Perspektif değişikliğine ihtiyacımız var

“Korkular elimizi kolumuzu bağlıyor ve bizi ileri gitmekten alıkoyuyor...

27 EKİM, 20160
Paylaş Tweet Paylaş
Perspektif değişikliğine ihtiyacımız var
Hiç şüphe yok ki 21’inci yüzyılın başlangıcında önemli meydan okumalarla yüzleşiyoruz. Dünya nüfusu 7 milyar insanı aştı ve 2050 itibarıyla bu gezegende 9 milyardan fazla insan yaşayacak. Gelişmekte olan piyasalarda yaşam standartları da hızla yükselerek tarımsal emtiaların tüketiminde enerjik bir artışı körüklüyor. Peki tarımı hedef alan bu meydan okumalarla yüzleşmeye ve aynı zamanda iklim değişikliğiyle başa çıkmaya ve doğayı korumaya ne kadar hazırlıklıyız? Avrupa’da hakim olan bakış açısı şüphelerle dolu. Biz bu meydan okumalarla başa çıkmaya çalıştıkça genellikle sorunlar hakkında hem gerçek hem hayali mevcut olan veya durumu kötüleştirebilecek bir odak ortaya çıkıyor. Bu endişeleri ciddiye almak ve çözüm bulmak zorundayız. Ancak korkular elimizi kolumuzu bağlıyor ve bizi ileriye doğru gitmekten alıkoyuyor. Bu meydan okumaların üstesinden gelebilmek için iyimser, cesur ve yaratıcı olmamız şart. Toplumun her seviyesinde, bir perspektif değişikliğine ve sürdürülebilir inovasyona net bir şekilde adanmışlığa ihtiyacımız var. Sırf son 50 yılda tarımda kaydedilen ilerlemelerin bile bizi motive etmeye yetmesi gerekir. Norman Borlaug’un ateşlediği “Yeşil Devrim” ile tohum ıslahı, yetiştirme ve modern mahsul koruma alanlarındaki yeni yöntemler sayesinde 1960’lardan bu yana tarımsal getiriler dramatik boyutlarda artarak milyonlarca insanın temel beslenmesi garanti altına alındı. Çok sayıda insan için yokluk anlamına geleceğinden hiç kimse bu başarıları geriye döndürmek istemiyor. Buna ilaveten ayrıca çözüm bulunması gereken azalan topraklar, aşırı gübreleme ve toprak erozyonu gibi ortaya yeni sorunlar da çıkıyor. Aynı zamanda bu meydan okumalarla daha iyi nasıl başa çıkabileceğimizi de tekrar tekrar öğrenip duruyoruz. Bilim ve tarımdaki ilerlemeler sayesinde özellikle de kaynakları ve çevreyi koruyan verimli tarıma yönelik çözümler geliştirmekle ilgilenen BASF gibi şirketlerle beraber çiftçilikte inovasyonların ardı arkası kesilmiyor. İnsanoğlunun tarihi aslında tarımın tarihiyle sıkı sıkıya iç içe geçmiştir. Bizim ileride tarımı bir sonraki sürdürülebilir gıda arzı seviyesine yükseltmemiz ve aynı zamanda da yenilenebilir hammaddelerle biyoenerji sunuyor olmamız gerekecek. Bunları başarmanın çok sayıda olası yolu var. Elimizdeki temiz su kaynaklarını akıllıca kullanmamız gerektiğine hiç kuşku yok. Aynı zamanda “mavi gezegenimizde” kıt olanın su miktarı olmadığını, temiz suyu her yere taşıyacak yeterince uygun bir altyapımızın olmadığını da unutmamalıyız. Bir kez daha, bu aslında bir perspektif sorunudur. Sadece kıtlık senaryolarına uyum sağlamaya çalışmayıp olumlu yönde değişiklikler yaratmaya odaklanırsak arzı iyileştirmenin yollarını bulmakta çok daha başarılı olabiliriz. Ayrıca mevcut ve olası kıtlıkların üstesinden gelmemizi sağlayacak fırsatların da derhal farkına varmamız ve onlardan faydalanmamız şart. BASF, bitki biyoteknolojisinin bu fırsatlardan biri olduğuna inanıyor. Bitki biyoteknolojisi, her şeye çözüm değil, ancak bu modern biyoloji bilimi global gıda arzının artırılması için son derece güçlü bir araç. Bitki biyotekolojisi konvansiyonel ıslah yöntemlerinin sınırlarını aşıyor ve çiftçilerin hasılatı artırmalarını ve kaynakları korumalarını sağlıyor. Bitki biyoteknolojisi daha şimdiden gelişmişlerin yanı sıra gelişmekte olan ülkelerde de pek çok sosyoekonomik başarıya imza atıyor. O aynı zamanda tarım sektöründe çevrenin korunmasını daha da ileri boyutlara taşımaya da yardımcı olabilir. Bizler BASF Bitki Bilimi ile 1998 yılından beri bu fırsatlar üzerinde aktif bir şekilde araştırmalar yürütüyoruz. Bilhassa da 25 yıl önce yapılan ilk sürüm deneyler ve sayısız güvenlik araştırmalarının sonucunda, bunun “riskli bir teknoloji” olduğuna dair hiçbir önemli kanıta rastlanmadığından, burada global tarımın sürdürülebilirliğine ciddi katkılar yaptığımıza ikna olmuş durumdayız. Aksine, 1996 yılındaki ilk ticarileştirme uygulamasından bu yana tarımsal yetiştirme rakamlarında görülen sürekli artış net bir mesaj veriyor: Sadece 2010 yılında 29 ülkeden 15,4 milyon çiftçi toplamda 148 milyon hektarlık bir arazi üzerinde genetik yapısı değiştirilmiş (transjenik) mahsuller yetiştirdi. Bu alan dünya genelindeki ekilebilir arazilerin yüzde 10’una tekabül ediyor ki bu, yaklaşık Almanya, Fransa ve İspanya’nın toplam yüzölçümüne eşit. Bitki biyoteknolojisi modern mahsul koruma süreçleriyle tarımsal uygulamaların bir tamamlayıcısı olmasının yanı sıra bitkilerin ıslahında da çok değerli bir ilerlemedir. Bu yüzden tarım tarihinde ileriye doğru atılan önemli bir adımı temsil etmektedir. Biz BASF’de işte bu fırsattan faydalanmak istiyoruz.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz




Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.