"Yeni Dönemin Gerçekleri"

Değişimi bazen zamanında okumak zordur. Ünlü guru Richard Pascale, “ Çevremizde çok büyük değişimler yaşıyoruz. Ben böyle bir ortamda uzun süreli dengede kalan organizasyonların büyük sorularla kar...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Yeni Dönemin Gerçekleri

Değişimi bazen zamanında okumak zordur. Ünlü guru Richard Pascale, “ Çevremizde çok büyük değişimler yaşıyoruz. Ben böyle bir ortamda uzun süreli dengede kalan organizasyonların büyük sorularla karşılaşacağına inanıyorum” diyor.  Gerçekten de tüketiciden, çevresel koşullara; siyasetten uluslar arası ilişkilere, sürekli yaşanıyor. Şirketler ve onları yönetenler, bu değişimi, daha doğrusu yeni dönemin gerçeklerini tam olarak algılamazlarsa, başarısızlık da beraberinde geliyor. Dünya büyük bir dönüşümden geçiyor, tüketici eğilimleri değişiyor, rekabette yeni koşullar ortaya çıkıyor. Böyle bir ortamda eski iş yapış şekillerine ve yaklaşımlara sahip olmak, gelecek için ciddi riskler taşıyor. O nedenle yönetici ve işadamlarının “Yeni Gerçekler”i iyi okumaları gerekiyor… Capital, bu gerçekleri, uzmanlarla birlikte ortaya çıkardı ve yorumladı….

1- HANE ARTIŞ HIZI DÜŞMEYECEK

1990’a kadar yüksek düzeyde olan nüfus artış hızı, refahın yaygınlaştırılmasını önlüyordu. Önümüzdeki 20 yıl içinde nüfus artış hızının gerilemesi sürecek. 2020’de bu hız yüzde 1’e yaklaşacak. Hane ve aile sayısının 10 yıllık dönemde yüzde 2,5’lik artış oranını koruması ise iç talebi yine de genişletecek.

1980’li yıllarda Türkiye’de yılda 300 bir kadar evlilik gerçekleşiyordu. Bu rakam 2000 yılında 500 bini aştı. Evlilik sayısının 2015’e dek artmaya devam edeceği öngörülüyor. Evlilikler hane sayısı artışının ardındaki en büyük itici güç.

Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü öğretim üyesi Doç. Dr. İsmet Koç, “Yeni evlenen çiftlerin yüzde 66’sı yeni ev açıyor. Yeni ev açma eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Bu durum evlilikten kaynaklanan talep artışına neden oluyor” yorumunu yapıyor.

Arçelik yetkililerine göre, sağlıklı bir büyüme sürecine girilmesi halinde, evlilik ve yenileme talebiyle birlikte yurt içi pazarın 3 milyar dolara ulaşılacak.

2- ÇOCUĞA YATIRIM GÜNDEMDE

1980’de Türkiye’de 20 – 54 yaş arasında 17.5 milyon üretken nüfus ve aynı sayıda 0 – 14 yaş arası çocuk vardı. 2010’da çocuk sayısı 20 milyonda kalırken, üretken nüfus sayısı 40 milyona yükselecek. Bir çocuk, iki üretken kişinin geliri ile daha iyi büyütülecek. Çocuklarla ilgili her türlü iş ve yatırım daha fazla kazanç getirecek. Kadının çalışma hayatındaki ağırlığının da artmasıyla, kreş ve çocuk yuvalarına duyulan ihtiyaç büyüyecek.

2000 yılı itibariyle 10 milyon 350 bin dolayında olan ilköğretim çağındaki (7-14 yaş) çocuk sayısı fazla artmayacak. Eğitimin kalitesinin yükseltilmesi ve bölgesel dağılımın eşitlenmesi hedeflenecek. Yeni okul ve sınıf inşaatı yerine okul araç-gereç ve donanımlarına kaynak ayrılacak. Gelir piramidinin üst sıralarında yer alan bir ailenin özel okula giden çocuğu için yaptığı yıllık harcamanın 15-20 bin dolara ulaştığı düşünülürse, çocuklara yapılan yatırımın büyüklüğünü hayal etmek daha kolaylaşıyor.

ODTÜ Ekonomi Bölümü’nden Doç Dr. Hakan Ercan, “Çocuk sayısı artmıyor. Dolayısıyla eğitimde kaliteye yönelebiliriz” değerlendirmesini yapıyor.
 
3- BİREYSELLEŞME EĞİLİMİ

Bugüne kadar insanlar, kendi kişisel sorunlarından çok ait oldukları topluluk ve toplumun sorunlarına kafa yoruyorlar, günü ve hayatı yaşamayı erteliyorlardı. Gelecek dönemde bireyselleşme eğilimi giderek güç kazanacak. Tüketim bireyin tercihleri doğrultusunda gelişecek.

Gima Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Ali Serhan Şahin, “Bilgi teknolojilerinin şekillendireceği bu yeni çağda insanlar bireyselleşmeye daha fazla önem verecek” diyor ve devam ediyor:

“Günümüzde üreticiler bireysel zevk ve ihtiyaçlara özel üretime başladı. Örneğin, Chrysler firması, müşterinin özel bir siparişi olan bir otomobili birkaç hafta içinde üretebiliyor.

Perakendecilik sektöründe sadakat kartı gibi uygulamalar sayesinde tüketim alışkanlıkları, sosyo-ekonomik durum gibi verileri kaydedebiliyor ve bunları değerlendirebiliyoruz, Böylece, kişiye özel promosyonlar ve indirimler teklif edebiliyoruz. Tüketicinin satın alma alışkanlıklarını değiştirmesi elbette üreticilerin tasarımlarını, pazarlama yöntemlerini değiştirmesine neden olacak.”

4- KENT KÜLTÜRÜ YÜKSELECEK

İç göç nedeniyle 1990 yılında büyük kentlerde yaşama süresi en az 25 yıl olanların oranı yüzde 56 idi. 50 yıldır kentte yaşayanların oranı ise yüzde 197a kadar düşmüştü. Bu nedenle trafikten müziğe, siyasetten reklamcılığa kadar her alanda “varoş kültürü” egemendi.

İç göçün eski hızını kaybetmesi nedeniyle 2010’da kentlerde yaşama süresi 25 yılı geçenlerin oranı yüzde 80’e, 50 yılı geçenlerin oranı ise yüzde 30’a yükselecek. Kentlilik, yükselen değer olacak, toplumsal hayatta kalite yükselecek.

5- KADINLAR GELİYOR

Üniversitelerde okuyan kızların, toplam öğrenci sayısına oranı son 20 yılda yüzde 19’dan yüzde 39’a çıktı ama halen her dört kadından biri okuma yazma bilmiyor.

Gelecek 20 yıl içinde kadınlar, girişimcilikte siyasi ve sosyal hayatta daha etkin duruma gelecek.

6- VERİMLİLİK DÖNEMİ BAŞLAYACAK

Son 20 yılda dışa açılma ve arka arkaya uygulanan ama yarı yolda terk edilen istikrar paketleri toplumsal dokumuzu örseledi. Bunlar yetmezmiş gibi küreselleşmenin olumsuz etkileri de ekonomideki tüm taşları yerinden oynattı. 21.yüzyılın ilk 10 yılında ekonomi, verimliliğe dayalı yeni bir sosyal ve insancıl boyut kazanacak ve yaralar sarılmaya başlanacak.

7- GÖĞÜS GÖĞÜSE REKABET

1980 sonrasında malların ve 1989 sonrasında sermayenin serbest dolaşımı, Türkiye ekonomisindeki istikrarsızlıkları artırdı. Son 15 yılda üç daralma, dört durgunlukla boğuştuk.

Yeni dönemde ekonomi yönetimleri, küreselleşmenin salgın krizlerine ve iç piyasalarda yarattığı dalgalanmalara karşı daha deneyimli ve hazırlıklı olacak. Erken uyarı sistemleri ile dünya ekonomisini ve rakiplerimizi yakından izleyeceğiz.

8- İŞSİZLİK TEHLİKESİ

İşsizlik oranı halen çok yüksek düzeyde. Ancak, bir yandan otomasyon, diğer yandan demografik nedenler, önümüzdeki yıllarda işsizlik tehlikesini daha da büyütecek. Gelecek yıllarda hükümetlerin en önemli görevi hem istihdamı hem de verimliliği bir arada arttırmak olacak. Bunun için hizmetler sektörünün gelişmesi ve girişimciliğin teşvik edilmesi gibi yeni önlemler gündeme gelecek.

ODTÜ Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Hakan Ercan’ın bu eğilim ile ilgili değerlendirmeleri şöyle:

“Türkiye daha yüksek işsizliği görmedi. Yeni işler çoğunlukla, düşük ücretli olan hizmetler kesiminde olacak. Servis sektörünün tepedeki yüzde 10’u, özellikle finansal hizmetler ve benzeri yüksek öğretim gerektiren, kaliteli işler. Çoğu ise düşük ücretli. 

Burada sanki görünürde bir açmaz var. Verimliliği arttırırsanız, daha az kişiyi işe alırsınız gibi. Ancak, kısa vadede bakılmadığında, verimlilik artışının ortaya çıkaracağı üretim artışı pastayı, geliri ve tüketim talebini büyütecek, istihdamı da arttıracak. Sorun, kısa vadede işini kaybedenlerin, yeni işler için kalifiye olmayabilecek olması ki, sanayi devriminden bu yana bu olgu gözleniyor.

Açmazın yanıtı iki taraflı olmak zorunda. Bir yandan, gençler için genel ve mesleki eğitime katılımı ve bu eğitimdeki kaliteyi arttırmalı, ki işgücü pazarında talep edilebilsinler. İşini kaybeden orta ve ileri yaştaki nüfus için görev İŞKUR’a düşüyor. Bu kesime nitelik kazandırabilecek eğitimi bu kuruluş üstlenecek. Eminim ki, yeni yapısı ile bu görevi de iyi yapacak. Bu bilinç bu kuruluşta var.”

9- C ve D GRUPLARI PAZARLAMADA ÖNE ÇIKACAK

Geçmiş dönemlerde firmalar özellikle üst gelir gruplarına ( A1, A-2 ve B) yöneliyor, diğer sosyal ekonomik gruplar ihmal ediliyordu. Yeni dönemde B grubunun yanında C ve D grupları da hedef kitle olacak “A” grubuna takılıp kalanlar, genişleyen iç talebi ıskalayacak.

ODTÜ İşletme Bölümü’nden Doç. Dr. Uğur Çağlı, bu konuda şu yorumu yapıyor:

“Her dönemde tüketici topluluklarının farklı segmentleri mevcuttur. Ve her dönemde bu segmentlerin sadece birini kendi firma stratejisine uygun bularak o segmente odaklanan firmalar olduğu gibi, birden fazla segmente odaklanan firmalar da bulunur. Bu nedenle, eskiden C-D sosyal sınıflarının ihmal edildikleri, işletmelerin çoğunun A-B odaklı olduğu, bu trendin değişeceği ve C-D odaklı olamayan firmaların başarısız olacağı ve benzeri öngörüler çok da yerinde değildirler.

Kısacası, sayıca daha kalabalık olan C-D gibi geniş kitlelere odaklanarak başarılı olunabileceği gibi, sayıca kalabalık olmamakla beraber alım gücü açısından daha çekici görünen A-B kitlelerine odaklanarak da başarılı olunabilir.

Firmaların segmentasyon ve hedef pazar seçimlerindeki başarıları A-B-C-D kitlelerindeki eğilimlere değil, kendi firma yetenek ve özelliklerinin, bu kitlelerin tercihleri ile ne ölçüde örtüştüğüne bağlıdır.”

10- SEGMENTASYONDA YENİ DÖNEM

Eskiden gelir ve mesleğe göre talep analizi yapılır ve ürün yelpazesi dar tutulurdu. Gelecekte yaş grubu, cinsiyet, coğrafi bölge, dünya görüşü, hayat tarzı ( life-style) ve meslek gibi çok sayıda segmentasyon kriterine göre ürününü farklılaştıranların ve çeşit sayısını arttıranların Pazar payı yükselecek.

Türkiye’de uygulamada çok sık rastlanan AB, C, D ve E sosyal sınıflarına dayalı sınıflandırmanın yetersiz kaldığını belirten Doç. Dr. Uğur Çağlı, farklı segmentasyon yaklaşımlarına ihtiyaç olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Türkiye’de uygulamada gördüğümüz A-B-C-D-E sınıflandırması tamamen bir sosyal sınıf değerlendirmesidir. Bu anlamda da sadece meslek-eğitim karmasına dayanmaktadır. Bu sosyal sınıflandırma yönteminde gelir doğrudan doğruya bir belirleyici olarak ele alınmaz. Yani, aynı sosyal sınıf içerisinde (örneğin B1 sınıfı), birbirine denk denebilecek meslek-eğitim kombinasyonuna sahip bireyler olmasına rağmen, bu bireylerin gelir düzeyleri birbirinden oldukça farklı olabilir.

Şayet belirli bir ürün grubunda tüketici kitlelerinin zaten var olan birbirinden farklı ihtiyaçları şans eseri onların eğitim-meslek karmaları ile ilişkili ise, Türkiye'de uygulanmakta olan AB, C, D ve E sınıf yaklaşımı başarılı olabilir. Ürün tüketici kitlelerinin farklı ihtiyaçları meslek-eğitim kombinasyonlarıyla ilişkili değilse başarısız olacaktır. Örneğin giyim tarzı (moda) ve tercih edilen markalar gibi bir ürün grubunda (diğer insanlar tarafından görünüp izlenebilen ürün grupları) sosyal sınıf etkisi fazladır. Dolayısıyla sosyal sınıf dayanaklı segmentasyon yaklaşımının başarılı olacağı düşünülebilir. Ama, buzdolabı gibi bir ürün grubundaki tercih ve ihtiyaç farklılıklarının sosyal sınıf özellikleriyle çok da ilişkili olmayacağı ve dolayısıyla bu ürün grubunda A-B-C-D segmentasyon yaklaşımının etkili olmayacağı açıktır. Bu gibi ürün gruplarında daha farklı segmentasyon yaklaşımları kullanılmalıdır. Söz ettiğiniz demografik özellikler, coğrafi özellikler, hayat tarzı grupları, psikografik gruplar ya da tüketici gruplarının üründen bekledikleri temel fayda grupları gibi bambaşka ve segmentasyon kavramına daha uygun olan yaklaşımlar kuşkusuz daha yararlı olacaktır.”

11- TÜKETİCİNİN GÜCÜ ARTIYOR

Geçen yüzyılda işin merkezi firma yönetimiydi ve “arz” önemliydi. Bu yüzyılda firmanın sunumu yerine, pazarın çekimi ön plana çıkacak. Pazarın çekiminde baş rolü tüketici oynayacak. Yeni dönemde tüketiciyi hedefteki pasif bir “av” gibi görme yaklaşımı geçerliliğini kaybedecek. Tüketici, dizayn, üretim ve dağıtım aşamalarını izleyebilecek ve bu aşamalarda söz sahibi olacak.

Bu eğilimin şimdiden başladığını söyleyen Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi öğretim üyesi Pazarlama Profesörü Güliz Ger, bu konuda gelecekte olabilecek gelişmeleri şöyle özetledi:

“Bu trend zaten başladı. Dünyada son 15-20 yıldır hissediliyor. Şirketler gelecekte hızlı değişim ve yenilikçilik stratejilerini izlemek zorunda olacaklar. Bence toplumsal duyarlılık ve sorumlulukla hareket eden şirketlere Türk tüketicisi dikkat etmeye başlayacak. Çocuk işçi çalıştıran, çevreyi kirleten şirketlere dünyada olduğu gibi  bir süre sonra tepki gösterileceğini düşünüyorum.

Londra ve New York’ta insanlar ürünlerin ne koşullarda ve kimler tarafından üretildiğini de dikkate alıyorlar. Tüketicinin bu gibi konularda bilincini ve duyarlılıklarını arttırmak, marka seçerken bunu da dikkate almalarını sağlamak hedeflenecek.”

12- REKABET ALANI BÜTÜN DÜNYA

Küreselleşme öncesinde rekabet alanı iç pazarla sınırlıydı.Bundan böyle rekabet alanı tüm dünya olacak. Girişimcinin karşısına dünyanın dört bucağından rakipler çıkabileceği gibi, bizim girişimcilerimiz de her ülkede boy göstermeyi hedefleyecek.

Küreselleşmenin Türk girişimcilerini nasıl etkileyeceği konusunda Profesör Dr. Güliz Ger şu yorumu yapıyor:

“Öncelikle çok daha zor bir rekabet ortamı olacak. Özellikle Türk işadamı ve girişimcileri de çok etkileyecek. Çünkü, dünyayı daha fazla tanımaları gerekecek. Şu anda Türkiye’deki işadamları ve politikacılar içe kapalılar. Bu nedenle dünyayı ve dinamiklerini tanımaları gerekecek. Sırf Türkiye’ye bakarak karar vermekten vazgeçmek durumunda kalacaklar. pek çoğu başarısız olacak.

Tüketicinin beklentisi ve alternatifleri artacak. Rekabeti etkileyen tek unsur yabancıların Türkiye’ye gelmesi değil. Tüketicinin seçeneği de bu faktörden dolayı artacak.”

13- PAZARLAMADA KIR-KENT FARKI AZALACAK

Coğrafi dağılım tüketici tercihleri üzerinde epey etkiliydi. Kır ve kent ayırımının tüketimdeki etkisi zamanla azalacak.

“Kent-kır ayrımı Türkiye’de çok önemli ve 30-40 yıl kadar devam edecek” diyen Prof. Dr. Güliz Ger’in konuya ilişkin ilginç saptamaları var:

“Ancak, kente göçün artmasıyla birlikte köyde oturanlar azaldıkça ya da köyde oturup şehirde çalışanlar arttıkça kentli tüketim biçimleri kopyalanacak. Çünkü, şehirli olmaya daha fazla prim veriliyor. Televizyonla birlikte de bir değişim yaşanacak. Ayrıca, İzmir ve Ankara’da köyde yaşayıp şehirde çalışan nüfus fazla. Bu nüfus da köye şehir kültürünü taşıyorlar.

Almanya ve Avrupa’da çalışanlar da yazın köylerine döndüklerinde şehirli ya da Avrupalı etkisini taşıyorlar. Tüm bunlar nedeniyle bir yakınlaşma olması beklenir. Ama bu kesinlikle şehir ve kent arasındaki fark yok olacak anlamına gelmez.

Örneğin, şu anda Türkiye’de şehirlerdeki insanlar aynı İngilizler gibi tüketiyor diyemeyiz. İşte köy ve kentin Türkiye içinde benzeşmesi de İstanbul’la Londra’nın birbirine benzeşmesi kadar olur. Çünkü aynı şeyi İstanbul da Londra’ya yapıyor. Nasıl ki Türk köylüsü Türk şehirlisini taklit ediyorsa, Türk şehirlisi de batı şehirlisini taklit ediyor.”

14- FİYATLANDIRMA ÖNEM KAZANACAK

Eskiden maliyetlerin üstüne kar marjı eklenerek fiyat hesaplanır ve bu ürünü ancak gücü yeten alabilirdi. Günümüzde önce pazarın kaldırabileceği ve en yüksek satış düzeyini sağlayabilecek fiyat belirlenecek. Daha sonra tüm maliyetler bu fiyata göre yeniden düzenlenecek.

15- YATIRIMA TALEP YÖN VERECEK

Bugüne kadar yatırımlar, çoğunlukla esen rüzgara, geçmişe ve komşunun başarısına bakılarak yapılırdı. Bu nedenle örneğin tekstilde atıl kapasiteler oluştu.Yatırımlar iç ve dış talebin geleceği analiz edilerek yapılacak.

Yeditepe Üniversitesi’nde ders veren yönetim bilimi uzmanı Prof. Dr. Atilla Dicle de bu görüşe katıldığını, yatırım öncesi detaylı analizlerin kaçınılmaz hale geldiğini söylüyor:

“Küreselleşmenin giderek arttığı, rekabetin giderek yoğunlaştığı, çevrenin giderek karmaşıklaştığı ve değişimin giderek ivme kazandığı bir ortamda, yatırım kararlarının el yordamı ile  verilmesinin ve şirketlerin babadan kalma yöntemlerle yönetilmesinin önemli sorunlara yol açması kaçınılmaz olacaktır.  Bu nedenle, gelecekte yatırım kararlarının, iç ve dış pazarların, alıcı istek ve gereksinimlerinin ve mal ve hizmetlere duyulan talebin bilimsel ve uzun vadeli bir analizinin yapılarak ortaya çıkarılacak stratejik faktörlere dayandırılması şirketlerin varlıklarını sürdürebilmeleri bakımından zorunlu görünmektedir.”

16- İŞYERİNDE DEMOKRASİ DÖNEMİ

Son yıllara kadar firmalarda yönetim yapısı çok katmanlıydı ve hiyerarşi çok katıydı. Yönetim piramidi yassılaşacak. Demokrasi işyerlerinde de hayata geçirilecek.

Prof. Dr. Atilla Dicle, yönetim alanındaki bu önemli değişimin ardındaki sebepleri şöyle açıklıyor:

“Firmalar klasik örgüt ve yönetim anlayışının, Max Weber, Henri Fayol ve Frederick Taylor gibi bilim adamı ve uygulayıcıların formüle ettikleri geleneksel ilkelerin etkisinde zamanla katı bir örgüt yapısı, tepeden inmeci, otoriter, hiyerarşik ve merkeziyetçi bir yapı geliştirmişlerdir.  Şirketler büyüdükçe, dikey hiyerarşik yapının katmanlarında da bir artış olmuştur. Firmaların bu tür yapıları zamanla hızla değişen çevrelerinin gereklerine cevap veremez hale geldi. Hızla değişen çevre daha esnek, karar verme yetkisinin tepede birkaç yöneticinin elinde toplanması yerine örgütün bütün kademelerine dağıtılmasını, çalışanların daha aktif şekilde yönetime katılmalarını ve kararların hızla alınmasını gerektirmiştir.

Çok katmanlı hantal bir yapı yerine, çevresel değişime hızla tepki gösterebilen esnek, katılmalı, demokratik bir yapı geliştirmelerini ve çok katmanlı dikey bir yapı yerine kendi kendilerine yeterli birimlerden oluşan yatay bir yapı geliştirmelerini gerektirmiştir.  İletişim teknolojisinde sağlanan gelişmeler de bu tür bir oluşumu hızlandıran önemli bir etken olmuştur.”

17-  CORE BUSINESS’A DÖNÜŞ

Bir zamanlar holdingler her sektörde bir firma kurmakla ve bağlı şirket sayısının çokluğu ile öğünürlerdi. Günümüzde, holdingler, tüm güçlerini en iyi oldukları alana yoğunlaştırıp, dünya pazarlarına saldırmaya öncelik veriyor. Bağlı şirketler birleştiriliyor. Prof. Dr. Atilla Dicle’nin bu konudaki değerlendirmesi şöyle: 

“Yayılma, holdinglerin sık sık güçlü oldukları alanların dışına taşmalarına ve hiç bilmedikleri alanlara, endüstrilere ve işlere bulaşmalarına da yol açtı.  Satın alınan firmaların kültürleri arasında uyuşmazlıklar görüldü.  Bu gelişmeler çok geçmeden holdinglerin verimliliklerinde olumsuz gelişmelere ve karlarında düşüşlere neden oldu.  

Konu üzerinde yapılan bazı araştırmalar,  başarılı kuruluşların kendilerini başarıya ulaştıran ana faaliyet alanlarından uzaklaşmadığını gösterdi. 1990’ların ikinci yarısına girildiğinde, holdingler, yeterli bilgi, beceri ve deneyim sahibi olmadıkları işlere ve  endüstrilere girmenin kendilerine yarardan çok zarar getirdiğini görmeye başladılar.  Bunun yerine, tüm çabalarını en iyi oldukları alanlara (core competencies) yoğunlaştırıp, aynı endüstride kalarak yatay büyüme, dünya piyasalarına girme yolunu benimsediler.”

18- SATIN ALMA VE BİRLEŞMEYE İLGİ

Sermaye sahipleri, firmalarının mülkiyetini kıskançlıkla korur, diğer yerli ve yabancı sermaye firmaları ile ortaklık ve stratejik ittifak oluşturmaya soğuk bakarlardı. Yeni dönemde yerli ve yabancı sermaye ile her tür iş birliği bir zorunluluk haline gelecek....

Yabancı sermayenin Türkiye için bir zorunluluk olduğunu söyleyen Ernst & Young Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Şaban Erdikler’in birleşme ve satın almalar konusundaki düşünceleri ise şöyle:

“Dünyada yabancı sermayenin yüzde 85’i birleşme ve satın almalarla yer değiştirmektedir.Türkiye şirket birleşmelerinin önündeki engelleri kaldırmadığı sürece yabancı sermaye girişi istenilen çizgiye yükselemeyecek,  her yıl yer değiştiren 2  trilyon dolarlık yabancı sermayeden Türkiye’nin pay alabilmesi ise de bir hayal olacaktır.”

 

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz