"Beş Kuşağın Anatomisi"

Farklılığı görmek, ayrıntılara tanık olmak için iyi analiz şart... Cumhuriyet’den bu yana, neredeyse yüzyılda Türkiye’ye damgasını vuran işadamlarının tamamı, yaşadıkları dönemin koşullarına uygun ...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Beş Kuşağın Anatomisi

Farklılığı görmek, ayrıntılara tanık olmak için iyi analiz şart... Cumhuriyet’den bu yana, neredeyse yüzyılda Türkiye’ye damgasını vuran işadamlarının tamamı, yaşadıkları dönemin koşullarına uygun karakteristikler sergilediler... Eğitimden, ilk işlerine; favori sektörden krediye bakışlarına, her alanda farklı yapıları vardı. Vehbi Koç’un “yatırım felsefesi”,  Şarık Tara’nın sektör tercihi, Ahmet Nazif Zorlu’nun risk anlayışı ve diğerleri... Capital, Türkiye’ye damgasını vuran 5 kuşak işadamının özelliklerini ortaya koyan bir araştırma hazırladı...

Türkiye geçtiğimiz yüzyıl boyunca sayısız işadamı, girişimci yetiştirdi...Hacı Ömer Sabancı, Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı gibi “öncü” işadamlarını diğerleri izledi. Bu 100 yıllık süreçte farklı dönemlerde iş hayatına atılan farklı kuşaklardaki işadamlarının profili de zaman içinde değişti. Eğitim düzeylerinden, yönetim anlayışlarına; profesyonel yöneticilerle ilişkilerinden, özel hayatlarına her alanda çizgileri farklılaştı.

Eczacıbaşı Topluluğu’nun kurucusu, iş dünyasının duayenlerinden Dr. Nejat Eczacıbaşı, “Kuşaktan Kuşağa” adlı kitabında, girişimcilerin kuşaktan kuşağa değişim göstermelerinin bir gereklilik olduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Türkiye’nin ilk kuşak sanayicilerinden sayılabilirim. Özel girişimin önemli ölçüde sanayi alanına girişi, İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen Demokrat Parti İktidarı dönemine rastladı. Bu dönem içinde kişisel yetenek ve çabalarıyla çok önemli kurumlar meydana getiren girişimciler oldu. Bunların yurt ekonomisine yaptığı katkılar ortadadır. Ne var ki, yetişmekte olan ve önceki kuşakların yerini almaya hazırlanan genç kuşağın, bizim kuşağımız dönemindeki bazı tutumlarla aynı düşüncede olmadıklarını biliyorum ve olmamalarını diliyorum. Gençlik, geçirdiğimiz altmış yıllık gelişimini değerlendiriyor ama bunu eleştirmesini de çok iyi biliyor.”

Girişimcileri kabuklarını kırmaya zorlayan, aslında dünya ekonomisinin değişen koşullarıydı... Peki, iş dünyasının kaptan köşkündeki patronları yeni koşullara nasıl uyum sağladı? Türk girişimcisinin anatomisi kuşaktan kuşağa nasıl değişti? Capital dergisi olarak bu konuda kapsamlı bir araştırma hazırladık. Araştırmayı yaparken onların hayat öykülerini anlatan kitapları ve yapılan söyleşileri bir kez daha gözden geçirdik.

Türkiye Sanayi Kalkınma Bankası’nda 28 yıl çalıştıktan sonra, genel müdür müşavirliği görevinden emekli olan ve ardından “TSKB’nin Öyküsü” adlı kitabı yazan Erol Üyepazarcı, bize imalat sektörünün ve sanayicinin gelişimini aktardı. Koç Holding İdare Komitesi Başkanlığı’ndan 1991 yılında emekli olan, Capital Danışma Kurulu Başkanı Can Kıraç’ın yorumları da bize ışık tuttu. Deneyimli gazeteci Faruk Türkoğlu, Profesör Dr. İlhami Karayalçın ve yönetim danışmanı Ulaş Bıçakçı da görüşleriyle araştırmamıza önemli katkılarda bulundular.

CUMHURİYET’İN İLK GİRİŞİMCİLERİ

“Öncü kuşak” olarak adlandırabileceğimiz ilk kuşak, 20’inci yüzyılın başlarında dünyaya geldi, Birinci Dünya Savaşı’na ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etti. Tarım ülkesi olmamıza rağmen, 1920’li – 1930’lu yıllarda unu bile ithal ettiğimiz oluyordu. Ülke çapındaki özel sanayi kuruluşları, bir – iki tane çivi, tütün, iplik ve bez fabrikasından ibaretti.

1927 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun hemen ardından 1929’da patlak veren ve tüm dünyayı saran ekonomik kriz, Türkiye’yi de derinden etkiledi. Özel sektörün sanayileşme çabaları yetersiz kaldı. Devlet eliyle sanayileşme ön plana çıktı. Sümerbank, Etibank, Tekel ve SEKA gibi kuruluşlar ancak 1930’lu yıllarda kuruldu.

Öncülerin profili

Bu kuşağın temsilcileri sayılan Vehbi Koç ve Hacı Ömer Sabancı gibi isimler, ticaret ile uğraşarak iş hayatına atıldılar. Bir kısmı ise büyük toprak sahibiydi. Vehbi Koç işe küçük bir bakkal dükkanıyla başladı. Zamanla Ford ve Standart Oil gibi yabancı şirketlerin Türkiye temsilciliklerini aldı. 

Hacı Ömer ise işçilikten pamuk tüccarlığına sıçradı. Sanayiciliğe ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1940’ların ikinci yarısında adım attı. Hacı Ömer 1944’te ilk kez bir yağ fabrikası satın alarak sanayiciliğe yöneldi. Vehbi Koç ise 1948’de General Electric’i Türkiye’de ampul fabrikası kurmaya ikna etti ve ortak yatırıma gitti.

Profesör Dr. İlhami Karayalçın, bu kuşağın özellikleri hakkında şunları söylüyor: “O zamanlar en büyük sanayici devletti. İlk kuşaktaki girişimciler devletten çok çekinirlerdi. Piyasanın kural koyucusu devletti. Borçlanmaya, kredi kullanmaya sıcak bakmazlardı. TSKB bu kuşağa kur garantili, uzun vadeli çok cazip kredileri sağlamış olmasına rağmen çok isteksiz davranmışlardır.”

Erol Üyepazarcı öncü kuşağın kredi kullanma konusundaki yaklaşımını anlatırken,“Çok sağlamcı insanlardı. Hacı Ömer Sabancı’nın kullandığı kredi kadar parayı ne olur olmaz diye bankada hazır tuttuğu söylenirdi” diye konuşuyor.

Dişleriyle tırnaklarıyla çalıştılar

Savaş görmüşlerdi, yokluğun ne anlama geldiğini iyi biliyorlardı...Çok tutumluydular. Aralarında Nejat Eczacıbaşı gibi üç dil bilen, yurt dışında tahsil görmüş şanslı gençler olsa  da o yılların Türkiye’sinde çoğu iyi eğitim alamamıştı, dil bilmiyordu ama “muvaffak olmak” için dişleriyle, tırnaklarıyla çalışmaktan kaçınmadılar...

Profesyonel yönetici ihtiyacını ise devletteki üstü düzey bürokratları transferler ederek karşıladılar. Ziraat Bankası Umum Müdür Muavinliği, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Sümerbank Umum Müdürlüğü yapmış olan Hulki Alisbah, 1949’da Koç Grubu’na katıldı. Koç Grubu’na ait büyük sanayi tesislerinin kuruluşunda ve idaresinde onun bilgi ve tecrübesinden faydalanıldı. Bu kilit adamın önemini Vehbi Koç’un şu sözleri ile aktaralım: “Giriştiğim tüm önemli işlerde Hulki Alisbah’ın fikrini aldım ve tavsiyelerine uydum.”

O yıllarda önemli iş yemekleri için İstanbul’un en şık mekanı olan Park Otel tercih edilirdi. Büyükada’daki Büyük Kulüp bu kuşaktaki işadamlarının yaz aylarındaki dinlenme ve buluşma yeriydi.

MÜHENDİS PATRONLAR KUŞAĞI

Doğuş Holding’in kurucusu Ayhan Şahenk, Enka’nın ortaklarından Şarık Tara, Tekfen’in kurucu Feyyaz Berker ve ortağı Nihat Gökyiğit, Eti Bisküvileri’nin sahibi Firuz Kanatlı, ECA’nın patronu Ekrem Elginkan... Bu isimler, Türkiye’nin yetiştirdiği ikinci kuşak girişimcileri temsil edenden sadece birkaçı. Kimileri hayata veda etti, kimileri bayrağı gençlere, profesyonellere devretti. Kimisi ise 70’li yaşlarını sürüyor ve halen ilk günkü heyecanıyla işinin başında.

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk kuşağın en büyük sıkıntısı yetişmiş teknik adam bulmaktı. Bu eksiği gidermek üzere Ankara Üniversitesi kuruldu, İstanbul Teknik Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi mümkün olan en iyi olanaklarla donatılarak geliştirildi. 1946 –1960 yılları arasında çalışma hayatına atılan ve yükselişe geçen ikinci jenerasyon, bu nedenle ağırlıklı olarak mühendislik eğitimi aldı. Onlara “mühendis patronlar kuşağı” demek yanlış olmaz. Genç yaşta kendi şirketlerini kurdular. Yırtıcı, girişken, kendine güvenen insanlardı. Üniversite yıllarından tanıdıkları okul arkadaşlarını zamanla şirketlerine çektiler.

İkinci kuşağın anatomisi

1950’li yılların başında ekonomi hızlı büyümeye başladı. Türkiye, dört yıl üst üste yüksek büyüme oranlarına tanık oldu. Ardından gelen 1954 – 57 krizi, yatırımcılar için önemli yatırım fırsatları ortaya çıkardı. Kriz döneminde ithalat kısıtlanınca yerli ürünlere olan talep arttı. Bu durum ikinci kuşak girişimcilerin güçlenmesi için bir fırsat yarattı. İğneden ipliğe, dokumadan metal eşyaya, gıdadan yapı malzemelerine bir çok üründe yeni yatırımlar başladı, fabrikalar kuruldu. Ülkede yol, baraj gibi alt yapı yatırımlarına hız verildi ve yeni bir müteahhit kuşak doğdu. 

Erol Üyepazarcı bu kuşağın karakteristik özelliklerini şöyle özetliyor: “İçlerinde babadan zengin olan azdır. İlk birikimlerini kendi kendine edinen hakiki girişimcilerdir. Dil bildiklerinden, kimseye muhtaç olmadan yurt dışında iş teması yapabiliyorlardı. TSKB’nin istediği normlarda fizibilite hazırlayabilecek kapasitedeydiler. Adnan Menderes Hükümeti o yıllarda IMF ve Dünya Bankası ile çatışma halindeydi. Türkiye’de ithal ürünlerin yerini tutabilecek her türlü zaruri ihtiyaç malzemesine ihtiyaç vardı. O yıllarda ne üretseler satabiliyorlardı. Teknik kadro önemini korumaya devam etti. Sadece devlete verecekleri vergiyi hesaplayabilecek iyi bir muhasebe müdürü tutarlardı.”

Bu kuşak iş hayatının ilerleyen yıllarında kurumsallaşmaya, profesyonel yönetime önem verdi. Değişen şartlara zaman zaman geçte olsa uyum gösterdi.

TİCARETTEN YETİŞENLER KUŞAĞI

İş dünyasına 1960 – 1975 yılları arasında girip, yükselen bu gruptaki işadamlarının bir bölümü motorlu taşıt bayiliği, lastik ve zirai ilaç bayiliği gibi ticari faaliyetlerden kazandıkları parayı sanayi yatırımlarına yöneltti. Bu dönem gerçekten zor ve sıkıntılı idi. Aydın Doğan bu dönemde Milliyet’i satın aldı ve adını duyurdu. Kütahyalı Güral Ailesi, 1972’de kömür madeni işletmeciliğiyle başlayan çıkışını ilerleyen yıllarda seramik ve turizm sektörlerinde devam ettirdi.

1970’li yıllar, eğitim ve gelir seviyesinin yükselişine paralel olarak iç pazarın hızla geliştiği dönem oldu. Bu yıllarda “ticaret erbabı” denilen çok sayıda küçük işadamı birikimlerini çeşitli sektörlerde yatırıma dönüştürerek büyüdüler. Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerinde küçük atölyeler, fabrikalar bu dönemde faaliyete başladı.

Turgut Işık Bartın’da ilk tesisini (Baksan Bartın Kağıt Sanayi) 1969’da kurarak Işıklar Holding’in temelini attı. Kayseri’de Birlik Mensucat, bu dönemde doğdu. Alarko Grubu mümessillikten, üretime bu yıllarda geçti.

Profesyonellerin yükselişi

Başarı da yönetimin payı bu yıllarda anlaşıldı. 1970’li yıllarda “Holdingleşme”  başladı.

1970’de 3 olan holding sayısı 1980’de 300’e çıktı. Köklü kuruluşlar bu yıllarda genç üniversite mezunlarını alıp kendi yetiştirmeye başladı. Gazeteci Faruk Türkoğlu, “İlk kez bu kuşakta özkaynaklar yerine, kredi ile yatırım yapma eğilimi öne çıktı. Ancak, reel faizin yüksek düzeyi, Pazar araştırmasının yetersiz olduğu durumlarda işadamlarını sıkıntıya soktu” diyor.

O yıllarda kurulan şirketler ise şanslı sayılabilirdi. Çünkü, sayıca az da olsa özel sektörde deneyimli profesyonel yönetici bulunabiliyordu. Yüklü ücretler, cazip koşullarla transferler bu dönemde başladı. Patronlarına söz dinletebilen, astlarına demokratik davranan ve kurumsallaşmayı gerçekleştirebilecek yetenekteki profesyoneller bu dönemin yıldızıydı.

80’Lİ YILLARIN LİBERAL KUŞAĞI

Ordunun 12 Eylül 1980’de yönetime el koyması ile Türkiye bir dönemi kapattı, yeni bir düzene adımını attı... Askeri yönetimin ekonomi bakanı Turgut Özal idi. Anavatan Partisi 6 Kasım 1983’teki genel seçimleri kazanınca, “Özallı yıllar” başlamıştı...1980’li yıllarda bir girişimci patlaması oldu. Atak ve yeni dönemin koşullarını iyi kavrayan küçük girişimciler önlerine çıkan fırsatları değerlendirdiler.

24 Ocak 1980’de alınan kararlarla, “ithal ikamesi modeli” ile sanayileşme terk edildi. Rekabet kuralları tamamen değişmiş, Türk sanayicisi sarsılmıştı. “Ya ihracat ya ölüm” sloganı ile değişim başladı.  Sanayi kuruluşları kısa zamanda yeni koşullara uyum gösterdi, ihracat içinde sanayi ürünlerinin payı sürekli biçimde arttı. Tekstil ve hazır giyim sektörü ihracata yönelik yapılandı. Bu yıllarda iş hayatına girenler, yabancı sermaye ve dünyaya açılma konularında önceki kuşaklardan çok farklı bir yaklaşım sergiledi, yabancı ortaklığa ve global pazarlara açılmaya çok sıcak baktı.

Yönetim danışmanı Ulaş Bıçakçı, “1980 sonrasında finans sektörünün yıldızı yükseldi. Bankalar, bankerler, para piyasaları, borsa, aracı kurumlar hayatımıza girdi. Paradan para kazanan bazı iş adamları iktidar ve güç hırsına kapıldılar” diyerek bu dönemin girişimcilerinin dikkat çeken bir özelliğini ortaya koyuyor.

Liberal girişimciler siyasete de uzak durmadılar. Hatta Sedat Aloğlu, Cavit Çağlar gibi isimler bizzat siyasete girmekten kaçınmadı. Bu tutumları bazı kesimlerden eleştiri de aldı.

Farklı bir kimlik

Türkiye’nin bazı gözde şirketleri bu dönemde el değiştirdi. Bazı patronlar kendi eliyle kurmak yerine, satın alarak büyümeyi tercih ettiler. Asil Nadir’den Vestel’i satın alan Ahmet Zorlu ile Bursalı Sönmez Ailesi’nden Sifaş ve Polilen’i  satın alan Cavit Çağlar kendilerinden uzunca bir süre söz ettirdiler.

O yıllarda TSKB’de görevli olan Erol Üyepazarcı, Ahmet Zorlu’nun Vestel’i satın alışına ilişkin bir anısını şöyle anlatıyor: “Asil Nadir İngiltere’de tutuklandıktan sonra borçlarına karşılık Vestel’in satışına karar verildi. Ahmet Zorlu talip oldu. O yıllarda Şemsit Tülleri diye bilinen fabrikayı satın almış, tül üretiyor. Herkes Ahmet Zorlu için ‘Bu adam televizyon işinden ne anlar? Parasını batıracak’ diyordu. Geldi, bize bir ödeme planı sundu, kabul ettik. Ödemelerini tıkır tıkır yaptı. O dönemin girişimcileri çok farklı alanlara girmeye çalıştılar.

Hepsi Ahmet Zorlu gibi başarılı olamadı. Zorlu, işkolik bir adamdır ve Vestel’i çok iyi profesyonel kadrolara teslim etti. Şirket Ar & ge, ihracat ve Pazar stratejisi gibi konularda çok ilerledi.”

Pahalı zevkler

Girişimciler bu dönemde “mazbut” yaşantılarından sıyrılıp, renkli bir sosyal hayata “merhaba” dediler. Golf kulüpleri çoğaldı. Hillside, Vakkoroma Gym ve lüks otellerin “fitness club” adı verilen spor ve sağlık merkezleri gibi şık yerlerde form tuttular.

Tüketim davranışlarında çekingen olmadılar. Yerli otomobil kullanan Vehbi Koç’un tersine “Ferrari” ve “Porche” gibi süper lüks otomobiller kullanmayı tercih ettiler. Boğaz sırtlarındaki ve Belgrad Ormanları kıyısındaki lüks villa kentler arttı. Louis Vuitton ve Gucci gibi markalar Türkiye’ye gelerek büyük kentlerin gözde alışveriş merkezlerinde mağaza açtılar ve müşteri bulmakta zorlanmadılar. “ŞamdanSa” iş yemekleri için tercih edilen gözde bir mekan oldu.

MİLENYUM KUŞAĞI

Yeni bir bin yıl iş dünyasındaki gençleşme hareketinin ayak sesleri ile başladı. Yaşları henüz 40 bile olmayan gençler, iş dünyasına ağırlıklarını koyuyorlar. Onların ilgi alanları ise yeni ekonomiyle birlikte yükselen telekomünikasyon, medya ve internet sektörleri idi... Aralarında Ali Koç ve Serdar Uzel gibi köklü sanayicilerin ikinci ve üçüncü kuşak temsilcilerinin yanı sıra, Karma’nın kurucusu Alvi Mazon ve Escort Bilgisayar’ın sahibi İbrahim Özer gibi kendi sermayesiyle işini kurmuş, başarılı olmuş gençler de var.

Ortak özellikleri, Türkiye’nin ve Amerika’nın en iyi okullarından mezun olmaları... Parlak yüksek lisans dereceleri var. Profesör Dr. İlhami Karayalçın’ın deyimiyle “Yurtdışındaki başarılı işadamlarından hiçbir farkları yok.” İşleri dostane ilişkilerle değil profesyonelce hazırlanmış sözleşmelerle yönetiyorlar. “Milenyum kuşağı” olarak adlandırabileceğimiz bu kuşak, eş – dost aracılığıyla profesyonel yönetici aramıyor. Beyin avcısı tabir edilen üst düzey yönetici bulma konusunda uzman Egon Zehnder ve Nicholson International gibi şirketler aracılığıyla yönetici arıyor.

Ulaş Bıçakçı bu kuşağı diğerlerinden keskin biçimde ayıran özellikleri şöyle sıralıyor:

“Eski kuşaklar dışa açık değildi. ‘Kendin pişir, kendin ye’ politikası güderdi. Şimdiki genç kuşak ise dışa açık. Halka açılma, globalizm, şirket evlilikleri (mergers), birleşmeler (acqusitions), stratejik işbirliği gibi kavramları benimsiyor.

İlk iki kuşak şirketi çocuğu gibi görürdü. Profesyonellere hatta kendi çocuklarına bile emanet edemezdi. Yeni dönemin genç patronları profesyonellere daha çok yer verir, yetki devreder. Hatta yeni ekonomi şirketlerinde, “çocuklarını para için satar”. Teşbihte hata olmaz derler...Şirkete piyasa değeri kazandırıp, satar ve büyük paralar kazanır.”

AİLE ŞİRKETLERİNDEKİ ÜÇ KUŞAĞIN ANALİZİ

Can Kıraç/ Koç Holding İdare Komitesi Eski Başkanı

Koç Grubu’nda 41 yıl boyunca çalıştıktan sonra Koç Holding İdare Komitesi Başkanlığı’ndan emekli olan Can Kıraç, Türkiye’de aile şirketlerinin üç kuşağı hakkında şu değerlendirmeleri yaptı:

Cumhuriyet döneminde farklı dönemlerde iş hayatına atılan işadamlarının karakteristik özellikleri zaman içinde nasıl değişti?

Sizin yaptığınız beş kuşak tarifine katılmıyorum. Bence, Cumhuriyet döneminde, kendi iradesiyle ve olanaklarıyla girişimci olan herkes ( 1923’te veya 2001’de olsun), birinci kuşaktır. İkinci kuşak, birinci kuşağın çocuklarından oluşmaktadır. Sakıp Sabancı, Bülent Eczacıbaşı, Rahmi Koç ve Halis Komili gibi isimler ikinci kuşaktır. Bu isimler girişimciliği ve patronluğu miras yoluyla elde etmiştir. İkinci kuşak içinde, babalarından devraldıkları işi büyüten girişimciler bulunmaktadır. Bunun en başarılı örneği Sabancı Kardeşler’dir.

Üçüncü kuşak ise gene sermaye hakimiyeti ailenin elinde bulunduğu için, miras yoluyla patronluğa yönelen torunları kapsar. Mustafa Koç ve Ali Sabancı gibi.

Genç patronlar ile ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Birinci kuşak patronlar, iş hayatında  eğitimin önemini yaşayarak öğrendikleri için, çocuklarını, Avrupa ve Amerika'da yetiştirmeye özen göstermişlerdir. Bu yönüyle, ikinci ve üçüncü kuşak patronlar, çağdaş yönetim kurallarını ve mesleki bilgileri öğrendikleri için profesyonel kadrolarla daha uyum içinde çalışmaya yönelmektedirler.

Bugün, Türk ekonomisinin belkemiğini oluşturan sınai, ticari şirketlerin ve holdinglerin tamamı aile şirketi olma özelliklerini korumaktadırlar. Girişimci patronların ikinci kuşağı ve kademe kademe üçüncü kuşak işbaşına geldiği, sermeye piyasası yaygınlaşmaya başladığı halde, sermaye hakimiyeti ailelerin kontrolünde kaldığı için, yabancı ortaklı şirketler dışında, gerçek anlamda kurumlaşmaya ulaşılamamaktadır.

Sizce işadamlarının tavrında hangi konularda ciddi değişim yaşandı?

Türkiye'nin bir türlü kurtulamadığı ekonomik ve siyasal krizler sebebiyle  iş dünyasının siyasete bakışında da önemli değişiklikler yaşanmaktadır.

Meslek Odaları’nın ve Tüsiad, Müsiad gibi kuruluşların, sık sık, ekonomik ve sosyal politikalarla  ilgili görüşlerini açıklamaları, böylesine çok sesli bir ortamda, işadamlarının, önümüzdeki dönemde, siyasi kadrolar içinde rol almaya hazırlandıklarının işareti gibi
geliyor bana.

Önümüzdeki dönemde, işadamlarımızın siyasi partilerde aktif göreve talip
olacaklarını sanıyorum. Ve, bu gelişmeden, memleket için büyük yarar doğacağına inanıyorum.

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz