"Yeni Dönemin Sosyolojik Analizi"

Doç. Dr. Arus Yumul / Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Ekonomik kriz birdenbire hayatımızın akışını etkiledi, gündelik alışkanlıklarımızı değiştirdi.  Araştırmalar, tasarruf ve tük...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Yeni Dönemin Sosyolojik Analizi

Doç. Dr. Arus Yumul / Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı

Ekonomik kriz birdenbire hayatımızın akışını etkiledi, gündelik alışkanlıklarımızı değiştirdi.  Araştırmalar, tasarruf ve tüketim alışkanlıklarımızın eskisi gibi olmadığını ortaya koyuyor. Ancak, bu toplumsal değişimin tam resmini çizebilmek için sosyoloji bilimine başvurmak gerekiyor. Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı  Doçent Dr. Arus Yumul’da toplumsal değişimi yakından izleyen bir öğretim üyesi. Capital’e çok özel bir analiz yapan Yumul, kriz döneminde ortaya çıkan toplumsal davranışları, değişen tüketim ve tasarruf alışkanlıklarını değerlendirdi...

Toplumsal yapı hızla değişip, karmaşıklaşıyor. Bu ortamda bireyler de etraflarını çevreleyen sorunlara farklı tepkiler vermeye, onlara karşı değişik davranış biçimleri geliştirmeye başladı. Ekonomik kriz, işsizlik ve küresel problemlere her toplum kendi dinamikleri doğrultusunda çözüm üretiyor.

Türkiye 2001 yılına zorlu günlerle başladı, şiddeti artan ekonomik sıkıntıların şubat ayında patlak verdi. Ekonomik durgunluğun derinleşmesiyle eski alışkanlıklarımızdan vazgeçmeye başladık. Tasarruf, yatırım ve tüketim planlarımız değişti, alışveriş sepetimizdeki ürünler bile farklılaştı... Küçük lükslerimizden, keyif veren tatlı kaçamaklarımızdan vazgeçtik. Günlük gazetelerde krizi ve hayatımızı nasıl etkilediğini anlatan haber sayfalarının sayısı yükseldi.

Kriz sadece alım gücümüzü düşürmekle kalmadı, hayata bakışımızı da farklılaştırdı. Capital olarak, ekonomik durgunluğun toplumun farklı kesimlerine sosyolojik yansımalarının bir analizini yapmak istedik. Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Doçent Dr. Arus Yumul ile bu konuda bir söyleşi gerçekleştirdik.

“Bu krizi diğerlerinden ayıran en önemli özelliği beyaz yakalıları, orta ve üst sınıfları da vurması oldu” diyen Yumul, krizin yarattığı güvensizlik ortamının çapını “Artık çoğu kişi toplumsal statüsünden ve kimliğinden emin değil” saptaması ile ortaya koyuyor.

Yumul’un, kriz döneminde üst, orta ve alt sınıfların tasarruf ve tüketim davranışları konusunda da farklı saptamaları var. Size krizdeki toplumsal davranışların sosyolog gözüyle analizini sunuyoruz:

Bu yıl yaşadığımız ekonomik kriz farklı gelir gruplarının tüketim ve tasarruf davranışlarını, hayata bakışlarını nasıl etkiledi? Ne yönde değişimler gözlemliyorsunuz?

Kriz bizim hayatımızda ontolojik, yani varoluşsal bir kaygı yarattı. Artık kendi kimliğimiz, statümüz, yerimiz hakkında bildiğimiz ve emin olduğumuz konumumuzdan emin değiliz. Bu herkes için geçerli.

Bu krizi, diğer krizlerden ayıran önemli bir özelliği beyaz yakalıları ve orta ve üst sınıfı vurması oldu. Alt sınıflar zaten ekonomik olarak çok kötü bir durumda yaşıyorlardı. Tabii ki aniden şiddetlenen ekonomik sıkıntılar onları orta ve üst sınıflara göre çok daha kötü etkiledi. Ama anladığım kadarıyla, bu kriz ilk olarak orta ve üst sınıfları bu kadar derinden etkiledi.

Bankacılar, reklamcılar, yani beyaz yakalılar işsiz kalmaya başladı. Bu diğer krizlerde yaşanan bir şey değildi. Toplumun hiçbir kesimi geleceğe eskisi gibi umutla bakmıyor.

Kendi kişisel kimliğimizin sürekliliği ile ilgili güvenimiz kaybolmaya başladı. Toplumsal ve maddi ortama duyduğumuz güven tehdit altına girdi.

Gazete haberlerinden okuyoruz ki, Türk gençliği artık geleceğini Türkiye’de görmüyor. İnanılmaz bir yurtdışına gitme isteği var. Gençlik araştırmaları krizden öncede bu isteğin varolduğunu gösteriyordu. Ama krizle beraber bu istek pratiğe dönüştürülmeye başlandı.

Gençler daha önce bu denli derin bir kriz yaşamadıkları için fazla karamsar davranıyor olabilir mi?

İşsizlik artıyor, insanlar işten çıkarılıyor. İşe girme şansları yok artık. Onun için insanlar ümitlerini kaybediyor. Yurtdışına gitmeyi de çok az bir kesim başaracak. Sonuçta, kendilerini bu ekonomik durum içinde sıkışmış, hapsedilmiş hissedecek bu gençler.

Bu krizin toplum üzerinde şöyle bir etkisi daha olabilir: Kadercilik dediğimiz yoksulluk kültürünü içselleştiren, “Çalışmak, çabalamak boşunadır. Ben ne yaparsam, yapayım, benim dışımdaki etkenler nasıl olsa her şeyi belirleyeceği için artık çalışmama gerek yok” fikri gençler arasında da yaygınlaşabilir. Biz bunu Kuştepe’de gençler arasında yaptığımız bir araştırmadan görüyoruz ki, gençlerin çılgın hayalleri yok. Bu önemli bir bulgu. En çılgın hayalleri kurması gereken bir dönemde, kendilerine sorulan “En çılgın hayalin nedir?” sorusunu boş bırakabiliyorlar. Sadece ümitlerimizin değil, hayallerimizin de yok olduğunun bir göstergesi.

Savaş veya uzun dönemli ciddi bir ekonomik buhran dönemi yaşayan kuşaklar tüm yaşamları boyunca tutumlu olur. Bizde “Cumhuriyet kuşağı” dediğimiz, 65 yaşın üzerindeki insanlarda bu davranış biçimi görülüyor. Bu kriz 80 kuşağı ve diğer kuşaklar üzerinde benzer bir yansıma yaratabilir mi?

1980’li yıllarda doğan kuşağı, tüketim kalıpları açısından, kendi kuşağımla ve benden bir önceki kuşakla kıyasladığımda, 80 kuşağı gençlerinin tasarrufa yönelmediğini gözlemliyorum. Bizlerde ve bizden önceki nesilde bir gelecek kaygısı vardı. Gelecek için tasarruf yapma, kazandığının bir bölümünü harcamama eğilimi vardı. Benim, en azından öğrencilerden gördüğüm, bugününü yaşama üzerine kurulmuş bir hayat tarzı dikkati çekiyor.

İnsanlar eskisi kadar para kazanamıyor ve harcamıyor. Harcamalarını kısıtlayabilecek durumda olan kesim, tüketimini mecburi olarak azaltacak. Ancak, bu krizin insanları tasarrufa yönlendireceğini düşünmüyorum. Çünkü, insanlar o kadar çok para kazanamıyor.

Nüfusumuzun neredeyse yarısı 25 yaşın altında. Bu ekonomik kalkınma için önemli bir potansiyel. Genç nüfusun davranışları global değerlerden nasıl etkileniyor?

Genç nüfus dinamik bir toplum demektir. Gelişmeye, ilerlemeye açık bir toplum demektir. Ama size bahsettiğim gençlik araştırmalarından çıkan sonuç, aslında bugünkü gençliğin tam olarak gençliğini yaşamadığı. Uzun zamandır gençliğin muhalefet geleneği yok. Gelecek endişesi taşıyor ve ekonomik anlamda bireysel kurtuluşlarını arıyorlar.

Türkiye’de alt gelir grupları kayıt dışı ekonomi, gecekondu sahipliği, sosyal dayanışma gibi  bir takım sosyal yastıklar sayesinde hayatı bıçak sırtında da olsa götürüyordu. Sizin dediğiniz gibi, zaten zor bir hayatları vardı. Tüketim alışkanlıklarındaki değişim ve krize verdikleri tepkinin şiddeti açısından, alt ve orta sınıfları kıyasladığınızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

Güneydoğu’daki terör de, şehir merkezlerini etkileyene kadar pek konuşulmamıştı. Ekonomik krizin beyaz yakalıları ya da beyaz Türkleri etkilemesi, sorunları daha fazla açığa çıkardı. Alt sınıflar mutlak yoksulluk yaşıyor. Halbuki beyaz yakalılar ve orta sınıfların şu anda yaşadıkları “göreceli yoksulluk” olarak adlandırılabilir. Aslında, hayatlarını idame ettirebiliyorlar. Bunun için gerekli olan tüketimi yapabiliyorlar ama hayat standartlarında bir düşüş gözleniyor. Sosyologlara göre, “göreceli yoksulluk”, her zaman “mutlak yoksulluk”tan daha tehlikelidir. Daha fazla direniş ve tepki getirir.

Daha önce yaşanılan hayat ile karşılaştırıldığında mutlaka bir yoksunluk yaşanıyor. Bu orta sınıflar için geçerli. Ama asıl acı olan, kötü durumda olan şu anda alt sınıflardır.

Kırsal bölgelerde, küçük kentlerde ekonomik sıkıntılar büyük kentlere göre daha mı farklı algılandı?

Tarım kesim, taşra ve Anadolu da, alt sınıflar gibi zaten ekonomik olarak kötü durumdaydı. Zaten şikayet ediyorlardı ama sesleri çok fazla duyulmuyordu. Şimdi aynı kriz merkezi, metropolleri ve orta sınıfları etkilemeye başladı. O nedenle buralarda tepki daha yüksek oldu, sesler daha fazla yükseldi.

Türkiye’de 50 yaş üzeri kitlenin olan – bitene yaklaşımı nedir?

Onların durumu gençlerden daha da kötü. Çünkü, işsizlik oranları arttıkça, yaşlıların istihdam edilme olasılıkları düşüyor. Zaten iş piyasasında yaşlılara karşı ayrımcılık var. Belirli yaşın üzerindeyseniz, iş bulmanız oldukça zor. Zaten bu insanlar emekli bile olsalar başka işler yaparak geçimlerini sağlıyorlardı. Şu anda onların krizden en fazla etkilenen kesimlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Her kesimden tüketicinin parasını daha dikkatli kullandığını söylüyorsunuz. Tüketicilerin daha ekonomik, kompakt ürünlere yöneldikleri şeklinde yorumlar var. Bu dönemde tüketicinin tercihlerinde belirgin eğilimler neler?

Araştırmalar bize bunu gösteriyor. İnsanların zaruri ihtiyaç maddelerini karşılamak dışında bunu yapabilecek olanakları yok zaten. Eskiden “ucuz” olarak algılanan pazarlardan alışveriş etmek dahi birçok insan için imkansız hale geliyor.

Türkiye’de en tepedeki yüzde 1’lik kesimi oluşturan 650 bin insan gelirin yüzde 16’sını alıyor. Bu kesimin hayat standartlarının düştüğünü sanmıyorum. Onlarda ne gibi tutum ve davranış değişiklikleri oluştu?

Bu kesimlerin belki kâr oranları düşebilir ama hayat standartlarında önemli bir düşüş yok. Bu nedenle, tüketim alışkanlıklarının değişmesi söz konusu değildir.İş dünyasına baktığımızda, TÜSİAD Başkanı’nın bugün yaptığı açıklama, “Küçük işletmeler kapanıyor ama büyük işletmelerin yurtdışına kayıyor” şeklindeydi. Büyük işletmelerin önlerindeki seçenekler çok daha fazla. Türkiye’de kâr edemezlerse, yurt dışına açılarak belirli bir kâr seviyesini tutturma şansına sahipler.

Bu dönemde şirketler tüketiciye yönelik ne gibi politikalar izlemeli? Müşterilerini ellerinde tutmak, onların güvenlerini kaybetmemek için ne gibi mesajlar vermeliler?

Bu oldukça zor bir soru. İşletme ve pazarlama dallarının alanına da giriyor. İş dünyası da bu konuda çeşitli girişimlerde bulunuyor zaten. Şunu söyleyebilirim; inanılmaz taksit kampanyaları var şu anda Türkiye’de. Tıpkı Amerika’daki gibi ekmeğe dahil her şey taksitle alınacak konuma geldi. Çeşitli ucuzluk kampanyaları yapılıyor.

Ancak, benim gördüğüm kadarıyla tüm bu kampanyalar beklenen sonucu vermiyor. Bu da insanların gerçekten alım gücünün kalmadığını gösteriyor. İnsanların sahip olup da sakladıkları bir para yok. “Daha ucuzunu bulursam veya daha iyi bir fırsat bulursam harcarım” dedikleri bir para yok gibi duruyor.

Onun için en azından bu indirim kampanyalarını yapan insanların söylediklerinden, ben bu kampanyaların dahi çok fazla işe yaramadığı yönünde bir izlenim edindim. Taksitli satışlar, daha ucuz ürünler sunma gibi girişimler belki her iki tarafında sıkıntıları bir ölçüde aşmasına yardımcı olabilir.

KRİZ PSİKOLOJİSİNDEN NE ZAMAN KURTULACAĞIZ?

Hepimiz Türkiye’nin bu sıkıntıları atlatacağına inanmak istiyoruz. İnsanların ekonomik durgunluğun yarattığı etkilerden kurtulması, tüketime ve diğer toplumsal olaylara yönelik davranışlarını normale döndürme hızları ne olacak? Krizin etkilerinden kurtulmak uzun zaman alacak mı?

Bunu bugünden öngörmek oldukça zor ama sanıyorum ki ekonominin büyümesine paralel olarak insanların beklentileri de büyüyor. Harcamalar artmaya başlıyor. Bunu 1980 sonrasında gördük. Daha önce lüks tüketim sayılan birçok ürün ve hizmet sanki zaruri tüketimin parçası haline geldi.

Ekonomi biraz düzelirse, tüketim kültürünün bir devamı olarak biz yine eski alışkanlıklarımıza tabii yapabilirsek dönecekmişiz gibi geliyor bana. Çünkü, 1980 öncesi ile sonrasını karşılaştırdığımızda artık gerçekten bir tüketim toplumunda yaşadığımız sonucu çıkıyor. Artık kim olduğumuzu kimliğimizi üretim faaliyetlerimizle değil ama tüketim faaliyetlerimizle ortaya koyuyoruz. Tükettiklerimizle karşımızdaki insana kim olduğumuz hakkında mesaj veriyoruz. Bu anlayış değişmedikçe ben tüketim kültüründen vazgeçeceğimizi sanmıyorum. Ancak, araştırmalar insanların şimdilik gelecekten çok ümitli olmadıklarını gösteriyor.

KÜRESELLEŞMENİN TOPLUM YAPISINA ETKİLERİNİN ANALİZİ

Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Arus Yumul, küreselleşmenin toplum yapısı ve Türkiye üzerindeki etkilerini şöyle yorumladı:

EN FAZLA EKONOMİ ETKİLENDİ: Dünyada son 10 yıldır küreselleşme adı ile tanımlanan bir süreç yaşanıyor. Bu da çok çelişkili, çok boyutlu ve çok karmaşık bir süreç aslında. Globalleşme dünyanın kültürel, ekonomik ve politik coğrafyasını yeni baştan çiziyor.
Globalleşme öyle bir kavram ki, hem bizim yeni bin yıla ait ümitlerimizi temsil ediyor hem de bir kıyamet beklentisinden doğan korkularımıza karşılık gelen bir kavram. Küreselleşme sürecine negatif bakanlar, daha kötümser bakanlar alında bize yaşadığımız krizlerin küreselleşme sonucunda ortaya çıktığını söylüyorlar.

Küreselleşmenin sadece kültürler, çevre, yerellik üzerindeki yıkıcı etkisinden değil ama özellikle ekonomi üzerindeki yıkıcı etkisinden bahsediyorlar. Bu kesimler küreselleşmeyi, kapitalizmin sürekli yayılma tutkusunun ve sürekli kâr etme ihtirasının bir parçası olarak görüyor. Burada ulus devletlerin özellikle ekonomiye müdahale etme yetkilerinin gerilemesi ile ekonomik krizlerin kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar.

GERİ DÖNÜŞ YOK: Küreselleşme denildiği zaman dünya vatandaşlığından, bütünleşme sürecinden bahsediliyor gibiydi. Daha sonra gerçeğin böyle olmadığı görüldü, uluslararası yeni bir iş bölümü doğdu. Merkez ülkelerin aslında ekonominin yöneticisi olduğu ve çevredeki üçüncü dünya veya gelişmekte olan ülkelerinde onlara ucuz işgücü ve hammadde sağlama rolünü üstlendiği bir tablo çıktı. Daha ümitli ve iyimser yaklaşımlar zaman içinde kötümser beklentilere yerlerini bıraktı.

Hiçbir ülke, hiçbir toplum bu dalgadan muaf değil. Her türlü direnişe rağmen bence hiçbir toplum ekonomik, politik veya kültürel içe dönme yaşayamaz.

BİREYLERİ NASIL ETKİLİYOR? : Globalleşme gerçeğini kabul ederek Türkiye’nin kendi için en uygun stratejiyi bulması, uygulaması ve kalkınmayı, ekonomik büyümeyi bu şekilde gerçekleştirmesi gerekiyor.

Globalleşme elbette bazı insanlara gerçekten yarıyor, bazı insanlar gerçekten bundan faydalanıyor ama bu herkes için geçerli değil. Globalleşme dinamiklerine eklemlenebilmek için çeşitli becerilerle donatılmış olmanız gerek. Esnek becerilere sahip olmanız, transfer edilebilir bilgi ve becerilere sahip olmalısınız. Türkiye ortamında çok küçük bir kesim globalleşmenin dinamiklerine eklemlenebiliyor. Onun dışında kalanlar daha fazla içe kapanıyor, kendi yerel kültürlerine dönüyor. Bu da olumsuz sonuçlar doğurabiliyor.

Anlattıklarım sadece Türkiye için geçerli değil. New York, Londra gibi dünya ekonomisinin merkezi olan şehirlerde dahi mavi yakalıların globalleşmenin dışında kaldığını ve durumlarının kötüleşmekte olduğunu görüyoruz.

NELER YAPILMALI?Sanıyorum ilk yapılması gereken bu insanların yaşam standartlarını insani düzeye çekmek olacak. Bu hem Türkiye için hem de dünya için geçerli.

Türkiye’deki gençliğin oldukça az bir kısmı internete erişebiliyor. Onun için sorun yine globalleşmenin dinamiklerini yakalayıp, yakalamamamız sorununda gelip düğümleniyor. İnternet erişimine sahip olanlar kendilerini günün şartlarına göre eğitip, geliştirebiliyorlar. Ama erişim şansı olmayanlar, bu kişisel gelişim olanağını kullanamıyor.

İnternete sansür koymak isteyenlerin yaklaşımlarını çok akıllıca bulmuyorum. Sanal ortamın getirdiği özgürlükleri kısıtlama çabası, çeşitli yenilenme ve değişim hareketlerinde karşımıza çıkan genel bir tutum. Bu tavırı ben “karşı koyamayacağımız bir akıma karşı koymak ve bunu çok akıllıca yapmamak” olarak  nitelendiriyorum.


 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz