"Ekonomide Yol Ayrımı"

Yılın ilk yarısının yüzde 13.5’lik büyümeyle kapanmasıyla, 2004’ün bir hızlı büyüme yılı olması kesinleşti. İkinci yarıyılda büyüme sıfır olsa bile, 2004 yılı büyüme oranı, hızlı büyüme için sınır ...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Ekonomide Yol Ayrımı

Yılın ilk yarısının yüzde 13.5’lik büyümeyle kapanmasıyla, 2004’ün bir hızlı büyüme yılı olması kesinleşti. İkinci yarıyılda büyüme sıfır olsa bile, 2004 yılı büyüme oranı, hızlı büyüme için sınır olarak kabul ettiğimiz yüzde 5’i aşacak. Bizim tahminlerimize göre 2004’ün gerçek büyüme oranı ise yüzde 10’un altında olmayacak.

2004’ün bu oranda bir büyümeyle kapanması ise üst üste 3 yıl süren bir büyüme dönemini arkada bırakmamızı sağlayacak.

Capital’in Ocak 2004 sayısının “Üçüncü Büyüme Yılı” başlıklı Konjonktür bölümünde işlediğimiz gibi, Türkiye’de hızlı büyüme dönemlerinin sayısı çok fazla değil. 81 yıllık Cumhuriyet tarihinde, yaşadığımız bu son dönem de dahil, hızlı büyümenin 2 yıldan fazla sürdüğü sadece 4 dönem mevcut. Bu dönemlerin uzunlukları da oldukça kısa.

Hızlı Büyüme Dönemleri

2 yılı aşan ilk hızlı büyüme dönemini Cumhuriyetin kuruluşunun hemen başında yaşamıştık. Ekonomi 1924-26 arasında 3 yıl üst üste hızlı büyümeyi başarmıştı. 10 yılı aşan savaşlar dönemi sırasında boş kalan Anadolu topraklarının yeniden işlenmeye başlamasıyla yaşanan bu hızlı büyüme dönemi, şiddetli bir kuraklık ile sona ermişti. Ekonomi 1928 ve 1929’da yine hızlı büyüdü ama hızlı büyüme serisi bir kere bozulmuştu.

2 yılı aşan ikinci hızlı büyüme dönemini çok partili hayata geçtiğimiz dönemin başında yaşadık. Ekonomi 1950-53 arasında 4 yıl üst üste hızlı büyüdü. Bu tarihimizin en uzun büyüme dönemi, tarımda makineleşmeyle üretimin artması, buna eş zamanlı olarak da Kore Savaşı’nın etkisiyle dünyada tarımsal ürünlere olan talebin yükselmesiyle gerçekleşmişti. 1948’de 1.756’dan ibaret olan traktör sayısı 1953’e gelindiğinde 35 bini aşmıştı. Ancak bu olumlu etkiler ortadan kalkarken artan ithalatla birlikte yükselen dış açığa önlem alınmakta geç kalınınca 1954’te kriz yaşandı ve büyüme serisi yine bozuldu.

2 yılı aşan üçüncü hızlı büyüme dönemini ise hepimizin hatırlayacağı kadar yakın bir dönemde yaşadık. 1994 krizinden sonraki 3 yılda ekonomi hızlı büyümeyi başarmıştı. Bu hızlı büyümede 1996 yılında gerçekleşen Gümrük Birliği ile geleceğe güvenin artması çok etkili olmuştu. Gümrük Birliği ile ihracatın artacağı beklentisi özellikle tekstil yatırımlarında patlamaya yol açmıştı. Ancak izleyen yıllarda siyasi istikrarsızlığın had safhaya çıkması ile Asya ve Rusya krizlerinin yansımaları bu hızlı büyüme döneminin de kısa sürmesine yol açtı.

Yol Ayrımına Geldik

Son 3 yıldaki büyümenin ise nasıl gerçekleştiğini uzun boylu anlatmaya gerek yok. 2002 yılındaki büyümede 2001 krizinin düşük baz etkisi ve artan ihracat etkili olmuştu. 2003’de ihracattaki patlama büyümenin yüksek gerçekleşmesini sağladı. Bu yıl ise ihracatın performansını koruması yanında iç talebin ve yatırımların da yükselişe geçmesi büyümenin iyice ivme kazanmasını sağladı.

Bu son hızlı büyüme döneminin ne kadar süreceği ise ekonominin bugünlerde geldiği yol ayrımından hangi yöne sapacağına bağlı. Siyasi gerginliklerin hortlaması, Avrupa Birliği (AB) ile köprülerin atılması, IMF ile ilişkilerin savsaklanması gibi yol tabelalarının işaret ettiği yöne gidersek, hızlı büyüme dönemine burada veda edeceğiz. Çünkü bu yılki olağanüstü hızlı büyüme ile hassaslaşan ekonomik dengelerin bu bozuk yolda ayakta kalmasına imkan yok. AB üyeliği yolunun açılması, IMF ile anlaşmanın tazelenmesi, siyasi gerginliklerden uzak durulması halinde ise hızlı büyüme dönemini en az 2 yıl daha uzatmak mümkün görünüyor. Bu süre içinde enflasyon ve borç yükü konusunda biraz daha yol aldığımız takdirde ise hızlı büyüme dönemini 2010’a kadar uzatma imkanını elde edebileceğiz.

Gerginliğin Sırası Değil

Geçen ayın ortasına kadar ikinci yola sapacağımızdan neredeyse herkes emindi. Ancak zina tartışması ve yeni Türk Ceza Kanunu’nun yasalaşma sürecinin kesintiye uğramasından sonra AB ile ilişkilerin gerginleşmesi durumu değiştirdi. Biz Konjonktür bölümünü hazırladığımız sırada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Brüksel’deki görüşmeleri tamamlanmış ve sıcak mesajlar gelmişti. Belki de dergimiz yayınlandığında bu sorun tamamen aşılmış olacak. Bu durumda hızlı büyüme otobanına girmemizin önündeki bir engel ortadan kalkacak.

AB ile ilişkilerin bozulması, diğer iki alanda da olumlu gelişmelerin yaşanmasına engel olabilir. Türkiye’nin AB üyeliği olasılığı ortadan kalkarsa IMF ile elverişli bir anlaşma yapma olasılığı da azalacak. Bu durumda yeni anlaşma büyümenin önünü kesecek kadar sert tedbirler içerebilecek.

AB perspektifinin ortadan kalkması içeride yeni siyasi ve toplumsal gerginliklerin tetiğini de çekebilecek. Bu durumda AKP Hükümeti’nin gerçek niyetleri konusunda kuşku besleyenlerin sayısı artacak. Mecliste yetersiz kalan muhalefet sokaklara taşabilecek. Bu da tabii ki ekonomi için hiç iyi olmayacak.

Hassas Dönemi Atlatmak    

Esasında ekonomide bir süredir hassas olan dengeler, AB üyeliği ve yeni IMF anlaşması konusunda olumlu beklentilerin mevcut olması sayesinde ayakta duruyor. Son 6 aydaki tırmanış ile cari açığın milli gelire oranı yüzde 4’ün üzerine çıkmış durumda. 1994’te bundan daha düşük bir oran (yüzde 3.5) ile krize yuvarlanmıştık.

Bu iki alanda işler beklendiği gibi olumlu giderse bu hassas dönemi krize yuvarlanmadan atlatabileceğiz. Ekonomide zaten bir yavaşlama eğilimi başladı. Ertelenmiş talebin yavaş yavaş doygunluğa ulaşması, iç talepteki harareti 3-4 ay içinde ortadan kaldıracak. Yine son 3 yılda ertelenen projelerin devreye sokulmasından kaynaklanan yatırım patlaması da önümüzdeki aylarda havasını azaltacak.

Mevcut yatırımların tamamlanması ise sınıra dayanan üretim kapasitelerini artırıp 2005’te büyümenin daha sağlıklı bir zemin üzerinde gerçekleşmesini sağlayacak. AB ve IMF ilişkilerinde olumlu gidiş bu büyümenin finanse edilmesini kolaylaştıracak. AB ile üyelik görüşmelerinin başlaması yabancı sermaye girişinin yükselmesini sağlarken,  IMF ile yeni anlaşma dış borçlanma olanaklarını artıracak

Kaplan Olmaya Giden Yol

Bu yılki hızlı büyümenin ivmesi 2005’in ilk yarısına yansıyacak. Ekonomi yönetiminde büyük hatalar yapılmazsa biz bu ivmeyle 2006’nın da hızlı büyümeyle geçilebileceğine inanıyoruz. Bu gerçekleşirse tarihimizin en uzun hızlı büyüme dönemini yaşamış olacağız.

Hızlı büyümenin daha sonraki yıllara sarkması ise önümüzdeki 2 yılda reform sürecinde yol almamıza bağlı. Bu sürede enflasyondaki düşüşü devam ettirip yüzde 5’in altına çekmemiz şart. Kamunun toplam borç yükünü yüzde 60’lık Maastricht kriterinin altına indirmemiz gerekiyor. Bütçe açığının milli gelire oranında da gerilemeyi sürdürmek zorundayız. Sosyal güvenlik sistemindeki sorunu da halledebilirsek, dış dünyanın ekonomimizi kuşkuyla izlemesine yol açan faktörler ortadan kalkacak.

IMF ile yeni anlaşmanın süresi 2007’de dolacak. IMF’den ayaklarımızın üzerinde durur bir vaziyette boşanabilirsek, sonraki yıllar için yelkenimiz rüzgarla dolacak.

Her şey öngördüğümüz gibi giderse, 2007’de yapılacak seçimlerde AKP yeniden iktidara gelebilecek. AKP yeni dönemde de uyumlu politikalarını sürdürürse, ekonomi sonraki yıllarda da hızlı büyüme ivmesini koruyabilecek.

Kalkınma Kesintisiz Büyümeye Bağlı

İspanya 1964-74 döneminde yılda ortalama yüzde 6.4 büyüyerek gelişmiş ülkeler safına katılmıştı. 1960’larda bizden çok gerilerde olan Güney Kore 1965-80 döneminde yılda ortalama yüzde 9.9 büyüyerek arayı kapattı. 1980’de tökezleyen bu ülke daha sonra 1997’deki Asya krizine kadar kesintisiz büyümeyi sürdürdü ve 20’nci yüzyılın kalkınma mucizesini gerçekleştirdi. Güney Kore son yıllarda eski performansından uzak olsa da bugün artık gelişmiş ülkelerden biri.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri aynı şeyi gerçekleştirme özlemiyle yanıp tutuşan Türkiye’nin bunu başarması için yukarıdaki senaryoyu hayata geçirmesi şart. Şu anda ekonomik ve demografik göstergelerimiz İspanya ve Güney Kore’nin take-off (kalkışa geçiş) periyodu öncesindeki göstergelerine çok benziyor. Çalışma çağındaki kalabalık nüfusumuz ve eğitim düzeyi son çeyrek yüzyılda ikiye katlanan insangücümüz, ekonomide atılım yapmak için işaret bekliyor. Ekonomi yönetiminde ciddi hatalar yapmazsak, önümüzdeki 10 yıl bizim take-off dönemimiz olabilir.

Kesintisiz Büyüme Neler Getirecek?

Türkiye ekonomisi son 3 yılda yaşadığı hızlı büyümeyi 2010 yılına kadar sürdürebilirse 6 yıl sonra bambaşka bir Türkiye’de yaşayabileceğiz. Kesintisiz hızlı büyümenin getireceklerini şöyle sıralayabiliriz:

Son 3 yıldaki hızlı büyüme ve kur istikrarı ekonomimizin dolar cinsinden büyüklüğünün ikiye katlanmasını sağladı. 2001 krizi sırasında 144 milyar dolara gerileyen toplam milli gelirimiz bu yıl 300 milyar doları bulacak gibi. Önümüzdeki 6 yılda ortalama yüzde 7 büyüme gerçekleşir ve kurlar da enflasyona paralel seyrederse ekonomimizin büyüklüğü 2010’da 450 milyar dolara ulaşacak. Böylece dünyanın en büyük 17 ekonomisi arasına gireceğiz ve dünya siyasetinde daha çok söz sahibi olma imkanını elde edeceğiz.

2001’de 2 bin 100 dolara gerileyen kişi başına milli gelirimiz bu yıl 4 bin doların üzerine çıkacak. Ekonomide hızlı büyümeyi devam ettirebilirsek, 2010’da kişi başına milli gelirimiz 6 bin dolara yaklaşacak. Bu noktadan sonra gelişmiş ülkeler arasına katılmamızı sağlayacak bir hamle yapmak kolaylaşacak.

Kesintisiz hızlı büyüme son yıllarda epey ağırlaşan işsizlik sorununu hafifletecek. Yeni yatırımların devreye girmesi büyümenin nihayet istihdam yaratmaya başlamasını sağlayacak. Yapılan hesaplara göre her yıl işgücü piyasasına yeni giren gençlere istihdam olanağı sağlayabilmek için Türkiye ekonomisinin gerçekleştirmesi gereken büyüme oranı yüzde 6. Yılda ortalama yüzde 7’lik büyüme oranı yeni girenlerin yanında mevcut işsizlere de istihdam imkanı sağlanmasına yarayacak. 

Kesintisiz hızlı büyüme gelir dağılımında iyileşmenin kapısını açacak. Yeni istihdam olanaklarının ortaya çıkması işsizlerin sayısını azaltırken, işgücü talebinin artması işletmeleri mevcut çalışanlarının ücretlerini belirlerken daha cömert davranmaya zorlayacak. Bu durum alt gelir gruplarının gelir pastasından aldığı payın yükselmesini sağlayacak.

Hızlı büyüme ile ekonominin geleceği nokta Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelerinin gözündeki cazibesini yükseltecek. Sorunlarını çözmüş ve dünyanın en büyük 17 ekonomisinden biri haline gelmiş olan Türkiye’ye AB üyeliği kapısı daha kolay açılacak.

Bu Yıl Büyüme Yüzde 10’u Bulacak

Yılın ilk yarısında ekonomi olağanüstü bir büyüme gösterdi. GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) büyüme oranı ilk çeyrekte yüzde 12.4 olmuştu. İkinci çeyrekte bu oran yüzde 14.4’e yükseldi. Böylece yılın ilk yarısındaki büyüme oranı yüzde 13.5 olarak gerçekleşti.

İkinci çeyrekte gerçekleşen büyüme oranı, milli gelirin üçer aylık dönemler itibariyle hesaplanmaya başladığı 1987 yılından bu yana gerçekleşen en yüksek ikinci oran. En yüksek büyüme oranı yüzde 14.9 ile 1990 yılının ikinci çeyreğine ait. Ancak bu yıl ikinci çeyrekte yaşanan büyüme çok daha önemli. Çünkü 1990 yılının ikinci çeyreğindeki yüksek büyüme oranı önceki yıl aynı dönemde yaşanan küçülmenin üzerine gelmişti. Yani önemli bir baz etkisi söz konusuydu. Bu yıl ikinci çeyrekte gerçekleşen büyüme ise geçen yılın aynı döneminde yine pozitif büyüme yaşanmasına rağmen gerçekleşti. 

Yılın ilk yarısında yaşanan bu olağanüstü büyümeden sonra hükümetin yüzde 5’lik hedefinin tutması imkansız hale geldi. Hedefin tutması için üçüncü çeyrekte büyümenin sıfır olması, son çeyrekte ise yüzde 3 küçülme yaşanması gerekiyor. Oysa ekonomide yavaşlama sinyalleri görülse de bu ölçüde bir buz kesme işareti yok. İkinci yarıyılda yavaşlama olsa bile bu yıl büyüme oranı yüzde 10’un altına inecek gibi görünmüyor. Bu ise son 38 yılın en yüksek büyüme oranının yaşanması anlamına geliyor. Türkiye ekonomisi 1966 yılındaki yüzde 12’lik büyümeden bu yana çift haneli büyüme yaşamamıştı.

En Canlı Sektör Ticaret

İlk yarıyıldaki büyümeye sektörler itibariyle baktığımızda en canlı sektörün ticaret olduğunu görüyoruz. Ticaret sektöründe ilk çeyrekte yüzde 16.3 olan büyüme oranı ikinci çeyrekte yüzde 19.1’i buldu. Ticaret sektöründeki bu büyüme özellikle dayanıklı tüketim mallarına olan talebin yüksek olmasından kaynaklandı. İkinci çeyrekte yarı dayanıklı tüketim mallarının (giyim eşyası vb) talebinin de yükselişe geçmesi ticaret sektörüne yaradı.

Yılın ilk yarısında ekonomiyi sırtlayan ikinci sektör ise sanayi oldu. Sanayide ilk çeyrekte yüzde 10.3 olan büyüme oranı ikinci çeyrekte yüzde 14.9’a yükseldi. Sanayi ihracattaki artış sayesinde geçen yıl da büyümeye büyük katkı yapmıştı. Bu yıl ihracata ek olarak iç talebin de canlanması sanayinin performansını artırdı.

İlk yarıyılda büyümeye büyük katkı yapan sektörler arasında ulaştırma ve haberleşme sektörü de var. Esasında ilk çeyrekte bu sektördeki büyüme fazla yüksek değildi ama ikinci çeyrekte durum değişti. İlk çeyrekte yüzde 4.3 olan büyüme oranı ikinci çeyrekte yüzde 10.7’yi buldu. Tabii bu durum ticari hayattaki canlanmanın sonucu.

Ana sektörlerden olan tarımda geçen yılki küçülme ilk çeyrekte de devam etmişti. İkinci çeyrekte ise tarım sektöründe yüzde 3.4 büyüme yaşandı. Tarımda hasat mevsimi olan üçüncü çeyrekte daha yüksek bir büyümenin gerçekleşmesi olası. Yılın ilk yarısı itibariyle negatif olan tarımsal üretimdeki artış oranı da 2004’ün tamamında pozitif olarak gerçekleşecek gibi.

Ekonominin önemli sektörlerinden olan inşaatta 2001’den beri süren küçülme ilk çeyrekte sona ermiş ve yüzde 2.9 büyüme yaşanmıştı. Ancak ikinci çeyrekte bu sektördeki büyüme oranı yüzde 0.2’de kaldı.

2001 krizinde sonra geçen yıla kadar küçülmeye devam eden bir başka sektör olan finansta da bu yıl büyüme başladı. Ancak bu büyüme çok düşük. Finans sektörü ilk çeyrekte yüzde 0.6 büyümüştü. İkinci çeyrekte ise yüzde 1.2 büyüme yaşandı.

Ekonominin talep cephesine baktığımızda ise büyümede dayanıklı tüketim mallarına olan talebin çok etkili olduğunu görüyoruz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, ikinci çeyrekte yarı dayanıklı tüketim mallarına olan talep de yükselişe geçti. Özel sektörün yatırım harcamaları da ekonomideki olağanüstü büyümeye etki eden faktörler arasında.

Konut Ve Ticari Bina Yatırımında Artış Var

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), yılın ilk yarısına ilişkin inşaat istatistiklerini geçen ay yayınladı. İnşaat istatistikleri incelendiğinde şu hususlar dikkati çekiyor:

Milli gelir verilerine göre ikinci çeyrekte inşaat sektöründeki büyüme yüzde 0.2’de kaldı. Bu durum bina dışı inşaat faaliyetlerinden kaynaklanıyor gibi. Çünkü bina inşaatındaki artış ikinci çeyrekte de sürdü.

İlk çeyrekte 13 bin 387 bina için inşaat ruhsatı alınmıştı. Bu sayı 2003’ün aynı dönemine göre yüzde 91.5’lik artışa tekabül ediyordu. İkinci çeyrekte 14 bin 807 bina için inşaat ruhsatı alındı. Bu sayı ilk çeyreğin üzerinde olmasına rağmen geçen yıla göre artış oranı yüzde 21.3’e geriledi. Geçen yıl ikinci çeyrekte ilk çeyreğe göre büyük bir yükseliş yaşanmıştı.

Yılın ilk yarısında inşaat sektörünün geçen yıla göre canlanması özellikle konut ve ticari bina inşaatlarının artmasından kaynaklandı. Bu dönemde yapımına yeni başlanan ev ve apartman şeklindeki binaların sayısı geçen yıla göre yüzde 50.2 arttı. Ticari kullanım amacıyla yapılan binaların sayısında da buna yakın (yüzde 50.6) bir artış görüldü.

Yapımına yeni başlanan konut sayısının artmasının nedeni, eldeki konut stokunun talebe göre yetersiz kalmaya başlaması. Yapımına yeni başlanan ticari binaların sayısının artması da tabii ki ticari hayatta görülen canlanma ile bağlantılı.

İnşaatına yeni başlanan sanayi binalarının sayısı ise yüzde 31.1 oranında arttı. Bu artış sanayide yeni tesis yatırımlarının yükselişe geçtiği anlamına geliyor.

İlk yarıyılda otel ve benzeri amaçlarla kullanılması planlanan binalar için alınan inşaat ruhsatı sayısı da önemli bir artış gösterdi. Yapımına yeni başlanan ofis binası sayısında ise düşüş yaşandığı dikkati çekiyor. Ofis binalarında son yıllarda artan stok eritilmeden bu alanda yeni yatırımının başlaması zor görünüyor.

Sanayide Tekellerin Hakimiyeti Çok Yüksek

Gözlemlerimiz son 10 yılda Türkiye’de bazı sektörlerde rekabet düzeyinin arttığı yönünde. Özellikle giyim, ev eşyası, beyaz ve elektronik eşya gibi ürünlerde rekabetin yoğunlaştığı kolayca fark ediliyor.

Ancak Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verileri, sanayide rekabet düzeyinin artmadığını gösteriyor. İmalat sanayiinde yoğunlaşma istatistiklerine göre, sektörlerin çoğu 2-3 firmanın hakimiyetinde bulunuyor.

DİE, imalat sanayiinde yoğunlaşma istatistiklerini, her sektörde en büyük 4 firmanın toplam satış hasılatındaki payını dikkate alarak hesaplıyor. Bu pay yüzde 30’un altında ise o sektörde rekabet ortamının mevcut olduğu hükmüne varılıyor. Bu pay yüzde 30-50 arasında ise orta derecede, yüzde 50-70 arasında ise yüksek derecede, yüzde 70’in üzerinde ise çok yüksek derecede yoğunlaşma olduğu tanımı yapılıyor.

Yüksek ve çok yüksek derecede yoğunlaşma olan sektör sayısı toplam sektör sayısına bölündüğünde ise imalat sanayiindeki tekelleşme oranı ortaya çıkıyor.

Geçen ay yayınlanan 2001 yılına ilişkin son verilere göre, imalat sanayiinde tekelleşme oranı yüzde 58.5 düzeyinde. Oldukça yüksek olan bu oranın son 10 yılda pek fazla değişiklik göstermediği dikkati çekiyor.

Ekonominin rekabete açıldığı 1980 sonrasında tekelleşme oranının düşmek yerine artması da çok ilginç. 1980 yılı için tekelleşme oranı yüzde 51.2 olarak hesaplanıyor.

İmalat sanayiinde rekabet tekstil, konfeksiyon gibi belirli sektörlerde yoğunlaşıyor. Bu sektörlere yatırımın daha az sermaye gerektirmesi girişi kolaylaştırıyor. Halen tekellerin hakimiyetinde olan sektörlerin çoğuna girişi ise yüksek yatırım maliyetleri engelliyor. Bu sektörlerde tekellerin kırılması ancak paradan para kazanma döneminin sona ermesi ve imalat sanayi yatırımlarının yeniden gözde hale gelmesiyle mümkün olacak. 

Harcamada Zenginin Payı Fakirin 4.5 Katı

Daha önce 7 yılda bir yapılan harcama ve gelir dağılımı anketleri 2002 yılından bu yana her yıl tekrarlanıyor. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) 2003 yılında gerçekleştirdiği Hanehalkı Bütçe Anketi’nin tüketim harcamalarıyla ilgili sonuçlarını geçen ay açıkladı. Bu sonuçlar ile ilgili olarak şu değerlendirmeleri yapmak mümkün:

2003 yılında harcamaların dağılımı 2002 yılına göre biraz bozulmuş durumda. En zengin yüzde 20’lik gelir grubunda yer alanların harcamalardaki payı 2002’ye göre artarken, diğer 4 grubun payı azaldı.

En zengin yüzde 20’nin payı en fakir yüzde 20’nin payına bölündüğünde de harcamaların dağılımının bozulduğu ortaya çıkıyor. Bu hesap 2003’te en zenginin payının en fakirin payının 4.5 katı olduğunu gösteriyor. 2002’de ise bu oran 4.1 kattı.

Harcamaların dağılımında zenginler lehine bozulma kentlerde de aynen geçerli. Kırsal kesimde ise ortanın altındaki gelir grubunun harcamalardaki payı artarken, diğer grupların payının azaldığı dikkati çekiyor.

Harcamaların dağılımındaki bozulma daha sonra açıklanacak gelir dağılımında da bozulma ile karşılaşacağımız sinyalini veriyor. Geçen yıl da önce harcama dağılımı açıklanmış ve 1994’e göre düzelme görülmüştü. Harcama dağılımındaki bu düzelme daha sonra açıklanan gelir dağılımı verilerine de yansımıştı.

Harcama dağılımında gördüğümüz ve gelir dağılımında beklediğimiz bozulmanın kaynağı toplumun düşük gelirli kesimlerinin ekonomideki hızlı büyüme sürecinden yeterince pay alamamaları. Yüksek işsizlik en çok bu kesimi vuruyor. Ücret ve maaşların enflasyon hedefine uygun olarak belirlenmesi nedeniyle bu kesimdeki çalışanlar da büyümeden yararlanamıyor. Hızlı büyümeyle üst gelir gruplarının kâr ve faiz gelirlerinin artması ise dağılımda bozulmayı beraberinde getiriyor.

Dünya İhracat Liginde Yükselişteyiz

İhracatta son 3 yılda yaşanan artış Türkiye’nin dünya ihracatından aldığı payın artmasını sağladı. 2000 yılında dünya ihracatından aldığımız pay yüzde 0.43 iken, 2003’te bu oran yüzde 0.62’ye kadar çıktı.

Dünya Bankası’nın son 40 yıla ilişkin istatistikleri, Türkiye’nin dünya ihracatındaki payının kabaca iki dönemde ele alınabileceğini gösteriyor. 1960-80 arasında dünya ihracatındaki payımız düşerken, 1980 sonrasında artış yaşandığı dikkati çekiyor.

1960 yılında dünya ihracatındaki payımız yüzde 0.25 iken 1980 yılında bu oran yüzde 0.15’e kadar düşmüştü. Bu durum söz konusu dönemde ihracatımızın, değeri giderek düşen tarım ürünlerinden oluşmasından kaynaklanıyor.

1980-85 arasında ise dünya ihracatındaki payımızda bir sıçrama yaşandı. Bunda iki gelişmenin etkisi var. Birincisi söz konusu dönemde kur artışları ve diğer teşviklerle ihracatta büyük sıçrama yaratılmıştı. Ayrıca 1980’den sonra ihracatımızın yapısı da değişti ve daha yüksek fiyatla satılan sanayi ürünlerinin payı arttı.

1985’den 2000’e kadar ise dünya ihracatındaki payımız çok fazla değişmedi. Bu dönemde ihracatımız arttı ama bu artış dünya ticaret hacmindeki artışa paralel seyretti. İhracatın yüksek kur artışlarıyla teşvikinden vazgeçilmesi ve yükselen işçilik maliyetleri, bu dönemde ihracatta patlama yaşanmasını engelledi.

2001 yılından sonra yaşanan sıçrama ise kurlardan destek gelmemesine rağmen sağlandı. Bu yükselişin gerisinde ücretlerin düşmesiyle gerçekleşen verimlilik artışları yatıyor.

2003’te dünya ihracatındaki payımız artarken ihracat liginde de 2 basamak yükselip 34’üncülüğe çıktık. Bu ligde 2003’te birinci sırayı ise Almanya aldı. Almanya’nın dünya ihracatındaki payı yüzde 10’u buluyor.

Çocukların Beslenmesine Dikkat Etmemiz Gerek

Çocukların yeterli beslenmesi sağlıklı nesiller yetiştirmek açısından büyük öneme sahip. İyi eğitimli ve sağlıklı bir insangücü ise ekonomik kalkınma için önemli faktörlerden biri olarak kabul ediliyor.

Demografi uzmanlarının çocukların beslenme durumunu tespit etmek için kullandığı 3 temel gösterge mevcut. Bu göstergeler 5 yaşın altındaki çocukların yaşa göre boy, boya göre ağırlık ve yaşa göre ağırlık bilgilerinin hesaplanmasına dayanıyor. Bu veriler uluslararası sağlık kuruluşlarının ortaya koyduğu bir referans grubuyla karşılaştırılıyor. Çocukların beslenme durumlarını yansıtan 3 gösterge, söz konusu verilerin uluslararası referans grubunun ortalama değerinden sapma derecesi dikkate alınarak belirleniyor.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün 2003’te gerçekleştirdiği “Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması”nın geçen haziran ayında yayınlanan ön raporunda, çocukların beslenme durumlarıyla ilgili olarak hesaplanmış bu 3 temel göstergeye ilişkin veriler de mevcut. Söz konusu veriler incelendiğinde şu değerlendirmeleri yapmak mümkün oluyor:

Çocukların yaşa göre boyları referans grubunun ortalamasının 2 standart sapma altındaysa, bu çocuklar yaşlarına göre kısa ya da bir başka deyişle bodur olarak sınıflandırıyor. Türkiye’de çocukların yüzde 12.2’si bu durumda.

Yetersiz beslenmenin uzun dönemdeki etkilerini yansıtan bodur çocuk oranı, kentlerde yüzde 9 iken kırsal kesimde 2 kat daha yüksek ve yüzde 18.4 düzeyinde. Bu oranın batıda yüzde 5.5 iken doğuda yüzde 22.5’e kadar ulaşması da dikkat çekiyor.

Bodur çocuk oranı yaş ilerledikçe artıyor. 6 aydan küçük çocuklarda yüzde 2.2 olan bu oran, 3 yaşın üzerinde yüzde 15.4’e kadar çıkıyor. Bu durum erken yaştaki çocuklarımızın iyi beslenememesinden ve hastalıklara karşı iyi korunamamasından kaynaklanıyor.

Çocukların boya göre kiloları referans grubunun ortalamasının 2 standart sapma altındaysa, bu çocuklar boylarına göre zayıf ya da bir başka deyişle kavruk olarak tanımlanıyor. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın sonuçları, ülkemizde kavruk çocuk oranının yüksek olmadığını gösteriyor.

Çocukların yaşa göre kiloları referans grubunun ortalamasının 2 standart sapma altında olduğunda ise bu çocuklar yaşlarına göre zayıf olarak sınıflandırılıyor. Türkiye’de bu durumdaki çocukların oranının yüzde 3.9 olduğu görülüyor.

Yaşına göre zayıf çocukların oranı da kırsal kesimde kenttekinin 2 katını buluyor. Kentlerde yüzde 2.8 olan bu oran kırsal kesimde yüzde 5.9’a çıkıyor. Bölgeler arasında da büyük uçurum var. Yaşına göre zayıf çocukların oranı batıda yüzde 1.9 iken doğuda yüzde 7.7’yi buluyor.

Destek Programları Şart

Çocukların yetersiz beslenmesi sorunu temelde ailelerin gelir durumları ile bağlantılı. Gelirin daha yüksek olduğu kentlerde ve batı bölgelerinde yetersiz beslenme sorunu daha hafif. Gelirin düşük olduğu kırsal kesimde ve doğu bölgelerinde ise yetersiz beslenme sorunu daha ağır hissediliyor. Bu sorunun kesin çözümü ülke olarak zenginleşmemiz ile mümkün olacak. Fakat o zamana kadar hükümetin düşük gelirli ailelerde yaşayan çocukların yeterli beslenmeleri için destek programları oluşturması sorunu hafifletmekte faydalı olabilir.

Türkiye’de yetersiz beslenme sorunu yetişkin nüfus için ise çok ağır değil. Et tüketimi açısından gerilerdeyiz ama coğrafyamızın bahşettiği taze meyve ve sebze ile açığı kapatıyoruz. Dünya Bankası’nın istatistiklerine göre, dünyada yetersiz beslenen nüfus oranı yüzde 17 iken Türkiye’de bu oran yüzde 3’te kalıyor.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz