"Ekonomi Ve Dış Şoklar"

Hükümetler, para ve maliye politikaları sayesinde yurtiçinde yaşanacak ekonomik gelişmeleri etkileme gücüne sahip. Ancak dünyadaki hiçbir hükümetin ülkesinin sınırları dışında yaşanacak gelişmeleri...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Ekonomi Ve Dış Şoklar

Hükümetler, para ve maliye politikaları sayesinde yurtiçinde yaşanacak ekonomik gelişmeleri etkileme gücüne sahip. Ancak dünyadaki hiçbir hükümetin ülkesinin sınırları dışında yaşanacak gelişmeleri kontrol etme olanağı yok. Ekonomideki her türlü plan dış gelişmeler tahmin edilmeye çalışılarak yapılıyor. Ancak, bu gelişmeler öngörüldüğü gibi gerçekleşmediğinde hesaplar alt üst olabiliyor.

Türkiye son 30 yılda dış dünyada yaşanan gelişmelerden çok çekti. Dış şoklar bazen ekonomimizi durgunluğa sürükledi, bazen de uyguladığımız istikrar programlarının ağır yara almasına, hatta yarım kalmasına yol açtı.

Ekonomimiz dışa açıldıkça dış şoklardan etkilenme olasılığımız da arttı. Küreselleşme olgusu da herhangi bir ülkede yaşanan gelişmelerin tüm dünyaya yansıması ihtimalini artırdı.

Yom Kippur’un hediyesi

1973 yılında Arap ve İsrail ordularını karşı karşıya getiren Yom Kippur Savaşı, Türkiye’ye kronik ve yüksek enflasyonu hediye etti. Savaş meydanından mağlup ayrılan Arap ülkelerinin petrolü silah olarak kullanmaya kalkmaları, ham petrolün varil fiyatını neredeyse 4 kat artırdı. Bu durum büyük bir maliyet artışına yol açıp tüm dünyada enflasyonu yükseltti. Gelişmiş ülkeler daha sonra enflasyonu kontrol altına almayı başardı ama biz enflasyonu bir daha tek haneye düşürmeyi başaramadık.

1979’da yaşanan İran İslam Devrimi de, petrol fiyatlarını yükseltmek suretiyle dünya ekonomisini etkiledi. O sıralarda zaten ekonomik sorunlarla boğuşan Türkiye bu darbeye dayanamadı. İzleyen yıl enflasyon üç haneli hale gelirken ekonominin çarkları da iyice yavaşladı.

Saddam’ın kriz bombaları

Sonraki şok bizi 1990 yılında enflasyonu düşürmeye çalışırken vurdu. Dövizi çapa olarak kullanarak enflasyona epey geri adım attırdığımız sırada, 2 Ağustos’ta Irak’ın Kuveyt’i işgal edeceği tuttu. Petrol fiyatlarının 3 ayda 16 dolardan 37 dolara çıkması hesaplarımızı alt üst etti.

Gerçi Ocak 1991’de müttefik güçlerin Irak’a karşı harekata girişmesinden sonra petrol fiyatları tekrar 20 doların altına indi ama bu durum bizi kurtarmadı. Körfez Savaşı’nda topraklarımıza hiç füze isabet etmedi. Ancak, sınırlarımızın dibindeki savaş ihracat ve turizm gelirleri kanalıyla bizi de vurdu ve ekonomiyi durgunluğa sürükledi.

1997’de patlayan Asya Krizi’nden, ihracat pazarlarımızın pek etkilenmemesi nedeniyle fazla hasar almadık. Ancak, ertesi yıl kuzey komşumuz Rusya’da patlayan kriz dünyayı fazla etkilemezken bizi kötü vurdu. Rusya’da para kaybeden yabancılar Türkiye’den de çıkmaya başlayınca ekonomide durgunluk başladı. 1999’da bir de deprem kapıyı çalınca durgunluk krize dönüştü.

11 Eylül 2001 şoku

Geçen ay ABD’ye karşı girişilen büyük terör saldırısı ekonomimizi yine bir “dış şokla” karşı karşıya bıraktı. Dergimiz baskıya girdiğinde henüz gerçekleşmemişti ama ABD’nin bu saldırıya misillemede bulunması bekleniyordu. ABD ordusunun dünya çapında giriştiği askeri hazırlık, misillemenin kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu.

Dünya ekonomisi bu olaydan ABD’nin karşı saldırısının mekanı ve boyutuna göre değişen ölçüde olumsuz etkilenecek. Karşı saldırı, ilk hedef olarak belirlenen Afganistan’a birkaç bomba atmakla sınırlı kalırsa, dünya ekonomisinin yükleneceği maliyet de sınırlı olacak. Ancak, ABD, operasyonu daha geniş çaplı tutar ve Irak’ı da nişangahına alırsa dünya ekonomisinde yavaşlama söz konusu olabilecek. Bu yıl zaten işlerin iyi gitmediği dünya ekonomisi, bu darbeyle resesyona sürüklenebilecek.

Türkiye nasıl etkilenir?

Dünya ekonomisinin durgunluğa sürüklenmesi halinde Türkiye’nin de bundan yakasını sıyırmasının olanağı yok. Bu durumun 2001’e etkisi belki sınırlı kalacak ama esas fatura 2002 yılında çıkacak. Şu sıralarda 2002 yılı planlarını yapan ekonomi yönetiminin bunu dikkate almasında fayda var.

ABD’nin geniş çaplı bir karşı saldırısının Türkiye ekonomisinde yol açabileceği olası etkileri şöyle sıralamak mümkün:

* Ortadoğu’nun da savaş meydanına dönüşmesi halinde, dünya petrol fiyatlarının yükselmesi söz konusu olabilir. Bu durum yılda ortalama 165 milyon varil ham petrol ithal eden Türkiye’nin ithalat faturasının artmasına neden olur. Petrolün varil fiyatındaki her 1 dolarlık artış petrol ithal faturamızı 165 milyon dolar artırır.

Enflasyon canavarına dikkat!

* Petrol fiyatlarındaki artış, maliyet artışlarına yol açarak enflasyonun yükselmesine neden olabilir. Bu yıl zaten sıçrama gösteren enflasyonu gelecek yıl kontrol altına alma planlarımız zora girer. “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nda 2002 yılı tüketici enflasyonu hedefi yüzde 20 olarak belirlenmişti. Bu yıl yüzde 60’ı aşacak gibi görünen tüketici enflasyonunu gelecek yıl bu düzeye düşürmek biraz zor görünüyor. Son gelişmelerden sonra daha makul bir hedef belirlenmesi gerekiyor.

* Sınırlarımızın dibinde yaşanan Körfez Savaşı, 1991 yılında turizm gelirlerimizin yüzde 17.7 oranında düşmesine neden olmuştu. Son gelişmelerin bu yılki turizm gelirimize etkisi sınırlı kalacak gibi. Ancak, bir savaş çıkarsa, 2002 yılında ülkemize gelen turist sayısı azalabilir. Bu yıl 8.5 milyar dolara yaklaşması beklenen turizm gelirlerimiz gelecek yıl gerileyebilir.

Dış ticarete faturası

* Dünya ekonomisi durgunluğa sürüklenmesine rağmen, yaşanan devalüasyon süreci sayesinde ihracat gelirlerimiz yılın ilk yarısında yüzde 10.2 oranında artış gösterdi. Dünya ekonomisi resesyona girerse, bu artış oranını korumak zor olacak. İhraç ürünlerimize olan talep azalacak ve ihracatımızda bir yavaşlama söz konusu olabilecek.

* İlk yarıyılda zaten yüzde 20 düşen ithalatın bir miktar daha gerilemesi söz konusu olabilir. Ancak, başta ham petrol olmak üzere ithal hammadde ve ara malı fiyatlarının yükselmesi ithalatın değer olarak düşmesini bir ölçüde frenleyebilir.

* Mal ve hizmet ihracatımızda yaşanacak olumsuz gelişmeler, cari işlemler dengesini de olumsuz etkiler. Ancak ithalat da düşeceği için cari işlemler dengesi fazla vermeye devam edebilir. Yalnız bu yıl 5 milyar doları bulması beklenen cari işlemler fazlası gelecek yıl daha düşük olabilir.

Dolar ve faizin yönü

* 11 Eylül’deki terör saldırısı sonrasında tüm dünyada dolar değer kaybederken Türkiye’de değer kazandı. Bu durum halkımızın TL’ye olan güvensizliğinin ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor. Olası bir savaş halinde doların bir miktar daha değer kazanması söz konusu olabilir. Ancak, son 7 ayda dolar zaten yüzde 100’ün üzerinde artış gösterdiği için çok fazla sıçrama yaşanması zor görünüyor.

* Ekonomide belirsizliğin artması ve enflasyon beklentilerinin yükselmesi faizlerde bir artışı gündeme getirebilir. Bir savaşın patlaması halinde Hazine yeniden yüzde 100’ün üzerinde faizle borçlanmak zorunda kalabilir. 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında faizler yüzde 50’lerden yüzde 80’lere tırmanmıştı.

Canlanma gecikecek

* Olası bir savaş elbette mali dengeleri de zorlayacak. Türkiye sıcak savaşa iştirak etmese bile 2002 bütçesinde savunmaya daha fazla kaynak aktarmak zorunda kalacak. Faizlerin yükselmesi faiz ödemelerini artıracak. Bütçedeki harcama kalemini biraz daha şişkin tutmak, buna karşılık faiz dışı fazlayı tırpanlamak şart olacak.

* Ekonomideki en önemli gösterge olan ve hayatımızı derinden etkileyen büyüme oranına gelince... Yukarıda saydığımız gelişmelerin bileşik etkisi kendisini büyüme oranı üzerinde gösterecek. Bu yıl yüzde 7 olması beklenen küçülme oranı, olası bir savaş halinde yüzde 8-9’a çıkabilecek. Savaş ve dünya ekonomisindeki yavaşlama, aylardır yolunu gözlediğimiz canlanmayı biraz daha geciktirebilecek. Normalde 2002’nin ilk çeyreğinde başlaması gereken canlanma, ikinci hatta üçüncü çeyreğe sarkabilecek. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nda yüzde 5 olarak öngörülen 2002 yılı büyüme oranı daha düşük gerçekleşebilecek.

Kenetlenme zamanı

Olası bir savaşın ekonomimize çıkaracağı faturayı asgari seviyede tutmamız ancak toplum olarak kenetlenip mücadele etmemiz halinde mümkün. Ekonomiyi düzlüğe çıkarmak sadece hükümetin ve Kemal Derviş’in işi değil. Aynı gemide olduğumuza göre hepimizin tribünlerden inip gücümüz ölçüsünde bu mücadeleye katılmamız şart.

Dünya ekonomisinde yaşanabilecek durgunluğun ihracat ve turizm gelirlerimizi tırpanlamasını önlememiz biraz zor tabii. Ancak kur ve faiz yükselmesi gibi olumsuz etkilere karşı ekonomiye kalkan tutmamız imkansız değil. Bankalarımız Hazine’ye borç verirken istedikleri risk primini makul ölçüde tutarsa, halkımız Türk Lirası’na sahip çıkarsa, işletmelerimiz ürünlerine zam yaparken insaflı davranırsa, siyasetçilerimiz ulusal çıkarları parti ve kişisel çıkarların üzerinde tutarsa, ekonomiyi son dış şoktan az hasarla kurtarmamız mümkün olabilir.

BU YIL EKONOMİDEN UMUT YOK

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, ekonomi yılın ikinci çeyreğinde yüzde -11.8 oranında küçüldü. Bu oran, DİE’nin milli geliri üçer aylık dönemler itibariyle hesaplamaya başladığı 1987 yılından beri gerçekleşen en derin küçülmeye işaret ediyor. Bundan önceki en yüksek oranlı küçülme yüzde 9.7 ile 1994 yılının ikinci çeyreğinde gerçekleşmişti.

Ekonomideki küçülmenin yılın ikinci çeyreğinde derinleşmesinde, şubat ayında yaşanan kriz ve devalüasyon nedeniyle geleceğe güvenin kötüleşmesi ve faizlerin patlaması etkili oldu. Bu iki gelişme, hem yatırım hem de tüketim kararlarının ertelenmesine yol açtı.

DİE’nin harcamalar yöntemiyle hesapladığı milli gelir verilerine göre, ikinci çeyrekte özel nihai tüketim harcamalarında yaşanan düşüş yüzde 11.5 düzeyinde. Bu düşüşün özellikle dayanıklı tüketim malı ve hizmet harcamalarından kaynaklandığı görülüyor. İlk çeyrekte özel tüketim harcamalarında yaşanan düşüş daha az ve yüzde 3.3 düzeyindeydi.

İkinci çeyrekte yatırım harcamalarında yaşanan düşüş ise yüzde 32.1 olarak gerçekleşti. Kamu yatırım harcamalarındaki düşüş yüzde 32, özel sektör yatırım harcamalarındaki düşüş ise yüzde 32.2 oldu. Yatırım harcamalarındaki düşüş daha çok makine ve teçhizat alımının azaltılmasından kaynaklandı. Yatırım harcamalarındaki düşüş de ilk çeyrekte ikinci çeyreğe göre daha düşük ve yüzde 11.6 olarak gerçekleşmişti.

Yatırım ve tüketim harcamalarındaki düşüş ekonominin üretim cephesinde en çok ticaret, inşaat ve sanayi sektörlerinde hissedildi.

Ticaret sektörü ikinci çeyrekte yüzde 11.5 oranında küçüldü. Bu durum tamamen toptan ve perakende ticarette yaşanan gelişmelerden kaynaklandı. Turizm sezonunun açılması, ikinci çeyrekte otel ve lokanta hizmetlerinde ise artış yaşanmasını sağladı. İlk çeyrekte ticaret sektöründeki küçülme yüzde 4.1 olarak gerçekleşmişti.

İlk çeyreği yüzde 1.3’lük küçülme ile ve hafif hasarla atlatan sanayi, ikinci çeyrekte yüzde 8.5’lik bir küçülme yaşamaktan kurtulamadı.

İnşaat sektörü ise ikinci çeyrekte yüzde 10.1 küçüldü. Bu sektördeki küçülme ilk çeyrekte de yüksek ve yüzde 7.3 düzeyindeydi.

Kış meyve ve sebzelerinde yaşanan bereket ve balıkçılık ve ormancılık alanlarında yaşanan olumlu gelişmeler ilk çeyrekte tarımı krizden uzak tutmuştu. Ancak yaşanan kuraklık ikinci çeyrekte tarımı da vurdu. İkinci çeyrekte tarımsal üretim yüzde 4.9 oranında azaldı. Oysa ilk çeyrekte yüzde 5.2’lik artış yaşanmıştı.

Üçüncü çeyrek de kötü

Yıl başında yapılan tahminler yılın ikinci yarısında ekonomide canlanma yaşanabileceği yönündeydi. Ancak yaşanan son gelişmeler ve üçüncü çeyreğe ilişkin olarak belli olmaya başlayan veriler hem üçüncü çeyrekten hem de yılın tamamından ümidin kesilmesine neden oldu.

Sanayi üretiminin temmuz ayında yüzde 11.2 düşmesi, kapasite kullanım oranının ağustos ayında yüzde 71.4’te kalması üçüncü çeyrekte sanayiden fazla bir şey beklenmemesi gerektiğini gösteriyor. Otomotiv ve beyaz eşya satışlarındaki düşüşün sürmesi ticaret sektöründe de kötü gidişin devam ettiğinin işaretini veriyor. Tarımsal üretimin yüzde 60’a yakın bölümü üçüncü çeyrekte gerçekleşiyor. Yaşanan kuraklık üçüncü çeyrekte tarımsal üretimdeki durumun da pek parlak olmayacağını düşündürüyor.

ABD’ye yapılan terör saldırısı sonrası dünyanın savaş beklentisine girmesi dördüncü çeyrek için de düzelme umudu vermiyor. Olası bir savaş halinde dünya ekonomisinde yaşanacak olumsuz gelişmeler Türkiye’yi de etkileyecek. Aylardır beklenen canlanma biraz daha gecikecek.

Hükümet, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nda bu yıl için yüzde 3 oranında küçülme öngörmüş, daha sonra bunu yüzde 5.5 olarak revize etmişti. Son gelişmelerden sonra geçen ay Devlet Bakanı Kemal Derviş ise küçülme oranının yüzde 7’yi bulabileceğini açıkladı. Böyle giderse bu olumsuz tahmin gerçekleşecek.

DIŞ TİCARETTE İLK YARIYIL RAPORU OLUMLU

Bu yıl ekonomideki tek olumlu gelişme dış ticaret cephesinde yaşanıyor. Dış ticarette ilk yarıyılda yaşanan gelişmeleri şöyle özetlemek mümkün:

* İhracat yılın ilk yarısında yüzde 10.2 oranında artış gösterdi. Devalüasyon ihracatı olumlu etkiledi. Dünya ekonomisinin durgunluğa sürüklendiği bir ortamda ilk yarıyılda yaşanan artış oranı iyi. Bu oran korunabilirse, yıl sonunda 30 milyar dolarlık psikolojik sınır aşılabilecek.
Bunun için önümüzdeki aylarda tüketim malı ihracatının biraz daha yükselmesi gerekiyor.

* İlk yarıyılda ithalat yüzde 20 oranında geriledi. İthalattaki gerileme eğilimi şubat ayında başladı ve devalüasyon ile ekonominin üretim hacminin gerilemesinden kaynaklandı. Üretimini düşüren ve yatırım projelerini askıya alan şirketler, sermaye ve ara malı ithalatını azalttı. Fiyatlarının hızla tırmanması, tüketicileri de ithal tüketim mallarından soğuttu.

* İhracat ve ithalatta yaşanan gelişmeler, dış ticaret açığını azalttı. İlk yarıyılda dış ticaret açığı 5 milyar 161 milyon dolar olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı döneminde 11 milyar 673 milyon dolar açık verilmişti.

* Dış ticaret cephesindeki bu gelişmeler, cari işlemler dengesine de olumlu yansıdı. Merkez Bankası’nın verilerine göre, ilk altı ayda cari işlemler dengesi 530 milyon dolar fazla verdi. Geçen yılın ilk altı ayında ise 5 milyar 535 milyon dolarlık açık söz konusuydu.

ÜCRETLER DE DİBE VURDU

Ekonomide yaşanan kriz en büyük faturayı yine ücretli kesime çıkardı. Çalışanlar yıl başında, enflasyonun düşeceği beklentisiyle düşük zam almıştı. Oysa enflasyon düşmek yerine yükselişe geçti. Şirketlerin çoğu, içine düştükleri finansman problemi nedeniyle temmuz ayında da çalışanlarına zam yapmadı. Hal böyle olunca ücretler reel olarak eridi.

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) imalat sanayii bazında hazırladığı ücret endeksleri, reel ücretlerde yaşanan bu erozyonu gözler önüne seriyor:

* Üretimde çalışılan saat başına ücret endeksi, ikinci çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 30 artış gösterdi. Bu oran tüketici enflasyonu ile deflate edildiğinde reel değişimin yüzde 14.6 düşüş olduğu görülüyor.

* İmalat sanayiindeki saat ücreti yılın ilk çeyreğinde de reel olarak düşüş göstermişti. Söz konusu düşüş yüzde 3.7 düzeyindeydi.

* Özel sektörde çalışanların ücretlerinde yaşanan erozyon kamuda çalışanlara göre daha yüksek. İkinci çeyrekte kamuda saat ücreti reel olarak yüzde 12.4 düşerken, özel sektördeki düşüş yüzde 15.6’yı buldu.

* Reel ücretlerin en çok düştüğü sektörler bilgi işlem makineleri, mobilya, tıbbi aletler, orman ürünleri ve kağıt oldu.

* Çalışanlar geçen yıl da ekonomideki canlanmadan pay alamamışlardı. 2000’de imalat sanayiindeki saat ücreti reel olarak sadece binde 5 oranında artış göstermişti.

İSTİHDAM VERİLERİ SORUNLU

Türkiye’de işgücü piyasası ile ilgili veriler, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) düzenlediği hanehalkı işgücü anketleri ile toplanıyor. Ancak bilimadamları yıllardır bu anketlerin işgücü piyasasındaki gerçek durumu yansıtmadığını savunuyor.

DİE’nin geçen ay açıkladığı veriler bu görüşü doğruluyor. DİE’nin verilerine göre, ikinci çeyrekte Türkiye’deki işsiz sayısı 1 milyon 567 bin, işsizlik oranı ise yüzde 6.9 düzeyindeydi. İlk çeyrekte ise işsiz sayısı 1 milyon 809 bin, işsizlik oranı yüzde 8.6’ydı.

Oysa ekonomi ikinci çeyrekte dibe vurmuştu. Ekonomideki küçülme derinleşirken işsiz sayısının azalması akla yakın gelmiyor.

Bilimadamları pratik yoldan daha gerçekçi bir işsizlik oranına ulaşmak için işsiz sayısına eksik istihdamdakilerin de dahil edilmesini öneriyor. Ancak bu yapıldığında da yılın ilk yarısındaki gariplik ortadan kalkmıyor. İşsizler ile eksik istihdamdakilerin sayısının işgücüne oranlanmasıyla bulunan atıl işgücü oranı, ilk çeyrekte yüzde 14.6 iken ikinci çeyrekte yüzde 12.9’a düştüğü görülüyor.

Hanehalkı işgücü anketlerinin gerçeği yansıtmamasının en önemli nedeni, kırsal kesimdeki kadın ve çocukların tarımda işlerin yoğunlaştığı dönemlerde ücretsiz aile işçisi olarak işgücüne dahil edilmesi. İstihdam verilerinin sağlıklı olabilmesi için ilk başta bu sakıncanın ortadan kaldırılması gerekiyor.

KOBİ’LERİN EKONOMİDEKİ YERİ BATI’DAKİNDEN DÜŞÜK

Tüm dünya ülkelerinde ekonomilerin yükünü KOBİ’ler (Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler) çeker. Ekonomik hayatta faaliyet gösteren şirketlerin çoğunu KOBİ’ler oluşturur. Bu isimsiz kahramanlar, istihdam ve üretimde de önemli bir paya sahiptir.

Dünya Bankası’nın (Worldbank) geçen ay yayınladığı World Development Report (Dünya Kalkınma Raporu) adlı yayında, çeşitli ülkelerde 50’nin altında kişinin istihdam edildiği küçük işletmelerin ekonomideki payını gösteren bir tablo yer alıyor. Bu tablodaki veriler Türkiye’deki küçük işletmelerin ekonomideki yerinin Batı ülkelerine göre hafif kaldığını gösteriyor.

Ülkemizde küçük işletmelerin toplam işletme sayısına oranı yüzde 86.7 olarak hesaplanıyor. Bu işletmeler çalışan nüfusun yüzde 28.3’ünü istihdam ediyor. Toplam üretimdeki payları ise yüzde 25.7 düzeyinde bulunuyor.

Son 30 yılda kalkınma yolunda büyük bir atak yapan ve İngiltere’yi sollayan İtalya ise adeta bir KOBİ cenneti. Bu ülkede işletmelerin yüzde 99.2’sini küçük işletmeler oluşturuyor. Bu işletmeler çalışan nüfusun üçte ikisine yakınını istihdam ediyor. Üretim içindeki payları da yüzde 50’yi aşıyor.

Kuzey ülkeleri ile Belçika, Hollanda, Portekiz ve Fransa’da da küçük işletmeler ekonomide önemli paya sahip. Bu ülkelerde küçük işletmelerin istihdam ve üretimdeki payı yüzde 40-50 arasında bulunuyor.

İngiltere’de ise küçük işletmeler istihdamda yüzde 40’ın üzerinde paya sahipken, üretimdeki payları yüzde 20’nin altında kalıyor.

YATIRIM İSTEĞİ HALA MEVCUT

Bu yıl yatırımlarda fiili olarak bir çöküş yaşanıyor. Ancak yatırım eğilimine ilişkin göstergeler, yerli ve yabancı girişimcilerin yatırım yapma isteklerinde aynı oranda bir çöküş olmadığını gösteriyor. Teşvikli yatırımlarda reel artış yaşanırken, yabancı sermaye izinlerinde fazla bir düşüş olmadığı görülüyor.

Teşvikli yatırımlar arttı

Hazine Müsteşarlığı’nın verilerine göre, ocak-temmuz döneminde verilen teşvik belgelerinin toplam yatırım tutarı 7 katrilyon 37 trilyon lira olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı döneminde 3 katrilyon 850 trilyon liralık yatırım için teşvik belgesi verilmişti. Buna göre artış oranı yüzde 82.8 olarak hesaplanıyor.

Biz reel değişimin ne kadar olduğunu hesaplamak için yukarıdaki değerleri ortalama kurları kullanarak dolara çevirdik. Bu hesap ilk yedi aylık dönemde 6.8 milyar dolarlık yatırım için teşvik belgesi alındığını gösterdi. Geçen yılın aynı döneminde teşvik belgesi alınan yatırım tutarı ise 6.5 milyar dolar düzeyindeydi. Buna göre yüzde 4.6 reel artış olduğu ortaya çıkıyor.

Teşvikli yatırımlardaki bu reel artış haziran ve temmuz aylarında yaşanan gelişmelerin sonucunda oluştu. Esasında bu göstergede yılın ilk iki ayında da olumlu gelişmeler yaşanmış ama şubat krizinden sonra düşüş görülmüştü. Ancak haziran ve temmuz aylarında olağanüstü artışlar yaşandı.

Teşvikli yatırımların, ekonominin krize saplandığı bir dönemde, canlı olduğu dönemin altında kalmaması hatta bir miktar üstüne çıkması olumlu. Bu durum girişimcilerimizin yeni yatırım planları yapmaktan hala vazgeçmediğini gösteriyor. Ekonomideki kriz ortamında bu planlar hayata geçirilemiyor tabii. Ancak ekonomide canlanma için bir umut ışığı görüldüğünde yeni yatırımlar da sökün edebilecek.

Yabancı sermayede düşüş az

Yabancı sermaye izinleri yılın ilk çeyreğinde yüzde 18 artmıştı. Ekonomideki kriz nedeniyle ikinci çeyrekte ise düşüşe geçmesi bekleniyordu.

Geçen ay açıklanan veriler, yabancı sermaye izinlerinin ikinci çeyrekte gerçekten de düştüğünü gösterdi. Ancak bu düşüş korkulan ölçüde olmadı. Yılın ilk yarısında gerçekleşen yabancı sermaye izni tutarı, geçen yılın aynı döneminde gerçekleşen tutarın çok altında kalmadı.

Bu durum yabancı yatırımcıların da Türkiye ekonomisinden umudu kesmediğini gösteriyor. Ekonomide bir canlanma başlaması halinde yabancı yatırımların artması imkanı bulunuyor.

 

  

 

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz