"Ekonomiyi Katlama Zamanı"

Türkiye’ye bir Türkiye daha katmak, bir zamanlar politikacıların popüler söylemlerinden biriydi. Faiz ödemeleri bütçeyi silip süpürmeye başlayıp da baraj ve otoyol gibi altyapı yatırımlarına ayırac...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Ekonomiyi Katlama Zamanı
Türkiye’ye bir Türkiye daha katmak, bir zamanlar politikacıların popüler söylemlerinden biriydi. Faiz ödemeleri bütçeyi silip süpürmeye başlayıp da baraj ve otoyol gibi altyapı yatırımlarına ayıracak ödenek kalmayınca, bu söylem de unutuldu gitti.  
 
Türkiye’yi ikiye katlamak, fiziksel bir anlam ifade etmiyor tabii. Fütuhat devri çoktan geride kaldı. Burada söz konusu olan topraklarımıza yeni topraklar katmak değil, ekonominin büyümesini sağlamak. Daha açıkçası milli gelir düzeyini iki katına çıkarmak.  
 
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye ekonomisi dört kez ikiye katlandı. Bunların ilki 1931 yılında olmuştu. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında boş kalan Anadolu topraklarının yeniden işlenmeye başlaması, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yüksek büyüme hızlarına ulaşılmasına yetmişti. Bunun neticesinde sadece 8 yıl içinde, 1923 yılındaki GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) düzeyi iki katına çıkarılabilmişti.  
 
Savaşın olumsuz etkisi  
 
Türkiye ekonomisinin ikinci kez ikiye katlanması ise tam 22 yıl aldı. Önce büyük dünya buhranının ardından da İkinci Dünya Savaşı’nın kapıyı çalması, ekonominin geriye gitmesine yol açıp ikiye katlanma süresini uzattıkça uzattı. Savaşın bittiği 1945 yılındaki reel GSMH düzeyi, neredeyse ikinci tur için yola çıkılan 1931 yılındaki düzey ile aynıydı. Yola en baştan başlamak zorunda kalındığı için bu kez ekonomi ancak 1953 yılında ikiye katlanabildi.  
 
Ekonominin üçüncü kez ikiye katlanması yakından tanıdığımız bir politikacının yönetimde olduğu sırada gerçekleşti. Bir zamanlar “Barajlar Kralı” diye nam salan Süleyman Demirel’in ilk başbakanlığı sırasında, 1968 yılında Türkiye ekonomisi üçüncü kez ikiye katlandı. Arada siyasi ve ekonomik açıdan çalkantılı dönemler yaşanmasına rağmen, bu kez ekonomi 15 yılda ikiye katlanabilmişti.  
 
Türkiye ekonomisinin dördüncü kez ikiye katlanması ise 1985 yılında gerçekleşti. Arada 1977-80 krizinin yaşanması bu kez yolu biraz uzattı. Ekonominin dördüncü kez ikiye katlanması 17 yıl aldı.  
 
Sıra beşinci tura geldi  
 
1985 yılından bu yana tam 18 yıl geçti. Fakat Türkiye ekonomisi henüz beşinci turu tamamlayabilmiş değil. Türkiye söz konusu 18 yılda çok çalkantılı bir dönem geçirdi. Ekonomiyi sarsan krizler ve durgunluklar, iki kez çok yaklaşmamıza rağmen, ekonomiyi bir kez daha ikiye katlamamıza engel oldu.  
 
1998 yılındaki GSMH düzeyi, ekonominin beşinci kez ikiye katlanması için gerekli düzeye yakındı. 1999 yılında Türkiye ekonomisinin pek de yabancı olmadığı bir şekilde yüzde 7.3’lük bir büyüme yaşasaydık, 14 yılda ekonomiyi bir kez daha ikiye katlamayı başaracaktık. Ancak, tam tersine 1999 yılında ekonomi yüzde 6.1 küçüldü ve milli gelir düzeyi iki yıl öncesine geri döndü. Böylece 1923-31 döneminden sonraki en iyi tur geçiş zamanını yakalama fırsatını kaçırdık.  
 
GSMH düzeyi 2000 yılında bir kez daha beşinci turun tamamlanması için gerekli düzeye yaklaştı. 2001 yılında yaşanacak yüzde 7.4’lük bir büyüme, beşinci turu 16 yılda tamamlamamızı sağlayacaktı. Ancak, 2001’de yüzde 9.5’lik küçülme yaşandı ve GSMH düzeyi neredeyse 5 yıl öncesine geri döndü.  
 
2004’te bu iş tamam  
 
2002 yılında GSMH düzeyimiz 1987 fiyatlarıyla 116.2 trilyon lira olarak gerçekleşti. GSMH’nin 1985 yılı düzeyinin iki katına çıkması için ise 128 trilyon liraya ulaşması gerekiyor. Bu yıl ekonomi hükümetin yüzde 5’lik hedefinden daha hızlı büyüyecek gibi görünüyor ama 128 trilyon liraya ulaşacak bir performans göstermesi de zor. Çünkü bunun için bu yılki büyüme oranının yüzde 10.2’yi bulması gerekiyor. Oysa şu anki gidişat en fazla yüzde 7’lik bir büyümenin gerçekleşebileceğini düşündürüyor.  
 
Ancak, yeni bir krizle karşılaşmazsak 2004’te bu iş tamam gibi görünüyor. Çünkü, bu yıl yüzde 7’lik bir büyüme gerçekleşirse, gelecek yıl beşinci turun tamamlanması için ekonominin yüzde 3 büyümesi bile yetecek.  
 
Nüfus faktörü önemli  
 
Ancak, Türkiye’ye bir Türkiye daha katmak refah düzeyimizin de ikiye katlandığı anlamına gelmiyor. Çünkü, işin içinde bir de nüfus faktörü var. Nüfusumuzun da durmadan artması milli geliri paylaşan kişi sayısının çoğalmasına yol açıyor. Böylece pastadan alınan pay, pastanın büyümesi oranında artmıyor.  
 
Cumhuriyet’in kurulmasından bu yana Türkiye ekonomisi dört kez ikiye katlanırken, refah düzeyinin ölçüsü olan kişi başına milli gelir (KBMG) iki kez ikiye katlanabildi. 1987 fiyatlarıyla 1923 yılında 284 bin lira olan KBMG, 1936 yılında 573 bin liraya, 1975 yılında ise 1 milyon 156 bin liraya yükseldi. 2002 yılı itibariyle ise bu tutar 1 milyon 665 bin lira düzeyinde. Yani üçüncü kez ikiye katlanma düzeyinden (2 milyon 313 bin lira) henüz çok uzak bir noktadayız.  
 
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana nüfusumuz da iki kez ikiye katlandı. 1923 yılında 12.6 milyon olan nüfusumuz, 1957 yılında 25.3 milyona, 1985 yılında ise 50.3 milyona yükseldi. Bu yıl ise nüfusumuzun 70.9 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor.  
 
Demografik fırsat kapıda  
 
Yüksek nüfus artış hızı 20’nci yüzyılda KBMG artışının sınırlı kalmasında etkili oldu. Ancak, nüfus artış hızımız giderek azalma eğiliminde. Bu durum önümüzdeki yıllarda KBMG’yi daha kolay artırmamıza imkan sağlayacak.  
 
Görünür gelecekte nüfusumuzun üçüncü kez ikiye katlanması ihtimali yok gibi. Türkiye’nin nüfusunun üçüncü kez ikiye katlanması için 100.6 milyona çıkması gerekiyor. Nüfus bilimcilerin yaptıkları projeksiyonlar gerçekleşirse, nüfusumuz en azından 2050 yılına kadar bu düzeye ulaşmayacak. Hatta 2040’lı yıllarda 90 milyona yaklaştıktan sonra nüfusun yavaş yavaş azalmaya başlaması bekleniyor.  
 
Nüfus artış hızındaki bu gerileme, aynı GSMH büyüme oranıyla daha yüksek KBMG artışının sağlanması olanağı yaratıyor. Bu olanaktan faydalanabilirsek, refah düzeyi artışında üçüncü turu, ikinci turdan daha kısa sürede gerçekleştirmemiz mümkün görünüyor.  
 
Yolu kısaltmak için  
 
KBMG’nin ilk kez ikiye katlanması 13 yıl almıştı. İkinci kez ikiye katlanması ise 39 yıl sürdü. KBMG artışında ikinci turun tamamlandığı 1975 yılından 2002 yılına kadar ise 27 yıl geçti. Bu 27 yıllık sürede üçüncü turun tamamlanması için gerekli yolun ancak yüzde 44’ünü alabildik. Böyle giderse üçüncü turun tamamlanması 61 yılı bulacak. Yani refah düzeyimiz ancak 2036 yılında 1975 yılı düzeyinin iki katına çıkabilecek.  
 
Oysa ekonominin yılda ortalama yüzde 7 dolayında bir büyüme oranı tutturması halinde 2010 yılına gelmeden bunu başarmamız ihtimali var. Mevcut yüzde 1.6’lık yıllık nüfus artış hızı dikkate alınırsa, ekonominin her yıl yüzde 7 büyümesi KBMG’nin yüzde 5.3 artması anlamına geliyor. Bu durumda 2009 yılında KBMG, 1987 yılı fiyatlarıyla 2 milyon 390 bin liraya çıkıyor ve 1975 yılı düzeyinin iki katını aşıyor. Böylece üçüncü tur 34 yılda tamamlanmış oluyor.  
 
Hızlı büyüme şart  
 
Gerek ekonominin genelinde gerekse refah düzeyinde turları hangi sürede geçeceğimiz yıllık ortalama büyüme hızının ne olacağına bağlı tabii. Türkiye’nin büyümesi uzun dönem itibariyle incelendiğinde doğal büyüme hızı yüzde 5 olarak çıkıyor.  
 
Ancak, son 10 yılda yaşadığımız ekonomik çalkantılar yıllık ortalama büyüme oranını yüzde 3’lere kadar düşürdü. Böyle devam edersek ekonomiye yeniden tur attırmamız 2025 yılı sonrasına kalacak. Çünkü yüzde 3’lük bir büyüme hızıyla ekonominin ikiye katlanması tam 24 yıl sürüyor.  
 
Oysa yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 5 olduğunda bu süre 15 yıla, yüzde 7 olduğunda ise 11 yıla kadar iniyor.  
 
Makul süre içinde Türkiye’ye bir Türkiye daha katmak için, ekonomide son iki yılda yükselttiğimiz vitesi değiştirmeden yola devam etmemiz gerekiyor. Bu ise öncelikle kamu maliyesine çekin düzen verilmesine, enflasyonun geriletilmesine ve yerli ve yabancı yatırımların hızlanmasına bakıyor.  
 
BEŞİNCİ TURDA YOLUMUZU KESEN ENGELLER  
 
1988-89 DURGUNLUĞU
Türkiye ekonomisinin beşinci kez ikiye katlanması yolunda karşısına çıkan ilk engel, 1988 ve 1989 yıllarının durgun geçmesi oldu. Bu durgunluğun oluşmasında, 1988 yılında hükümetin faizleri düşürmek isterken hem kurun hem de faizlerin fırlamasına neden olmasının payı büyüktü. Ekonominin söz konusu iki yılda topu topu yüzde 3.1 büyüyebilmesi, beşinci turun daha uzun zaman alacağının ilk sinyali olmuştu.  
 
KÖRFEZ KRİZİ Yeniden koşmaya başladığımız 1990 yılının ortasında ikinci engel karşımıza dikildi. 2 Ağustos’ta Irak ordusunun Kuveyt’e girmesi Körfez’de suların ısınmasına neden olunca ekonomi yeniden savunma pozisyonuna geçti. Yaklaşık 7 ay süren ve son 1.5 ayı sıcak savaş ile geçen Körfez Krizi, 1991 yılında büyüme oranının sadece yüzde 0.3 olarak gerçekleşmesine neden oldu.  
 
ÇİLLER’İN BEYNİNİN YARISI 1988 yılındaki faiz düşürme operasyonunun çok daha geniş kapsamlısını ve acılısını 1993 yılının sonları ile 1994 yılı başlarında yaşadık. Zamanın Başbakanı Tansu Çiller’in “Beynimin yarısı” diye tanımladığı Hazine Müsteşarı Osman Ünsal’ın talimatıyla, 1993’ün son iki ayında peş peşe ihale iptalleri yaşandı. Hazine’nin borçlanma faizini düşürmeyi amaçlayan bu politika ters tepti. İhale iptalleriyle boşta kalan para dövize yöneldi. 1994’ün ilk ayından itibaren kurlardaki artış hızlandı. Merkez Bankası’nın rezervleri kurlardaki artışı kesmekte yetersiz kalınca, mecburen faizler yükseltildi. Yüzde 80’lerde iken düşürülmek istenen faizler yüzde 200’ün üzerine kadar çıktı. Bu durum 1994 yılında ekonominin yüzde 6.1 küçülmesine ve beşinci turun en az iki yıl uzamasına yol açtı.    
 
ASYA KRİZİ, RUSYA KRİZİ VE BÜYÜK DEPREM Aslında 1997 yılı ortasında patlayan Asya Krizi’nin Türkiye’ye etkisi sınırlı kalacak gibiydi. Ancak, bu bulaşıcı kriz kuzey komşumuz Rusya’nın da kapısını çalınca bizi de etkilemesi kaçınılmaz oldu. Rusya’nın 1998 yılı ağustos ayında moratoryum ilan etmesi, yabancı portföy yatırımlarının bizim ülkemizi de panik halinde terk etmesine yol açtı. Bu durum ekonomiyi epey sarstı. Tam ekonomi kendine gelmeye çalışırken, 1999 yılının ağustos ayında bu kez Marmara depremini yaşadık. Türkiye’nin sanayi bölgelerinin büyük kısmını vuran bu depremin etkisi Asya ve Rusya krizlerinin etkisine eklenince, ekonomi 1999 yılında yüzde 6.1 küçülmekten kurtulamadı.  
 
2001 KRİZİ Ekonominin beşinci kez ikiye katlanması yolunda karşımıza çıkan en büyük engel, 2001 yılında yaşadığımız kriz oldu. 2001 yılında ekonomi son yarım yüzyılın en derin krizini yaşadı ve yüzde 9.5 oranında küçüldü. Reel GSMH düzeyi neredeyse 1996 yılı düzeyine geri döndü. Böylece beşinci turu tamamlamamıza çok az kalmışken, biraz daha geriden yeniden yola çıkmak zorunda kaldık.  
 
SANAYİDEN YENİ ATAK  
 
Sanayi üretimindeki artış oranı şubat ayından itibaren oldukça yavaşlamıştı. Geçen yıl genelde çift haneli olan aylık artış oranları, şubat-mayıs döneminde yüzde 3.8 ile yüzde 6.1 arasında gerçekleşmişti.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) geçen ay açıkladığı haziran ayı verileri ise sanayide yeni bir atağın başladığını gösterdi. En fazla yüzde 7-8 arasında çıkması beklenen haziran ayındaki sanayi üretim artışı yüzde 11.7’yi buldu.  
 
Haziran ayında kapasite kullanım oranının yüzde 80’in üzerine çıkması, bu ayda üretim artışının da önceki aylara göre yükseleceği işaretini vermişti. Ancak, doğrusu üretimdeki artış oranının bu kadar yüksek olacağı pek beklenmiyordu.  
 
Geçen ay ilk çeyreğe ilişkin büyüme oranını değerlendirirken, nisan ve mayıs aylarında sanayi üretimindeki artış oranının düşük çıkmasına dayanarak, ikinci çeyrekte ekonominin yavaşladığı tahminini yapmıştık. İlk çeyrekte yüzde 7.4 olan GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) büyüme oranının ikinci çeyrekte yüzde 5 dolayında çıkabileceğini yazmıştık.  
 
Ancak, haziran ayında sanayi üretimi beklenenin çok üzerinde artış gösterince durum değişti. Haziran ayındaki üretim artışıyla birlikte, ikinci çeyrekte sanayi üretiminde yaşanan artış oranı yüzde 6.7’yi buldu. Türkiye’de ekonominin genelindeki büyüme oranı, sanayi üretimindeki artış oranına paralel çıkıyor. Diğer sektörlerdeki duruma göre, GSMH büyüme oranı sanayi üretimindeki artış oranının biraz altında veya biraz üzerinde çıkıyor. Bu durumda dergimiz piyasaya çıktığında açıklanmış olacak ikinci çeyrek büyüme oranının yüzde 6’nın üzerinde çıkması ihtimali epey yüksek. Tarım ve hizmetler sektöründe yaşanan duruma göre, ikinci çeyrek büyüme oranının ilk çeyrekteki orana yakın çıkması ihtimali bile var.  
 
DÖVİZDE HÜKÜMETİN HESABI ÇOK ŞAŞACAK  
 
Dalgalı kur sisteminin gereği olarak, son iki yıldır hükümetler kur hedefi belirlemiyor. Ancak, diğer makroekonomik hedeflerin belirlenmesi için bir ortalama kur tahmininde bulunmak gerekiyor.  
 
Hükümet, 2003 yılı hedeflerini belirlerken, ortalama dolar kurunu 1 milyon 770 bin lira olarak almıştı. Ancak, yılın ilk yedi ayında yaşanan gelişmeler bu tahminin epey şaşmasına yol açacak. Bu yıl ortalama dolar kuru 1 milyon 600 bin lirayı bile bulmayacak gibi görünüyor.  
 
Irak savaşı tedirginliği ve yeni hükümetin istikrar programına devam edip etmeyeceği yönündeki kuşkular, yılın ilk aylarında kurları yükseltmişti. Ancak, savaşın çabuk sona ermesi ve istikrar programının geleceği üzerindeki kuşkuların da önemli ölçüde dağılması üzerine, nisan ayından itibaren kurlar hızla geriledi. Mart ayında 1 milyon 654 bin lira olan ortalama dolar kuru, temmuz ayında 1 milyon 396 bin liraya kadar düştü. Biz “Konjonktür” bölümünü hazırladığımız sırada ise dolar kuru 1 milyon 400 bin lira dolayına oturmuş gibi görünüyordu.  
 
Yılın kalan döneminde kurların nasıl bir seyir izleyeceğini öngörmek çok zor. Kurların yıl sonuna kadar bugünkü düzeyinde kalacağını tahmin edenler bile var. Çoğunluk ise turizm gelirlerinin azalmaya başlayacağı sonbahar aylarında kurların biraz hareketlenebileceğini düşünüyor.  
 
Politik ortamda büyük bir karışıklık olmazsa, kurlarda bir sıçrama yaşanması ihtimali düşük. Yıl sonuna doğru biraz yükseliş yaşanması ise mümkün. Ancak, böyle bir yükseliş halinde bile bu yıl ortalama dolar kuru 1 milyon 600 bin liranın altında kalacak.  
 
Bu durum en çok dolar cinsinden hesaplanan toplam ve kişi başına milli gelir hedeflerinin şaşmasına yol açacak. 200.3 milyar dolar olarak öngörülen toplam milli gelir 225 milyar doların, 2 bin 826 dolar olarak hedeflenen kişi başına milli gelir ise 3 bin 200 doların üzerine çıkabilecek.  
 
İŞSİZLİK ORANI YÜZDE 10’A DÜŞTÜ  
 
2001 yılındaki krizle birlikte tırmanışa geçen işsizlik oranı, geçen yıl ekonomi hızlı büyüdüğü halde gerilememişti. 2003’ün ilk çeyreğinde ise işsizlik oranı yüzde 12.3’e kadar yükselmişti.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verileri, ikinci çeyrekte ise işsizlik oranının biraz gerilediğini gösteriyor. Söz konusu verilere göre ikinci çeyrekte işgücünün yüzde 10’luk bölümü işsizdi.  
 
Oran olarak değil de sayı olarak baktığımızda da ikinci çeyrekte işsizlik sorununun biraz hafiflediğini görüyoruz. İşsizlerin sayısı ilk çeyrekte 2 milyon 844 bin kişiye kadar ulaşmış ve rekor kırmıştı. İkinci çeyrekte ise işsiz sayısının 426 bin kişilik bir azalmayla 2 milyon 418 bin kişiye gerilediği görülüyor.  
 
Ancak, ikinci çeyrekte yaşanan bu olumlu gelişmede ekonominin yeni kalıcı iş olanakları yaratmaya başlamasından çok mevsimlik faktörlerin etkisi var. İkinci çeyrekte istihdamda gerçekleşen artışın neredeyse tamamı tarım ve inşaat sektörlerinde gerçekleşti. Tarımda ekim ve dikim sezonunun başlaması 1 milyon 92 bin kişiye iş imkanı sağladı. İnşaatta sezonun açılması 330 bin kişiyi iş sahibi yaptı. Buna karşılık sanayide sadece 29 bin, hizmetler sektöründe ise topu topu 2 bin kişilik istihdam olanağı yaratılabildi.  
 
Tarım ve inşaat sektörlerinde yaratılan iş imkanları geçici nitelikte. Bu sektörlerde çalışanlar üçüncü çeyrekte de ekmek yiyebilecek. Ancak elverişli hava koşullarının ortadan kalktığı yılın dördüncü çeyreğinde, bu sektörlerdeki istihdam yeniden azalacak. O zamana kadar sanayi ve hizmetler sektöründe yeni iş olanakları ortaya çıkmazsa, işsiz sayısı yeniden 3 milyona dayanabilecek.  
 
YATIRIM EĞİLİMİ GÜÇLENİYOR  
 
Yatırım eğiliminin üç temel göstergesi, teşvikli yatırımlar, yabancı sermaye izinleri ve yeni kurulan şirket sayısı istatistikleridir. Teşvikli yatırımlarda artış başladığında yeni yatırım projelerinin geliştirilmeye başladığı anlaşılır. Yabancı sermaye izinlerinin düzeyi, yabancı yatırımcının ülkemize bakış açısını yansıtır. Yeni kurulan şirket sayısındaki değişim ise girişimcinin mevcut ortamı iş yapmak için ne kadar uygun bulduğunun göstergesidir.  
 
Yatırım eğiliminin bu üç temel göstergesinin ikisi, teşvikli yatırımlar ve yabancı sermaye izinleri, yılın ilk yarısında olumlu sinyaller verdi. Yeni kurulan şirket sayısında yılın ilk yedi ayına ilişkin veriler ise iyi değil. Ancak son iki ayda bu göstergede de bir iyileşme yaşandığı dikkati çekiyor.  
 
Yılın ilk yarısında en olumlu gelişme teşvikli yatırımlarda yaşandı. Ocak-haziran döneminde teşvik belgesine bağlanan yatırımların tutarı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 190.9 gibi çok yüksek oranlı bir artış gösterdi. İlk altı ayda gerçekleşen enflasyonu dikkate alsak bile çok yüksek oranlı bir reel artış söz konusu.  
 
Bu durum şirketlerin iki yıldır erteledikleri yatırım projelerini raflardan indirmeye başladıklarını gösteriyor. Raflardan indirilen bu yatırım projeleri hayata geçerse, ekonomi yeni bir hızlı büyüme dönemine girebilir. Bu da yüzbinlerce işsizin iş bulmasını sağlayabilir. Örneğin, ilk altı ayda teşvik belgesine bağlanan yatırımların tamamı hayata geçtiğinde yaklaşık 117 bin kişi iş olanağına kavuşacak.  
 
İlk 6 ayda yabancı sermaye izinlerinde ise yüzde 21.2 oranında artış yaşandı. Yıl sonunda yabancı sermaye izinlerinin tutarı 3 milyar dolara yaklaşabilecek gibi görünüyor. Yabancı sermayede fiili girişin izinlerin yaklaşık yarısı kadar olduğunu göz önüne aldığımızda ise bu durum 1.5 milyar dolara yakın bir yatırım anlamına geliyor. Dünyadaki yabancı sermaye akımı dikkate alındığında devede kulak olsa da geçen yıla göre artış anlamına geldiği için bu rakam önemli.  
 
AFRİKA’DA EKONOMİK BÜYÜMENİN FRENLERİ  
 
Afrika, dünyanın kanayan yarası… Kıtanın kuzeyindeki ülkelerde durum o kadar kötü değil ama sahra çölünün altında ekonomi felaket. Sahra altı Afrikası adı verilen bu bölgede yer alan ülkelerin ortalama kişi başına milli geliri sadece 200 dolar. Üstelik bu değer 1974 yılı düzeyinin yüzde 11 altında. Dünyanın diğer bölgelerinde refah düzeyi iyi kötü artarken, son çeyrek yüzyılda Afrika’da geriye gitmiş durumda. Son yıllarda kişi başına milli gelir yeniden yükselişe geçti ama 1975-95 döneminde yaşanan gerileme henüz telafi edilemedi.  
 
Afrika’nın ekonomik büyüme konusunda gösterdiği bu başarısızlık, Harvard Üniversitesi’nden Elsa V. Artadi ile Kolombiya Üniversitesi’nden Xavier Sala-i-Martin tarafından kaleme alınan bir çalışmada enine boyuna işleniyor. “The Economic Tragedy of the XXth Century: Growth in Africa” (20’nci Yüzyılın Ekonomik Trajedisi: Afrika’da Büyüme) adını taşıyan çalışmada, kara kıtada büyümeyi frenleyen faktörlerin, yatırım mallarının nispi olarak pahalı olması, düşük eğitim düzeyi, sağlıktaki kötü durum, elverişsiz iklim koşulları, ekonomilerin dışa kapalı olması, aşırı kamu harcamaları ve yoğun silahlı çatışmalar olduğu öne sürülüyor. Afrika söz konusu frenlere sahip olmasaydı büyüme oranının ne kadar olabileceği konusunda da değerlendirmeler yapılıyor.  
 
Bu ilginç çalışmanın sonuçları şöyle özetlemek mümkün:  
 
* Afrika’da ekonomik büyümeyi en fazla frenleyen faktör beşeri sermaye konusundaki fakirliği. Afrika’da eğitim düzeyleri son derece düşük. İlköğretim çağındaki çocukların yarısından fazlası okuma şansı bulamıyor. Sağlık göstergeleri de çok kötü. Ortalama yaşam süresi 40’ın üzerine ancak çıkabiliyor. AIDS hastalığının yaygın olması yaşam süresini törpülüyor. Dünyanın diğer bölgelerinde neredeyse unutulan sıtma hastalığı da bu kıtada çok yaygın. Toplumun eğitimsiz ve sağlıksız bireylerden oluşması, ekonomilerin verimli çalışmasını önlüyor ve büyüme de gerçekleşmiyor.  
 
Eğitim ve sağlığın kalkınmadaki rolü  
 
* Artadi ve Sala-i-Martin’in hesaplarına göre, Afrika’da beşeri sermaye düzeyi OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) ülkeleri düzeyinde olsaydı, kıtadaki yıllık ortalama büyüme oranı 4.8 puan daha yüksek gerçekleşebilecekti. Ortalama yaşam süresi OECD düzeyinde olsa 2.07, sıtma ortadan kalksa 1.25, ilköğretimde okullaşma oranı yüzde 100’e yaklaşsa 1.47 puan daha yüksek bir büyüme yaşanabilecekti.  
 
* Beşeri sermaye konusunda fakir olan Afrika’da sabit sermaye yatırımları da yetersiz. OECD ülkelerinde yüzde 20’nin üzerinde olan yatırımların milli gelire oranı Afrika’da yüzde 10’u bile bulmuyor. Artadi ve Sala-i-Martin, bunu, Afrika’da yatırım mallarının nispi olarak daha pahalı olmasına bağlıyor. Yazarlar, yatırım mallarının nispi fiyatının OECD düzeyinde olması halinde, yıllık ortalama büyüme oranının 0.44 puan daha yüksek olacağını hesaplıyor.  
 
* Afrika’nın bir büyük şanssızlığı da bulunduğu coğrafyanın yüzde 85’inde tropik iklimin hakim olması. Yapılan araştırmalar, tropik iklimin ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediğini gösteriyor. Tropik iklimden kaynaklanan hastalıklar işçilerin verimliliğini düşürüyor. Tropik iklim tarımsal üretimde de verimliliğin düşük olmasına yol açıyor. Artadi ve Sala-i-Martin’e göre, eğer Afrika tropik bir iklime sahip olmasaydı, yıllık ortalama büyüme oranı 1.25 puan daha yüksek olabilecekti.  
 
* Artadi ve Sala-i-Martin, Afrika’da büyümeyi frenleyen bir faktörün de ekonomilerin dışa kapalılığı olduğunu iddia ediyor. Yazarlara göre, Afrika ekonomileri OECD ülkeleri kadar dışa açık olsaydı, yıllık ortalama büyüme oranı 0.67 puan daha yüksek gerçekleşecekti.  
 
* Afrika’da ekonominin belini büken faktörler arasında, savaşların ve etnik çatışmaların da önemli yeri var. Eski sömürgecilerin zamanında kıtayı etnik faktörleri dikkate almadan keyfi bir şekilde bölümlere ayırmaları nedeniyle, bugün Afrika’daki devletlerde çok sayıda etnik grup mevcut. Bu etnik gruplar arasında çatışmaların eksik olmaması, ekonomilerin takatini kesiyor. Artadi ve Sala-i-Martin, Afrika’daki etnik bölünme düzeyi OECD ülkelerindeki kadar olsa, bunun yıllık ortalama büyüme oranını 0.52 puan yükselteceğini düşünüyor.  
 
* Artadi ve Sala-i-Martin, Afrika’da büyümeyi frenleyen bir faktörün de kamu tüketim harcamalarının yüksekliği olduğu görüşünde. Kamu tüketim harcamalarının ekonomik büyüme üzerindeki direkt etkisi olumlu ama bu harcamaların finansmanı için konulan vergilerin büyümeye etkisi olumsuz. Yazarlar, kamu tüketim harcamaları OECD ülkelerindeki kadar olsa, yıllık ortalama büyüme oranının 0.40 puan daha yüksek olacağını hesaplıyor.  
 
DIŞ TİCARETTE İLK 6 AY İYİ GEÇTİ  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) yılın ilk 6 ayına ilişkin verileri, dış ticarette işlerin oldukça iyi gittiğini gösteriyor. Söz konusu verileri şöyle yorumlamak mümkün:  
 
* Yılın ilk yarısında ihracat, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 32.1 oranında artış gösterdi. İhracatta böyle bir artış temposu 1987 yılında beri görülmüyordu.  
 
* Oysa nisan ayından bu yana ihracatçılar, kurlardaki gerileme nedeniyle hop oturup hop kalkıyor. TL’deki aşırı değerlenme gerçekten de ihracatı köstekleyebilecek bir gelişme. Ancak şimdilik ihracatçıların endişelerinin gerçekleşmediği görülüyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) verileri, temmuz ayında da ihracattaki artışın son sürat devam ettiğini gösteriyor.  
 
* Hükümetin 2003 yılı ihracat hedefi 39.4 milyar dolar düzayinde. Ancak ilk 6 ayda yaşanan gelişmeler yıl sonunda ihracatın 43 milyar doları aşabileceğini düşündürüyor. TL’deki değerlenme nedeniyle son aylarda ihracatta yavaşlama olsa bile, hükümetin hedefinin aşılması artık neredeyse kesin.  
 
* Yılın ilk yarısında ithalat ise yüzde 34.4 oranında artış gösterdi. İthalattaki artış bazı çevrelerde endişe yaratıyor. Ancak Türkiye ekonomisinin yapısı gereği, ekonominin büyümesi için ithalatın artması zorunlu. Türkiye’nin ithalatının yaklaşık dörtte üçünü hammadde ve ara malları oluşturuyor. Ekonominin üretim hacminin artması için bu malların ithalatının da artması gerekiyor.  
 
* Ayrıca ithalattaki artış henüz tehlike yaratacak bir düzeyde de değil. Çünkü ithalatla birlikte ihracat da artıyor. Böylece ithalatı finanse edecek kaynak bulunabiliyor. Yılın ilk yarısında ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 70.8 oldu. Bu oran yüzde 60’ın altına inmedikçe sorun yok.  
 
* Hükümetin 2003 yılı ithalat hedefi ise 57.1 milyar dolar düzeyinde bulunuyor. Ancak gidişat bu hedefin de aşılacağını gösteriyor. Yıl sonunda ithalat 63 milyar doların üzerine çıkabilecek gibi görünüyor.  
      
 
 
 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz