"Yosulluk ve Büyüme"

İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayamaması demek olan yoksulluk, ülkemizde yaygın bir sorun. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) sonuçlarını geçen ay açıkladığı bir araştırmaya göre, 20...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Yosulluk ve Büyüme
İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayamaması demek olan yoksulluk, ülkemizde yaygın bir sorun. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) sonuçlarını geçen ay açıkladığı bir araştırmaya göre, 2002 yılı itibariyle temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olan yurttaşlarımızın sayısı 18.5 milyona yaklaşıyor. Bu kişilerin toplam nüfusa oranı ise yüzde 27’yi buluyor.  
 
DİE bu araştırmayı ilk kez yaptığı için yoksulluğun geçmiş yıllara göre nasıl bir değişim gösterdiği konusunda bilgi edinemiyoruz. Esasında çeşitli kurumların ve araştırmacıların geçmiş yıllarda yoksulluk üzerine yaptıkları çalışmalar var. Ancak bu çalışmalar arasında yöntemsel farklılıklar olduğu için sonuçlarını karşılaştırmak mümkün değil. Bu durum dikkate alınmadan yapılan karşılaştırmalar hatalı oluyor.  
 
Örneğin Dünya Bankası’nın 2000 yılında yaptığı “Turkey: Economic Reforms, Living Standards and Social Welfare Study” (Türkiye: Ekonomik Reformlar, Yaşam Standartları ve Sosyal Refah Araştırması) adlı çalışmanın sonuçları DİE’nin çalışmasının sonuçlarıyla karşılaştırıldığında, yoksullukta 1994’ten 2002’ye önemli bir gerileme olmuş gibi görünüyor. Çünkü söz konusu çalışmada gıda ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlarımızın oranı 9.3 puan daha yüksek ve yüzde 36.3 olarak çıkmıştı.  
 
Ancak bu çalışmada bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli günlük kalori ihtiyacı 2 bin 450 olarak alınırken, DİE’nin çalışmasında 2 bin 100 kalori olarak alındı. DİE’nin çalışmasında yoksulların oranının daha düşük çıkmasında bunun önemli etkisi olduğunu düşünüyoruz. Ancak bu etkinin derecesini ortaya koyabilecek bilgimiz de yok.  
 
Yoksullukta azalma yok  
 
Yalnız iki çalışmanın, daha gevşek bir yoksulluk ölçüsü olan “göreli yoksulluk” ile ilgili sonuçlarına bakıldığında, 1994 ile 2002 arasında yoksulların oranında fazla bir değişiklik olmadığını söyleyebiliriz. Dünya Bankası’nın araştırmasında göreli yoksulların oranı yüzde 15.7 çıkmıştı. DİE’nin araştırmasında bu oran sadece 1 puan daha düşük ve yüzde 14.7 olarak çıktı. Göreli yoksulluk, kişi başına gelirin ya da tüketim harcamasının medyan değerinin yarısı alınarak hesaplanıyor.  
 
IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar, geçmişte ülkelere ekonomi politikaları önerirken yoksulların durumunu dikkate almadıkları için son yıllarda büyük eleştirilerle karşılaştı. Bu durum bu kuruluşların yoksulluk üzerine eğilmelerine yol açtı. Artık IMF bile istikrar programı uygulamalarında yoksulların durumunun fazla bozulmamasını sağlayacak önlemler alınması üzerinde duruyor.  
 
Türkiye son yıllarını hep istikrar programları ile geçirdiğinden yoksullukla mücadele konusunda yapabileceği bir şey yoktu. Ancak enflasyonla mücadelede zafere yaklaşıldığına göre artık yavaş yavaş bu konu üzerine eğilmek gerekiyor. Şimdiden bu konuda projelerin geliştirilmesi ve enflasyonun tek haneye indirilip ekonomide istikrarın sağlanmasından sonra uygulamaya geçilmesi mümkün olabilir.  
 
İki temel mücadele yöntemi  
 
Yoksullukla mücadele konusunda iki temel yönetemden söz etmek mümkün. Bunlardan birincisi zenginlerden alınan vergiler ile yoksulların sübvanse edilmesini içeriyor.  
 
Yalnız gelirin yeniden dağıtılması (redistribution) olarak tanımlanan bu politikanın karşısında güçlü bir muhalefet var. Özellikle kapitalist sistemi savunan iktisatçılar, bu politikaların halkı tembelliğe sevk edeceğini ve yoksulların sayısını daha da artıracağını iddia ediyor. Bu iktisatçılar kamunun yoksullara tek yardımının daha iyi işler bulabilmeleri amacıyla becerilerini artırmaya çalışmak olabileceğini düşünüyor. Yani bunlar kısacası “yoksullara balık verme, balık tutmayı öğret” görüşünü savunuyor.  
 
Yoksullukla mücadelede ikinci temel yöntem ise ekonomiyi hızla büyütmek. Ekonominin büyümesi ile paylaşılacak pasta da büyüyor. Mutlak büyüklük açısından bakarsak bu pastadan aslan payını yine zenginler alıyor. Ancak oransal olarak, pastadan yoksulların payına düşen dilimlerin büyüklüğü daha fazla artıyor.  
 
Nitekim Dünya Bankası’nın geçen ay yayınladığı “World Development Indicators 2004” (Dünya Kalkınma Göstergeleri 2004) adlı rapordaki verilere bakıldığında, son 20 yılda yoksulluğun hızlı büyüyen ülkelerde önemli düzeyde gerilediği görülüyor. Son 20 yılda olağanüstü bir büyüme performansı gösteren Doğu Asya ülkelerinde, 1981 yılında nüfusun yüzde 55.6’sı günde 1 doların altındaki bir meblağ ile geçinmeye çalışırken, 2001’de bu oranın yüzde 15.6’ya kadar düşmüş durumda. Buna karşılık aynı dönemi kötü bir büyüme performansıyla geçiren ülkelerde yoksulluğun azalmadığı hatta arttığı dikkati çekiyor. Latin Amerika ülkelerinde 1981 yılında yüzde 9.7 olan oran, 2001 yılında yüzde 9.5 oldu. Afrika’da ise günde 1 doların altında bir meblağ ile yaşam mücadelesi verenlerin oranı 1981’de yüzde 41.6 iken, 2001 yılında yüzde 46.5’e çıktı.  
 
Türkiye’de hangi politika etkili?  
 
Dünya Bankası’nın yukarıda sözünü ettiğimiz Türkiye’deki yoksulluk ile ilgili çalışmasında, ülkemizde büyümenin ve gelirin yeniden dağıtımı politikalarının yoksulluktaki değişim üzerinde ne kadar etkili olduğu da araştırılmıştı. Bu araştırmanın sonuçları, Türkiye’de de yoksullukla mücadelede ekonomik büyümenin daha etkili olduğunu gösteriyor. Dünya Bankası uzmanlarının hesaplarına göre, 1987-1994 arasında türkiye’de yoksulların sayısı yüzde 2.3 azalmıştı. Bu düşüşe ekonomik büyüme 2.4 puanlık olumlu bir katkı yapmıştı. Gelirin yeniden dağıtılması politikaları ise yoksulluk üzerinde 5.4 puanlık artırıcı bir etkide bulunmuştu.  
 
Bu sonuçlar Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yoksulluğa karşı açacağı savaşta izlemesi gereken temel yöntemin, ekonomiyi mümkün olduğu kadar hızlı ve istikrarlı bir şekilde büyütmek olduğunu gösteriyor. Dünya Bankası uzmanlarının Türkiye’deki yoksulluk üzerine yaptıkları çalışma, ekonomideki yüzde 1’lik büyümenin yoksul insanların sayısında yüzde 1.6’lık düşüşe yol açtığını göstermişti. Buna göre ekonominin üst üste 5-6 yıl yüzde 5’in üzerinde büyüme göstermesi halinde, halen 18.5 milyon olan yoksul insanlarımızın sayısı yarıya düşebilecek.  
 
Yoksulluk ve ekonomi  
 
Esasında ekonomideki büyüme ile yoksulluk arasında karşılıklı bir etkileşim de söz konusu. Büyüme yoksulların sayısını azaltırken, yoksulların sayısının azalması da büyümeye destek verecek. Çünkü bu durum önemli bir toplum kesiminin piyasaya entegre olmasını sağlayacak. Bugün temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan insanların bir bölümü, diğer ürünleri de talep edebilecek bir gelire sahip olacak. Bu kişilerin dayanıklı tüketim malları ve eş eşyası gibi ürünlere yönelecek olan talebi ise üretimi uyaracak.  
 
Ancak yoksullukta mücadelede temel strateji ekonomiyi büyütmek olurken yoksulların yaşam şartlarını düzeltecek projelerin de ihmal edilmemesi gerek. Yoksullara daha iyi işler bulabilmelerini sağlayacak beceriler edindirecek projeler her zaman gündemde kalmak zorunda. Yoksul ailelere çocuklarını okutacak kaynakların sağlanması da şart. Çünkü bu çocuklar daha iyi eğitim alma imkanı bulunca, yoksulluktan kurtulmaları da mümkün olacak.  
 
Ayrıca “yoksullara balık vermek” de belli ölçülerde uygulanması gereken politikalar arasında. Çünkü yaşları ya da fiziksel özürleri nedeniyle “balık tutmayı” hiçbir zaman öğrenemeyecek kişiler var. Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin geçmişi henüz çok eskiye dayanmadığı için, emekli olma imkanını bulamamış yaşlılarımız bulunuyor. 70 yaşını geçmiş insanların hamallık yaparak ya da sokaklarda mendil satarak geçinmeye çalışmaları, toplumsal açıdan kabul edilemeyecek bir durum. Bu insanların geçinmelerini sağlamak için getirilmiş “yaşlılık aylığı” uygulaması ise çok yetersiz. Devletin, sosyal güvenlik sistemi kapsamına girememiş yaşlı insanlarımıza geçimlerini sağlayacak kaynakları temin etmesi şart.  
 
NÜFUSUMUZUN DÖRTTE BİRİ YOKSUL  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) ilk kez yaptığı ve sonuçlarını geçen ay açıkladığı yoksulluk araştırmasına göre, Türkiye’de yoksulluğun boyutlarını şöyle özetlemek mümkün:  
 
* Yoksulluk, bir kişinin yaşamını sürdürebilmesi için bir günde alması gereken kalori miktarı baz alınarak ölçüldüğünde, Türkiye’deki yoksul sayısı 926 bin kişi olarak çıkıyor. DİE’nin “gıda yoksulluğu” adını verdiği bu yoksulluk tanımı halk arasında “açlık sınırı” olarak biliniyor. Açlık sınırındaki nüfusun toplam nüfusa oranı yüzde 1.35 olarak hesaplanıyor.  
 
* Gıda dışındaki temel ihtiyaçlar da hesaba katıldığında ise yoksul sayısı 18 milyon 441 bine çıkıyor. Biz yoksulluğun gerçek tanımının bu olduğunu düşünüyoruz. Gıda ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar harcama yapamayan bu kişilerin toplam nüfusa oranı yüzde 26.96 olarak hesaplanıyor. Buna göre yurttaşlarımızın yaklaşık dörtte birinin yoksul olduğunu söyleyebiliriz.  
 
* Uluslararası karşılaştırmalarda en sık kullanılan yoksulluk ölçüsü, satın alma gücü paritesine göre günde 1 doların altında gelire ya da harcama düzeyine sahip olmak. Bu ölçüye bakılırsa Türkiye’de yoksulluk yok gibi bir şey. Çünkü DİE’ye göre günde 1 doların altında harcama yapanların sayısı 136 bin kişiden ibaret. Bu kişilerin toplam nüfusa oranı ise binde 2’de kalıyor.  
 
* Hesaplama kolaylığı nedeniyle uluslararası karşılaştırmalarda sık kullanılan bir ölçü de “göreli yoksulluk”. Göreli yoksulluk, kişi başına gelirin ya da tüketim harcamasının medyan değerinin yarısı alınarak hesaplanıyor. DİE’nin tüketim harcaması üzerinden yaptığı hesaba göre, Türkiye’de göreli yoksulların sayısı 10 milyon 80 bin kişi. Bu sayının “gıda ve gıda dışı yoksulluk” tanımı ile hesaplanan yoksul sayısından düşük olduğu dikkati çekiyor. Bu durum Türkiye’de medyan gelirin yarısının temel ihtiyaçları karşılamaya yetmediğini gösteriyor. Bu ise gelir dağılımındaki bozukluğun bir sonucu.  
 
* Türkiye’de yoksulluk kırsal kesimde daha yaygın. Yoksulluk hangi ölçüye göre hesaplanırsa hesaplansın, kırsal kesimdeki yoksulların sayısı kentlerdeki yoksulların sayısını aşıyor. Kırsal kesimde yaşayan yoksulların bu kesimin nüfusuna oranı da, kentlerde yaşayan yoksulların kent nüfusuna oranından daha yüksek çıkıyor.  
 
* Türkiye’de yoksulluğa etki eden faktörlerin başında hanehalkı büyüklüğü geliyor. Aileler kalabalıklaştıkça, yoksulluktan yakayı sıyırmaları da zorlaşıyor. 7 ve daha fazla kişiden oluşan ailelerin yüzde 46’sı yoksul iken, bu oran 5-6 kişilik ailelerde yüzde 29’a, 3-4 kişilik ailelerde ise yüzde 16.4’e iniyor.  
 
* Yoksulluğa etki eden önemli bir faktör de eğitim. Eğitim düzeyi yükseldikçe yoksulluktan kurtulma umudu artıyor. DİE’nin araştırması, okuryazar olmayan kişilerde yoksulluk oranının yüzde 41 olduğunu gösteriyor. Bu oran okuryazar olup bir okul bitirmeyenlerde yüzde 34.6’ya, ilkokul mezunlarında yüzde 26.1’e, ortaokul mezunlarında yüzde 18.8’e, lise mezunlarında yüzde 9.8’e, üniversite mezunlarında ise yüzde 1.6’ya iniyor.  
 
EKONOMİ KRİZ ÖNCESİNE GERİ DÖNDÜ  
 
Türkiye ekonomisi 2003 yılını yüzde 5.9 oranında büyüme ile kapattı. Böylece krizden sonraki ikinci yıl da hızlı büyümeyle geçilmiş oldu. Bu 2 yıllık hızlı büyüme sayesinde ekonomi, kriz öncesindeki üretim düzeyini aşmayı da başardı.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, geçen yıl toplam GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) tutarı 357 katrilyon lira olarak gerçekleşti. Yaptığımız hesaplara göre, 2000 yılındaki GSMH’nin 2003 yılı fiyatlarıyla karşılığı 345 katrilyon liraydı. 2003 yılı fiyatlarıyla GSMH düzeyi 2001 yılında 312 katrilyon liraya inmiş, 2002’de ise 337 katrilyon lira olarak gerçekleşmişti.  
 
Ancak kişi başına milli gelirimiz reel olarak henüz kriz öncesi düzeyine ulaşabilmiş değil. Çünkü aradan geçen sürede nüfusumuz arttı. 3 yılda 3.3 milyon boğazın daha sofraya oturması, GSMH’den kişi başına düşen payı azalttı.  
 
DİE’nin verilerine göre, geçen yıl kişi başına milli gelir 5 milyar 44 milyon lira olarak gerçekleşti. Önceki yıllara ait değerleri 2003 yılı fiyatlarıyla ifade ettiğimizde, bu tutarın 2000 yılı düzeyinin altında kaldığını görüyoruz. 2003 yılı fiyatlarıyla 2000 yılındaki kişi başına milli gelir, 5 milyar 86 milyon lira düzeyindeydi.  
 
Esasında geçen yılki kişi başına milli gelir düzeyi, reel olarak 6 yıl önceki düzeyinin de altında. 1994 krizinden sonra gelen 3 hızlı büyüme yılının sonucunda, kişi başına milli gelir 1997’de 5 milyar 326 milyon liraya kadar çıkmıştı. 1998’de ise 5 milyar 447 milyon liralık bir düzeye ulaşılmış ve bugüne kadar geçilemeyen bir rekor kırılmıştı. Kişi başına milli gelirin tekrar bu düzeye çıkması, ancak 2005 yılında mümkün olacak. Tabii bu arada yeni bir kriz ya da durgunlukla karşılaşmazsak…  
 
Esasında dolar ile hesap yapıldığında 2003 yılında hem toplam hem de kişi başına milli gelirde rekor kırıldığı sonucuna ulaşılıyor. Dolar hesabıyla 2003 yılının toplam milli geliri 239 milyar dolar, kişi başına milli gelir ise 3 bin 383 dolar çıkıyor. Böylece kişi başına milli gelirde 1998 yılına ait olan en yüksek düzey (3 bin 255 dolar) aşılmış oluyor.  
 
Merkez Bankası’nın dolar kuru artışlarını enflasyona paralel götürdüğü 1990’lı yıllarda, dolar ile yapılan hesaplar çok yanlış olmuyordu. Ancak son yıllarda bu paralellik kaybolunca dolar ile yapılan hesaplar yanıltıcı olmaya başladı. Yıllık ortalama dolar kurunun 2003 yılında yerinde sayması, bir yılda 785 dolar zenginleşmemizi sağladı. Bu durum uluslararası karşılaştırmalarda ülkemizi biraz yukarılara taşıyacak. Ancak refah düzeyimizdeki gerçek artışı yansıtmadığı da bir gerçek.  
 
Büyümenin kaynakları  
 
Sektörel gelişmelere bakıldığında, 2003 yılında büyümeye en büyük katkının sanayi ile ticaret sektörlerinden geldiği anlaşılıyor. Geçen yıl sanayide yaşanan büyümenin yüzde 7.8’i, ticaret sektöründe yaşanan büyümenin ise yüzde 8.1’i bulduğu görülüyor.    
 
Tarım sektörü ise yüzde 2.5 oranında küçüldüğü için ekonominin büyümesine olumsuz etkide bulunmuş durumda. Aynı durum ekonomideki önemli sektörler arasında bulunan inşaat için de geçerli. Krizden bir türlü çıkamayan inşaat sektöründe 2003 yılında yüzde 9 oranında küçülme yaşandı. Yalnız yılın son çeyreğinde inşaat sektöründeki küçülmenin durduğu dikkati çekiyor.  
 
Ekonominin talep cephesine bakıldığında ise geçen yıl özel nihai tüketim harcamalarında kayda değer bir yükseliş yaşandığı görülüyor. Bu durum büyük ölçüde, son çeyrekte dayanıklı tüketim malı harcamalarının patlamasından kaynaklanıyor.  
 
Talep cephesinde dikkati çeken diğer gelişmeler, sıkı bir istikrar programı uygulayan devletin tüketim harcamalarının azalması, yatırım harcamalarının ise nihayet artmaya başlaması. Yatırımlarda yaşanan toparlanma, ekonomide 2004 yılında da hızlı büyüme yaşanabileceği umudunu veriyor.  
 
SANAYİ YENİDEN ATAKTA  
 
Bir ay öncesine kadar, sanayiden gelen sinyaller çarkların yavaşladığı yönündeydi. Ocak ayında sanayi üretimindeki artış oranı, geçen yıl alıştığımız çift haneli oranlara göre biraz düşük gerçekleşmişti. İmalat sanayiindeki kapasite kullanım oranları da ilk 2 ayda önceki aylara göre epey düşük çıkmıştı.  
 
Geçen ay içinde açıklanan veriler ise sanayinin yılbaşında verdiği kısa bir moladan sonra yeniden atağa geçtiğini gösteriyor.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) 8 Nisan’da açıkladığı verilere göre, şubat ayında sanayi üretimi yüzde 15.6 oranında artış gösterdi. Esasında Irak savaşı tedirginliği ve uzun bayram tatili nedeniyle geçen yılın şubat ayında sanayinin performansı düştüğünden, bu yıl aynı ayda üretimdeki artışın yüksek çıkması bekleniyordu. Ancak beklenen üretim artışı bu kadar yüksek değildi. Şubat ayı sanayi üretimi artışı için yapılan tahminler yüzde 10-11 arasında değişiyordu.  
 
Sanayinin yeniden atağa kalktığına ilişkin ikinci sinyal ise mart ayı kapasite kullanım oranlarından geldi. DİE’nin verilerine göre, mart ayında kapasite kullanım oranı yüzde 82.3 olarak gerçekleşti. Bu oran şubat ayına göre 8.9 puanlık bir sıçramayı ifade ediyor. Mart ayındaki kapasite kullanım oranı, geçen yılın aynı ayında gerçekleşen oranı da 4 puan aşıyor.  
 
Mart ayında kapasite kullanım oranında görülen sıçrama, sanayi üretimindeki artışın bu ayda da yüksek çıkacağını düşündürüyor. Şubat ayındaki kadar yüksek olmasa bile mart ayında da sanayi üretimi çift haneli bir artış gösterebilir.  
 
Sanayi üretimi mart ayında beklediğimiz gibi bir artış gösterirse, ilk çeyrekteki artış oranı da yüzde 10 dolayında çıkacak. Bu durumda ekonominin genelindeki büyüme hızı da yüzde 5’in üzerinde çıkabilecek. Ekonomideki payı yüzde 30’u bulduğu için, sanayinin performansı ekonominin genelindeki büyüme oranı üzerinde epey etkili oluyor.  
 
FAİZDEKİ DÜŞÜŞ BÜTÇE AÇIĞINI AZALTTI  
 
2004 yılına girilirken muhasebe sisteminde yapılan değişiklik nedeniyle, ilk aylara ilişkin bütçe verilerinin açıklanması biraz gecikmişti. Maliye Bakanlığı, geçen ay içinde önce ilk 2 aya sonra da ilk çeyreğe ilişkin konsolide bütçe sonuçlarını açıkladı.  
 
Açıklanan bu veriler, ilk çeyrekte bütçede işlerin çok iyi gittiğini gösteriyor. Bütçe açığının önceki yılın aynı dönemine göre üçte bir oranında azaldığı, faiz dışı fazlada ise yüzde 50’nin üzerinde artış yaşandığı görülüyor.  
 
İlk çeyrekte bütçede yaşanan bu olumlu gelişmelerin iki kaynağı mevcut. Birincisi, faiz oranlarında geçen yıl başlayan düşüş ile birlikte faiz ödemelerinin de gerilemesi. Hazine’nin ilk 3 ayda faize ödediği para, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 5.7 azaldı. Bu durum toplam bütçe harcamalarındaki artışın yüzde 3.2’de kalmasını sağladı.  
 
Bütçedeki olumlu gelişmelerin ikinci kaynağı ise gelirlerde görülen artış. Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, ilk 3 ayda bütçe gelirlerinde yüzde 24.3 oranında artış yaşandı. Bu artış büyük ölçüde vergi gelirlerindeki yükselişten kaynaklanıyor. Ancak bu yıl başında bütçe muhasebesinde yapılan sistem değişikliği nedeniyle, gelir kalemlerinin geçen yıla göre ayrıntılı bir karşılaştırması yapılamıyor.  
 
Maliye Bakanlığı ilk çeyreğe ilişkin bütçe verilerini açıkladıktan sonra, ekonomi basınında, bu olumlu tablonun oluşmasında kamu bankalarından kârlarına mahsuben alınan 1.2 katrilyon liranın büyük rol oynadığı haberleri yer aldı. Ancak bu tahsilat olmasaydı da bütçede ilk çeyrek gerçekleşmeleri epey parlak olacaktı. Gelirlerden bu meblağı düştüğümüzde de bütçe açığında yüzde 22.4 gibi önemli bir düşüş ortaya çıkıyor. Bu meblağı yok saydığımızda, faiz dışı fazladaki artış ise yüzde 31.3 oluyor. Bu artış oranı da hiç de az değil.  
 
KONUT İNŞAATI DİPTEN DÖNDÜ  
 
İnşaat sektöründe işler son yıllarda pek iyi gitmiyor. Son 2 yılda ekonomi krizden çıktığı halde hala kriz koşullarını yaşayan 2 sektörden biri inşaat. Bu sektörün en önemli parçasını oluşturan konut inşaatında da genel duruma paralel kötü bir seyir var. 2000 yılında 315 bin olan yapımına yeni başlanan konut sayısı, halkın satın alma gücündeki düşüşle birlikte talep çökünce, 2002’de 162 bine kadar gerilemişti.  
 
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verileri, 2003 yılında ise konut inşaatının dipten dönüş yaptığını gösteriyor. Geçen yıl yapımına yeni başlanan konut sayısı 195 bin olarak gerçekleşti. Önümüzdeki aylarda yapılacak revizyonlarla birlikte, bu sayının 200 binin üzerine çıkması da mümkün.  
 
Konut inşaatında dipten dönüşün başlaması, inşaat sektörünün üzerindeki ölü toprağını atmaya başladığına işaret ediyor. Esasında milli gelir verilerine bakıldığında bu sektörde 2003’te 2002’ye göre daha derin bir küçülme yaşandığı görülüyor. Ancak yılın son çeyreğinde küçülmenin durduğu ve düşük de olsa bir büyümenin yaşandığı dikkati çekiyor.  
 
Konut inşaatının yeniden artmaya başlaması, bu sektöre girdi sağlayan çimento, cam, seramik gibi sektörler açısından olumlu bir gelişme. Yapımına yeni başlanan konut sayısı arttıkça, bu sektörlerin iş hacminde de artış yaşanacak.  
 
Konutların inşaatının tamamlanıp iskana açılması aşamasında ise mobilya, mefruşat gibi sektörlere de talep doğacak. Yapımına başlanan konut sayısının 1998’den beri düşüş içinde olması, son 2 yıldır iskana açılan konut sayısının da düşmesine neden oldu. Önceki yıl 161 bin olan bu konutların sayısı, geçen yıl 158 bine geriledi.    
 
İnşaat sektörü emek-yoğun bir sektör olduğundan, konut inşaatının dipten dönmesi istihdam açısından da olumlu bir gelişmeyi oluşturuyor.  
 
KAMUNUN BORÇ YÜKÜ HAFİFLİYOR  
 
Bugün Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri kamunun yüklü bir borç stokuna sahip olması. Faizlerde birkaç puanlık bir artış olsa hemen borcun nasıl çevrileceği ve nasıl ödeneceği tartışılmaya başlıyor. Bu tartışmalarda sadece kamunun mali yükümlülükleri üzerinde duruluyor. Oysa kamunun finansal varlıkları da mevcut. Borçların nasıl çevrileceği tartışma konusu yapıldığında bu varlıkların da dikkate alınması gerekiyor.  
 
Hazine bu amaçla bir süredir, kamunun mali yükümlülüklerinden finansal varlıklarının düşülmesiyle hesaplanan “kamu net borç stoku” verilerini hesaplayıp yayınlıyor. Kamu net borç stokunun 2003 yılındaki durumu ile ilgili veriler geçen ay açıklandı. Bu veriler incelendiğinde şu hususlar dikkati çekiyor:  
 
* 2001 krizi sırasında büyük bir sıçrama gösteren kamunun net borç yükü, son 2 yıldır hafifliyor. Geçen yıl net borcun milli gelire oranı yüzde 70.5 olarak gerçekleşti. Bu oran 2002 yılında yüzde 78.6 düzeyindeydi. Kriz öncesinde yüzde 57.4 olan bu oran, 2001 yılında ise yüzde 90.9’a yükselmişti.  
 
* Brüt borçların milli gelire oranının yıllara göre ortalama 15 puan daha yüksek gerçekleştiği görülüyor. Geçen yıl brüt borçların milli gelire oranı yüzde 83.5 olarak gerçekleşti. Bu oran önceki yıl yüzde 93.6, 2001 yılında ise yüzde 107.9 düzeyindeydi.  
 
* Nete vurulduğunda kamunun borç yükünün azalmasına en büyük katkıyı Merkez Bankası varlıkları yapıyor. Geçen yıl itibariyle bu kalemin milli gelire oranı yüzde 6.9’u buluyor. Kamu mevduatının milli gelire oranının yüzde 3.5, işsizlik sigortası fonunun net varlıklarının oranının ise yüzde 2.5 olduğu görülüyor.  
 
* Kamunun net borcu içinde ağırlık iç borçlarda. Geçen yıl iç borcun milli gelire oranı yüzde 48.3 olurken, dış borcun oranı yüzde 22.2 olarak gerçekleşti.  
 
DÜNYA EKONOMİSİNDE CANLANMA BEKLENİYOR  
 
IMF’nin her yıl nisan ve eylül aylarında yayınladığı “World Economic Outlook” (Dünya Ekonomisinin Görünümü) adlı raporun sonuncusu geçen ay yayınlandı. IMF uzmanlarının söz konusu raporda yer alan tahminlerini şöyle özetlemek mümkün:  
 
* Dünya ekonomisinde durum bu yıl geçen yıldan daha iyi olacak. ABD ekonomisi iyice canlanacak. AB (Avrupa Birliği) ekonomisi ise yine vasat bir performansa razı olacak. En büyük ihracat pazarımızda büyümenin düşük olması normalde bizim için kötü. Ancak AB ekonomisi 2 yıldır durgun olmasına rağmen ihracatta bir sorun yaşamıyoruz.  
 
* Dünya ekonomisinin büyüme hızındaki artışa paralel olarak, dünya ticaret hacminde de yükseliş yaşanacak.  
 
* Halen varili 30 doların üzerinde olan ham petrol fiyatlarında fazla bir düşüş yaşanmayacak. Bu yıl için beklenen ortalama fiyat 30 dolar. 2005’te de ham petrol fiyatları yüksek düzeyde kalacak. Bu durumda petrol ithalatı için ödediğimiz fatura 5 milyar doların üzerine çıkacak.  
 
* Uluslararası faiz oranlarında bu yıl bir değişiklik beklenmiyor. Ancak gelecek yıl için önemli bir yükseliş beklentisi var. Bu durum dış borçlanmada işimizi biraz zorlaştıracak.  
 
* IMF uzmanlarının Türkiye tahminleri hükümetin hedeflerine yakın. Bu yıl ve 2005’te beklenen büyüme oranı yüzde 5 düzeyinde. Enflasyon tahminleri hükümetin hedefinden (yüzde 13.6) biraz daha iyi. Cari açığın milli gelire oranının ise bu yıl yerinde sayması, 2005’te biraz gerilemesi bekleniyor. Bu tahminler tutarsa, Türkiye ekonomisi önümüzdeki 20 ayı gayet rahat bir ortamda geçirecek.  
 
ÇALIŞANLAR İÇİN KRİZ HALA SÜRÜYOR  
 
Her krizde olduğu gibi 2001 krizinde de en büyük fatura çalışanların sırtına yüklenmişti. Çoğu yılda 2 kez zam almaya alışmış olan çalışanlar, enflasyon hızla yükseldiği halde, o yılı ücret artışı olmadan geçirmek zorunda kalmıştı. Bu “sıfır zam” uygulaması, batmamaya çalışan işletmelerin masraflarını kısmak için başvurdukları bir yoldu. 100 binlerce kişinin işini kaybettiği o dönemde, en güçlü sendikalar bile ücret artışı istemeye cesaret edememişti. Reel ücretlerde bir yılda yüzde 15’lik erime yaşanmıştı.  
 
Bugün 2001 krizi epey geride kaldı. Ekonomi son 2 yılda hızlı büyüyünce, o dönemde batma tehlikesi geçiren işletmelerin çoğu yeniden kâra geçti.  
 
Ancak son 2 yıldaki bu olumlu gelişmelerden çalışanlar pay alabilmiş değil. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verileri, reel ücretlerdeki gerilemenin hala sürdüğünü gösteriyor. DİE’nin verilerine göre, imalat sanayiinde üretimde çalışanların saat ücretleri, geçen yıl reel olarak yüzde 1.9 oranında geriledi. Reel ücretlerde 2002 yılında da yüzde 5.4 oranında gerileme yaşanmıştı.  
 
Reel ücretlerde geçen yıl yaşanan gerileme kamu sektöründen kaynaklandı. Ancak özel sektörde de önemli bir artış yaşanmadı. Geçen yıl kamu çalışanlarının reel ücreti yüzde 5.3 azalırken, özel sektörde çalışanların reel ücreti sadece yüzde 0.6 oranında arttı.  
 
Reel ücretlerinin geçen yıl da gerilemesi, çalışanların satın alma gücünü biraz daha eritti. Ekonominin istikrarlı bir büyüme trendine girebilmesi için satın alma gücünde artış yaşanması şart. Şu anda iç talepte bir canlanma ve ama bunun kaynağı krizden bu yana ertelenen otomobil ve dayanıklı tüketim malı talebinin devreye girmesi. Ertelenen talepler karşılandıktan sonra canlanmanın devam etmesi ancak yeni taleplerin doğması halinde mümkün. Satın alma gücü düştüğü müddetçe ise yeni taleplerin doğması biraz zor olacak.  

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz