürüyor. Geçen yılki gibi yüzde 8’e yakın bir büyüme şimdilik zor görünse de hükümetin yüzde 5’lik büyüme hedefinin tutması mümkün gibi görünüyor.  
 
Büyüme sinyallerine dikkat  
 
Ekonomide büyüme trendinin devam ettiğini gösteren sinyalleri şöyle sıralayabiliriz:  
 
* Büyüme trendinin sürdüğünün en önemli belirtisini sanayi üretiminde görüyoruz. Yılın ilk 3 ayında sanayi üretimi yüzde 7.5 oranında arttı. Türkiye’de ekonominin genelindeki büyüme sanayi üretimindeki değişime yakın çıkıyor. Bu durum ilk çeyrek büyüme oranının yüzde 6 ile yüzde 9 arasında çıkabileceğini düşündürüyor.  
 
* Sanayi üretiminde ilk 3 ayın genelinde yaşanan artıştan çok mart ayında yaşanan artış bizi sevindirdi. Çünkü, geçen yılın ilk 2 ayında 2001 krizinin etkileri hala sürdüğü için sanayi üretiminde düşüş yaşanmıştı. Bu nedenle bu yılın ocak ve şubat aylarında sanayi üretiminin artması çok normaldi. Ancak, geçen yıl mart ayında ekonomi büyüme sürecine geçmiş ve sanayi üretimi yüzde 19.5 gibi yüksek oranlı bir artış göstermişti. Bu nedenle bu yılın mart ayında üretimin artış göstermesi ancak sanayinin performansını yükseltmesi halinde mümkündü. Mart ayında sanayi üretiminin yüzde 5.6 artması, sanayide bu performans yükselişinin gerçekleştiğini gösterdi.  
 
* İmalat sanayi kapasite kullanım oranı verileri, sanayinin mart ayında yakaladığı performansını nisan ayında da koruduğunu gösteriyor. Nisan ayında kapasite kullanım oranı yüzde 75.9 olarak gerçekleşti. Bu oran geçen yılın nisan ayında yüzde 73.8’di.  
 
İç talep canlanıyor  
 
* Geçen yıl ekonomideki büyüme büyük ölçüde stok artışından ve ihracattan kaynaklanmıştı. İç talepte belirgin bir canlanma olmamıştı. Özel nihai tüketim harcamalarındaki artış oranı yüzde 2’de kalmıştı. Bu yılın ilk aylarına ilişkin veriler ise talepte canlanmanın başladığını düşündürüyor.    
 
* Beyaz eşya satışlarının ilk 3 ayda yüzde 21.4 yükselmesi ve otomotiv satışlarının ilk 4 ayda yüzde 140.9 artması tüketici talebinin canlanmaya başladığının en önemli göstergelerini oluşturuyor. Ayrıca, dahilde alınan KDV tahsilatının ilk 4 ayda reel olarak yüzde 10.2 artması, tüketim malı ithalatının ilk 3 ayda yüzde 44.8 yükselmesi de iç talepte canlanmanın başladığına işaret ediyor.  
 
* Yatırımlarda da bir canlanma var gibi. Yatırım malı ithalatının ilk 3 ayda yüzde 28.2 artması iki yıldır ertelenen yatırım projelerinin yavaş yavaş devreye girmeye başladığını düşündürüyor. İlk 3 ayda teşvikli yatırımların yüzde 276.6 artması ise yeni yatırım projelerinin yolda olduğunu gösteriyor.  
 
Dış dünyada durum  
 
* Geçen yıl büyümeye büyük katkıda bulunan ihracatta işlerin bu yıl çok daha iyi olması da büyüme açısından umut veriyor. İhracatta rekorun kırıldığı geçen yıl artış oranı yüzde 12 olmuştu. Oysa bu yılın ilk 3 ayında ihracatta yaşanan artış yüzde 27’yi buldu.  
 
* Uluslararası piyasalarda euronun dolar karşısında değer kazanması, ihracatımız açısından olumlu etki yapıyor. Çünkü, en önemli ihraç pazarlarımızı euro kullanan ülkeler oluşturuyor. Euronun ihracat gelirlerimiz içindeki payı yüzde 50’ye yaklaşıyor. Euro değer kazandığı için ürünlerimiz Avrupalı tüketiciye daha ucuza geliyor ve talebi de artıyor. Bu arada doların ithalatımızdaki payı yüzde 60’a yaklaştığı için, doların gerilemesi üretimde kullandığımız hammaddeleri ve ara mallarını daha ucuza ithal etmemizi sağlıyor.  
 
* Irak savaşının çabuk sona ermesi de bu yıl büyümeden umutlu olmamızı sağlayan nedenler arasında. Savaşın çabuk bitmesi, dünya ham petrol fiyatlarının düşmesini sağladı ve bizi önemli bir yükten kurtardı. Ayrıca savaşın sezon açılmadan sona ermesi turizm sektörümüzün hasar görmesini engelledi.  
 
Hedefin tutması mümkün  
 
Yukarıda sıraladığımız olumlu gelişmeler, bu yıl hükümetin yüzde 5’lik büyüme hedefinin tutmasının pekala mümkün olduğunu gösteriyor.  
 
Yüzde 5’lik büyüme hedefi tutarsa, ekonomi 1998’den bu yana patinaj yaptığı çukurdan çıkmış olacak. Milli gelir düzeyi nihayet 1998 seviyesinin üzerine çıkacak. 1998 yılındaki milli gelirin 2002 fiyatlarıyla karşılığı 281 katrilyon liraydı. Geçen yılki milli gelir ise 273 katrilyon lira düzeyindeydi. Bu yıl yüzde 5 büyüme olursa, 2002 fiyatlarıyla milli gelir 287 katrilyon liraya ulaşacak.  
 
Ancak, yüzde 5’lik büyüme refah düzeyimizin 1998 seviyesine ulaşması için yeterli değil. Çünkü, bu yıl nüfusumuz ortalama 70.9 milyon olacak. 287 katrilyon lirayı bu nüfusa böldüğümüzde, 2002 fiyatlarıyla kişi başına milli gelirin yaklaşık 4 milyar lira olacağı anlaşılıyor. 1998 yılındaki 4.3 milyar liralık kişi başına milli gelir seviyesine ulaşmamız ancak bu yılki büyüme oranının çift haneli (yüzde 11.7) olması halinde mümkün. Bu ise pek imkan dahilinde değil.  
 
Fakat patinaj yapmaktan bir kurtulursak, birkaç yıl içinde 1998 yılındaki refah düzeyine tekrar ulaşmamız da imkan dahiline girecek.  
 
Siyasi istikrar şart  
 
Ekonomideki patinajın sona ermesini engelleyebilecek faktörler hala mevcut tabii. Bu faktörlerin büyük bölümü siyasetten kaynaklanıyor. Ekonomideki büyüme ivmesinin sürmesi için siyasette istikrarsızlığa yol açacak gelişmeler olmaması gerekiyor.  
 
Hükümet geçen nisan ayında dördüncü gözden geçirmeyi tamamlayıp istikrar programına devam kararı aldı ama henüz ekonomik kamuoyundaki tüm kuşkular dağılmış değil. Hükümetin her icraatı uzun uzun sorgulanıyor. Başbakanın ve bakanların her sözünden ve her hareketinden bir anlam çıkarılmaya çalışılıyor.  
 
Hükümetin yakın markaja alınmasının tek nedeni istikrar programına devam konusundaki kararlılığı değil esasında. Tek başına iktidarda olan AKP’nin laik düzene ne kadar bağlı olduğu konusunda da kuşkular var. Bu durum bir rejim bunalımı ihtimalinin sürekli canlı kalmasına yol açıyor.  
 
Hükümetin bu iki konuda olumsuz adımlar atması halinde ekonomideki bahar havasının ortadan kalkacağı muhakkak. Bu durumda zaten yeterince düşmemiş olan faizlerin iyice yükselmesi, kurların yeniden çıkışa geçmesi söz konusu olabilecek. Ekonomideki büyüme ivmesi de yerini durgunluğa terk edebilecek.  
 
Dış açığa dikkat  
 
Ekonominin kendi dinamiklerinden kaynaklanan riskler de söz konusu. Şu an için bunların en ciddisi dış açıkta görülen yükseliş. Yılın ilk 3 ayında cari işlemler dengesinin verdiği açık (2.4 milyar dolar) geçen yılın tamamında verilen açıktan (1.8 milyar dolar) daha yüksek.  
 
Uygulanan dalgalı kur sistemi nedeniyle cari açığın ekonominin kaldıramayacağı düzeye yükselip bir krize yol açması ihtimali düşük. Ancak, cari açıktaki yükselme bir süre sonra dövize olan talebi artırıp kurları yukarı çekebilir. Bu ise ithalatı zorlaştırıp ekonominin büyüme hızının düşmesine yol açabilir.  
 
Ekonominin kendi dinamiklerinden kaynaklanan bir riski de işletmelerin iç talepteki canlanmaya sattıkları ürünlerin fiyatlarını yükselterek karşılık vermeleri ihtimali oluşturuyor. Bu durum satın alma gücü üç yıldır gerileyen tüketiciye yeni bir darbe vurup, talebin derhal geri çekilmesine yol açabilir. Oysa bu yıl büyümenin sürmesi ancak tüketimin artması halinde mümkün. Talepte görülecek bir düşüş ekonomide yavaşlamaya yol açabilir.  
 
Ekonominin 5 yıldır bulunduğu patinaj bölgesinden çıkmasına engel olabilecek bir gelişme de Irak’a iyice yerleşen ABD’nin bölgede yeni operasyonlara girişmesi olabilir. Bu yeni operasyonlar da büyük ihtimalle bizim sınırlarımızın dibinde olacağından en büyük zararı yine bize verecek. Ayrıca petrol fiyatlarının yeniden yükselmesine yol açıp bu kanalla da işimizi zorlaştırabilecek.  
 
Savaş dönemi gibi  
 
Türkiye ekonomisi son 5 yılda yaşadıklarına benzer gelişmeleri bundan önce sadece İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşamıştı. Ekonomimiz bugüne kadar çok kriz gördü ama İkinci Dünya Savaşı dönemi dışında hiç bu kadar uzun süre yerinde saydığı olmamıştı.  
 
1939-1945 arasını kapsayan İkinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye ekonomisi 7 yılın 5’ini küçülerek geçirmişti. 1940 ve 1941 yıllarında yaşanan küçülme 1942’de mola vermiş ama 1943, 1944 ve 1945’de devam etmişti. Savaş sona erdiğinde, Türkiye ekonomisi 13 yıl geriye gitmiş durumdaydı. 1945 yılındaki milli gelir düzeyi, 1933 yılı seviyesinin altındaydı.  
 
1970’li yılların sonunda yaşadığımız krizi 2 yıl patinaj yaptıktan sonra atlatmıştık. 1979 ve 1980 yıllarında yaşanan küçülme milli gelir düzeyini 1977 seviyesinin altına indirmişti. 1981 yılında yaşanan büyüme ise krizin tüm hasarını karşılamış ve ekonomi yeni bir büyüme patikasına girmişti.  
 
Türkiye ekonomisinin yaşadığı diğer krizler ise bir yıldan uzun sürmedi. Bu krizlerin ardından ekonomi hemen büyümeye geçti ve krizin kaybını telafi etti.  
 
Savaş yıllarına özgü olan mevcut patinaj dönemini de artık aşmak zorundayız. Genç nüfusumuza yeni istihdam olanakları sağlamamız, Avrupa Birliği hayalini hayata geçirmemiz ancak istikrarlı bir büyüme dönemine girmemiz halinde mümkün olacak.        
 
ENFLASYONDA YÜKSELİŞ DURDU  
 
Enflasyonda şubat ve mart aylarında yaşanan yükseliş eğilimi, nisan ayında sona erdi. Nisan ayında hem tüketici hem de toptan eşya fiyatlarındaki artış oranı, 2002 yılının nisan ayında gerçekleşen oranlarla aynı çıktı. Bu da yıllık enflasyondaki yükseliş eğilimini durdurdu.  
 
Esasında yıllık enflasyon hesabına giren ve çıkan oranlar aynı olduğu için, nisan ayı sonundaki yıllık oranların mart sonundakiyle aynı olması gerekirdi. Ancak, yuvarlamalar nedeniyle binde 1’lik bir değişim yaşandı. Mart sonunda yüzde 29.4 olan yıllık tüketici enflasyonu, nisan ayı sonunda yüzde 29.5’e çıktı. Mart ayı sonunda yüzde 35.2 olan yıllık toptan eşya enflasyonu ise nisan ayı sonunda yüzde 35.1’e indi.  
 
Enflasyonun yılın ilk 3 ayındaki seyri yıl sonu hedeflerine pek uygun olmamıştı. Nisan ayında aylık oranlarda görülen beklenmedik düşüş, durumu biraz düzeltti. Toptan eşyada yıl sonu  
hedefine ulaşılması hala imkansız görünüyor ama istikrar programının üzerinde esas durduğu enflasyon hedefi olan tüketicide hedefe ulaşma ihtimali sürüyor.  
 
Tüketici fiyatlarında yıl sonu artış hedefi yüzde 20. İlk 4 ayda gerçekleşen oran ise yüzde 10.4 oldu. İşler ilk dört aydaki gibi giderse yıl sonu hedefine ulaşmak elbette imkansız. Ancak, petrol fiyatlarının Irak savaşı sonrasında gerilemesi ve kurlarda yaşanan düşüş, yaz aylarında eksi enflasyon yaşanması ihtimalini gündeme getirdi. Bu ihtimal gerçekleşirse, yüzde 20’lik yıl sonu hedefi yeniden menzile girebilecek.  
 
Toptan eşyada ise yıl sonu hedefi yüzde 17.4 iken ilk dört aydaki gerçekleşme yüzde 14.4’ü buldu. Bu durum yaz aylarında eksi enflasyon yaşansa bile toptan eşyada yıl sonu hedefinin tutmasının zor olduğunu düşündürüyor.  
 
DIŞ TİCARETTE İLK ÇEYREK BİLANÇOSU  
 
Yılın ilk 3 ayı ihracat açısından oldukça iyi gitti. Ocak-mart döneminde yaptığımız ihracat, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 27 oranında artış gösterdi. Söz konusu dönemde dış dünyaya 10 milyar 222 milyon dolarlık mal sattık. 2002’nin ocak-mart dönemindeki ihracat tutarı 7 milyar 888 milyon dolardı.  
 
Bu arada ekonomideki büyüme ivmesinin sürmesi nedeniyle ithalatta da tırmanış yaşanıyor. İlk 3 ayda yaptığımız ithalat tutarı 14 milyar 90 milyon doları buldu. Geçen yılın ocak-mart dönemindeki ithalat tutarı 10 milyar 15 milyon dolardı. Buna göre ithalatta yaşanan artış oranı yüzde 37.8 olarak hesaplanıyor.  
 
İthalattaki artışın hızlanması, kurlardaki düşüşü de göz önüne alan bazı çevrelerde endişeye yol açtı. 2000 yılında ithalatta yaşanan patlama sonucunda cari açığın ekonominin kaldıramayacağı düzeye yükseldiğini ve krizin kapıyı çaldığını hatırlayanlar, tüylerinin diken diken olmasına engel olamıyor.  
 
Ancak, 2000 yılında kurlar Merkez Bankası tarafından baskı altında tutuluyordu ve bu durum birikmiş bir döviz talebinin oluşmasına yol açmıştı. Bugün ise dalgalı kur sistemi uygulanıyor ve Merkez Bankası kurları baskı altında tutmak şöyle dursun tam tersine daha fazla düşmesin diye uğraşıyor.  
 
Dalgalı kur sistemi, 2001 yılındakine benzer bir krizin yaşanmaması için sigorta işlevi görüyor. Bu sistemde birikmiş bir döviz talebinin ortaya çıkması mümkün değil. Dış açıkta yükseliş devam ederse dövize olan talep eninde sonunda yükselecek. Bu durum kurları yavaş yavaş yukarı çekecek. Böylece kurlarda bir patlama olmadan dış açık kontrol edilebilir bir düzeye inecek.  
 
YATIRIM EĞİLİMİ GİDEREK GÜÇLENİYOR  
 
Hazine Müsteşarlığı tarafından verilen teşvikli yatırım belgelerinin ocak-mart dönemine ilişkin değerleri, yatırım eğiliminde büyük bir düzelmeye işaret ediyor. Bu dönemde Irak savaşı tedirginliği ve hükümetin güven vermemesi nedeniyle yaşanan moral bozukluğuna rağmen, teşvikli yatırımlarda patlama yaşandığı görülüyor.  
 
Hazine Müsteşarlığı’nın ocak-mart döneminde verdiği 1.063 adet teşvikli yatırım belgesindeki toplam yatırım tutarı 7 katrilyon 152 trilyon lira olarak gerçekleşti. 2002’nin aynı döneminde verilen 523 adet belgedeki toplam yatırım tutarı ise 1 katrilyon 899 trilyon liraydı. Buna göre, belge sayısında yüzde 103.3 oranında artış söz konusu iken yatırım tutarlarındaki artış oranı yüzde 276.6’yı buluyor.  
 
Mart ayı sonunda yıllık enflasyonun yüzde 29.4 olduğunu dikkate aldığımızda ise teşvikli yatırımlardaki reel artış yüzde 191 olarak hesaplanıyor.  
 
Teşvikli yatırımlarda yaşanan bu patlama, iş dünyasının 2 yıldır ertelediği yatırım projelerini yavaş yavaş yeniden devreye sokmaya hazırlandığına işaret ediyor. Siyasette ve ekonomide bir karışıklık yaşanmazsa, yakında yeni bir yatırım hamlesi başlayabilir.  
 
İlk 3 ayda teşvik belgesine bağlanan yatırımların yaklaşık yarısını (yüzde 49.5) komple yeni yatırımlar oluşturuyor. Söz konusu yatırımların dörtte birinden biraz fazlası (yüzde 26.3) tevsi yatırımı niteliğinde bulunuyor. Kalan tutar ise ağırlıklı olarak modernizasyon, tamamlama, yenileme gibi yatırımlardan oluşuyor.  
 
İster komple yeni yatırım isterse diğer nitelikte olsun, tüm yatırımların en büyük özelliği yeni istihdam olanakları yaratmak tabii. Hazine Müsteşarlığı’nın verilerine göre, ilk 3 ayda teşvik belgesine bağlanan yatırımlar hayata geçerse, toplam 56 bin 957 kişiye iş olanağı sağlanacak. Bu yatırımların hayata geçirilmesi aşamasında yapılacak inşaat, montaj gibi işlerin yaratacağı istihdam olanağı ise işin cabası.  
 
OECD, TÜRKİYE EKONOMİSİNDEN UMUTLU DEĞİL  
 
OECD’nin (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) periyodik olarak yayınladığı “Economic Outlook” adlı raporun sonuncusunda yer alan Türkiye tahminleri pek iyimser değil. Büyüme konusunda yapılan tahminler, ekonomide durgunluk yaşanmasının beklendiğini gösteriyor. Enflasyonda ise fazla düşüş yaşanmayacağı tahmin ediliyor.  
 
OECD uzmanlarının tahminlerine göre, Türkiye ekonomisi bu yıl sadece yüzde 2.5 oranında büyüme gösterecek. Gelişmiş ekonomiler için normal büyümeye denk gelen bu oran, Türkiye şartlarında durgunluğa tekabül ediyor.  
 
OECD uzmanlarının durgunluk tahminlerinin gerisinde, reel faizlerde düşüş yaşanmayacağını öngörmeleri yatıyor. Reel faizler yüksek kalacağı için ekonominin motoru olan tüketim harcamalarının fazla artmayacağı düşünülüyor. Geçen yıl büyümede önemli rol oynayan stok artışının bu yıl yaşanmayacağı tahmin ediliyor. İhracatta durumun geçen yılki kadar iyi olmayacağı öngörülüyor. Ekonomiyi uçuracak boyutta bir yatırım da beklenmediği için, büyüme tahmini düşük kalıyor.  
 
Enflasyona baktığımızda ise geçen yıl yüzde 45 olan tüketici fiyatlarındaki ortalama artış oranının bu yıl için yüzde 30.3 olarak tahmin edildiğini görüyoruz. Bu durum ilk bakışta enflasyonda düşüş bekleniyor gibi yorumlanabilir. Ancak, raporda metin içinde geçen ifadeler, 2002 sonunda yüzde 29.7 olan tüketici enflasyonunun 2003 sonunda yüzde 27 dolayında çıkmasının beklendiğini gösteriyor. Bu da enflasyonda düşüş beklenmediği anlamına geliyor.  
 
OECD raporunda 2004 yılına ilişkin tahminler de var. Bu tahminler de pek iç açıcı değil. Esasında 2004’te enflasyonun yeniden düşüşe geçmesi bekleniyor. Ancak büyüme konusunda yine durgunluğa tekabül eden bir tahmin yapılıyor.  
 
2001’DE KÜÇÜLME REKORUNU KARABÜK KIRDI  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), sadece Türkiye geneli için değil, iller itibariyle de milli gelir verilerini hesaplayıp yayınlıyor. Ancak, bu veriler ilgili olduğu yılın üzerinden bir yıldan fazla zaman geçtikten sonra yayınlanabiliyor. Bu nedenle de il ekonomilerindeki güncel durumu yansıtmaktan uzak kalıyor.  
 
DİE, iller itibariyle milli gelir verilerinin 2001 yılı sonuçlarını ancak geçen ay açıklayabildi. Güncel durumu yansıtmasa da biz bu verilere, 2001 krizinin hangi ili ne kadar etkilediğini anlamak amacıyla göz attık. Bu inceleme sonunda dikkatimizi çeken hususları şöyle özetleyebiliriz:  
 
* 2001 yılında yaşanan kriz tüm illerde ekonominin küçülmesine yol açmış değil. DİE’nin verileri, 81 ilden 20’sinde krize rağmen ekonomik büyüme yaşandığını gösteriyor. Ancak, bu illerin genelde ülke ekonomisine tam olarak entegre olamamış, sınai faaliyetin gelişmediği iller olduğu dikkati çekiyor. Bu illere örnek olarak Mardin, Şırnak ve Giresun’u verebiliriz. Ülke ekonomisinde yaşanan krize rağmen, 2001’de Mardin ekonomisinin yüzde 13.2, Şırnak ve Giresun ekonomilerinin ise yüzde 10 büyüdüğü görülüyor.  
 
* Sanayinin il ekonomisindeki payı yüksek ama sınai faaliyet olarak çeşitliliğin pek fazla olmadığı illerin ise 2001 krizinden ağır hasar aldığı dikkati çekiyor. Bu illerin başında Karabük yer alıyor. 2001 yılında Karabük ekonomisinin yüzde 21.2 oranında küçüldüğü görülüyor. Bu durum Karabük ekonomisinin can damarını oluşturan demir-çelik fabrikası Kardemir’in zor duruma düşmesinden kaynaklanıyor.  
 
* Küçülme hızı açısından Karabük’ü Bolu izliyor. 2001’de Bolu ekonomisinde yaşanan küçülme yüzde 18.8’i buluyor. Çanakkale ise yüzde 17.1’lik oranla küçülme rekoru kıran iller arasında üçüncü sırayı alıyor.  
 
* Küçülme hızı çift haneli olan 14 il daha var. Bunlar arasında Ankara ile İstanbul da bulunuyor. Başkent Ankara’nın ekonomisi 2001 yılında yüzde 11.3 küçülmüş. Ekonominin başkenti konumunda olan İstanbul’da 2001 yılında yaşanan ekonomik küçülme ise yüzde 10.2 olarak hesaplanıyor.  
 
En ağır darbe Ankara’da  
 
* 2001 yılında krize rağmen büyümeyi başaran iller olsa da, dolar cinsinden hesaplanan kişi başına milli geliri düşmeyen il yok. 2001’de dolar kuru enflasyonun üzerinde artış gösterdiği için, ekonomisi büyüyen illerin bile dolar cinsinden hesaplanan milli gelirlerinde düşüş görülüyor.  
 
* 2001’deki krizin refah düzeyine en ağır darbe vurduğu ili Başkent Ankara oluşturuyor. DİE’nin verileri, Ankara’da kişi başına milli gelirin 2001 yılında 2 bin 752 dolar olarak gerçekleştiğini gösteriyor. Oysa 2000 yılında Ankara’daki kişi başına milli gelir düzeyi 4 bin 148 dolardı. Buna göre 2001’de Ankara’nın refah düzeyi yüzde 33.7 oranında düşmüş durumda.  
 
* Refah kaybı açısından Ankara’yı Edirne izliyor. Bu sınır ilimizin kişi başına milli gelirinde yaşanan düşüş yüzde 33.5 düzeyinde. Çanakkale, yüzde 32.6’lık düşüş ile üçüncü sırayı alıyor. Aksaray, Yozgat, Aydın, Ağrı, Konya, İstanbul ve Düzce’de de kişi başına milli gelirdeki düşüş oranı yüzde 30’u aşıyor.  
 
* Yıllardır olduğu gibi 2001 yılında da refah liginin tepesinde Kocaeli’nin yer aldığı görülüyor. Ancak, 2001 krizinde Kocaeli de refah düzeyinin önemli bir bölümünü yitirdi. Bu ilde 2000 yılında 7 bin 556 dolar olan kişi başına milli gelir, 2001’de 6 bin 165 dolara indi.  
 
* Hükümet, kişi başına milli gelirin 1.500 doların altında olduğu illere, vergi ve sosyal güvenlik primi ödemelerinde istisna sağlayarak, yatırımı teşvik etmeyi planlıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu projeyi açıkladığında bu kapsamdaki il sayısı 21 olarak biliniyordu. Çünkü, o sırada elde bulunan 2000 yılı iller itibariyle milli gelir verileri böyle gösteriyordu. Ancak 2001 yılı iller itibariyle milli gelir verileri açıklanınca, söz konusu projenin kapsayacağı il sayısı 36’ya yükseldi. 2001 krizi kişi başına milli geliri 1.500 doların altında kalan il sayısının artmasına neden oldu.  
 
İŞSİZLİĞİN ÇÖZÜMÜ İÇİN HIZLI BÜYÜME ŞART  
 
İşsizlik bugün gelişmiş ülkelerin bir çoğunda bile en önemli sorun durumunda. Örneğin, Avrupa’nın en güçlü ekonomisine sahip olan Almanya, yıllardır işsizlik sorununu çözemiyor. Yine Avrupa’nın güçlü ekonomileri arasında yer alan Fransa’nın durumu da Almanya’dan pek farklı değil.  
 
Aslında, Türkiye’de de önemli bir işsizlik sorunu var. Bu sorun özellikle son iki yıldır epey ağırlaşmış durumda. Ancak işsizlik sorunu, enflasyon, iç borç gibi gündem maddelerinin arasından sıyrılıp ön plana çıkmayı bir türlü başaramıyor.  
 
Fakat işsizlik önümüzdeki dönemde Türkiye’nin en önemli gündem maddesi olmaya aday. Bunun ise iki nedeni var. Birincisi, ekonomi 5 yıldır patinaj yaptığı için pek fazla yeni istihdam yaratamıyor. İkincisi, ekonomi bu halde iken, genç nüfus hızla artıyor ve işgücü arzında yükseliş yaşanıyor.  
 
TÜSİAD’ın raporu  
 
Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) hazırladığı son rapor, Türkiye’deki işsizlik sorununa eğiliyor. “Türkiye’de İşgücü Piyasası ve İşsizlik” adını taşıyan raporun altında, Galatasaray Üniversitesi’nden Seyfettin Gürsel ve Haluk Levent ile Devlet İstatistik Enstitüsü’nde (DİE) görevli Enver Taştı, Arzu Yörükoğlu, Ayla Saygılı Erçevik ve Pelin Tercan’ın imzası var.  
 
İşsizlik sorununu kapsamlı bir şekilde ele alan rapor, bu sorunun çözümü için temel aracın hızlı büyüme olduğu sonucuna varıyor. Yazarlar, işgücü maliyetlerini azaltacak önlemlerin de işsizlikle mücadelede kullanılabileceğini ama bu önlemlerin etkisinin geçici olacağını belirtiyor. İşsizlik sorununu hafifletebilmek için ise yılda ortalama yüzde 6’lık büyümenin şart olduğu vurgulanıyor.  
 
Raporun sonuç bölümünde şu cümleler yer alıyor:  
 
“Bu araştırma işsizliği azaltabilmek için temel aracın sürdürülebilir büyüme olduğunu göstermiştir. Tahmin yöntemlerinin içerdiği hata paylarını da dikkate alırsak, işsizlikle etkin bir mücadele için ekonomimizin yılda ortalama yüzde 6 civarında büyümesi gerektiği görülüyor. Hem büyümeyi kolaylaştırmak hem de gerekli büyüme hızını yakalamada meydana gelebilecek gecikmeleri ya da yetersizlikleri telafi etmek için mikro düzeyde de önlemler gerekiyor. Başta işgücü maliyetlerini düşürmek ya da diğer bir ifade ile ‘istihdam vergilerini’ azaltmak olmak üzere, ‘yarım gün iş’in yasallaşması ve yaygınlaştırılması, vasıf uyumsuzluğunu azaltıcı kurumsal düzenlemeler gibi mikro politikalar işsizliği azaltmada yararlı olacaklardır.”  
 
Üç senaryo  
 
Raporda üç büyüme senaryosuna göre işgücü piyasasının 2010 yılındaki olası durumuna ortaya koyan bir bölüm mevcut. Sonuçlarını tabloda gördüğünüz bu senaryoları şöyle özetlemek mümkün:  
 
* Gürsel ve arkadaşlarının hesaplarına göre, 2002 yılı sonunda 15 milyon 672 bin kişi olan tarım dışı işgücü arzı, yılda ortalama yüzde 4.1 artış göstererek, 2010 yılında 21 milyon 606 bin kişiye çıkacak. Bu işgücü arzının emilme düzeyi ise ekonominin yıllık ortalama büyüme hızına göre değişecek.  
 
* 2002 yılı için 13 milyon 400 bin kişi olarak hesaplanan tarım dışı istihdam düzeyi, ekonomi yılda ortalama yüzde 4 büyürse, 2010 yılında 17 milyon 921 bin kişiye çıkacak. Bu durumda 2002 yılında 2 milyon 272 bin olan işsiz sayısı, 2010 yılında 3 milyon 679 bine ulaşacak. 2002 yılında yüzde 14.5 olan işsizlik oranı ise yüzde 17’ye yükselecek.  
 
* Yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 5 olursa durum biraz düzeliyor ama yine de işsizlik sorunu ağırlığını koruyor. Bu durumda 2010 yılındaki tarım dışı istihdam düzeyi 19 milyon 139 bine çıkıyor. İşsiz sayısında 195 bin kişilik bir artış oluyor. İşsizlik oranı ise yüzde 11.4’e düşüyor.  
 
* Yıllık ortalama büyüme oranının yüzde 6 olarak gerçekleşmesi halinde ise 2010 yılında işsizlik sorunu epey hafifleyecek. Bu durumda ekonomi 8 yılda 6 milyon 780 bin kişiye yeni istihdam olanağı sunuyor. 2010 yılında tarım dışı istihdam düzeyi 21 milyon 180 bin kişiye ulaşıyor. Bu durum işsiz sayısının 1 milyon 428 bin kişiye, işsizlik oranının ise yüzde 6.6’ya inmesini sağlıyor.  
    
 
 
 
 
 
 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz