Yoldan çıkmış kapitalizm

Kapitalizmin başı bugün birtakım aşırılıklarla dertte. Onu tekrar rayına sokmak için "denetimsizlik etkilerinin" dizginlenmesi gerekiyor.

1.03.2012 00:00:000
Paylaş Tweet Paylaş
Yoldan çıkmış kapitalizm

Du-Pont, mühendislikten finanscıya dönmüş gelecek vadeden bir çalışanı olan Donaldson Brown'ı, işleri teftiş etmesi için Detroit'e göndermişti. Brown'ın dikkatini basit bir gerçek çekmişti: Sermayenin getirisi üç bölümlü bir denklemle ifade edilebilirdi. Yani sermayenin getirisi basitçe: Satışların getirisi, satışların varlıklara bölünmesi ve varlıkların özsermayeye bölünmesinden elde edilen sonuçların birbirleriyle çarpılması sonucu elde ediliyordu. Brown, ROE'yi DuPont denklemiyle ayrıştırarak organizasyonların her birini kendine has hedefleri olan, ayrı işlevlere ayıran finansal bir temel oluşturdu. Bu sayede örneğin eğer pazarlamacılar satışların getirisini maksimumlaştırmak için çalışacaksa, üretim müdürleri fiziksel fabrikadan çıkan ürünlerle ödüllendirilecek ve finans müdürleri de gerek duyulan özsermaye miktarını minimumlaştırmaya odaklanacaktı. Brown, bu durumda da ROE'nin zaten kendi başının çaresine bakabileceği sonucuna ulaşmıştı. Yani Brown aslında bugün nefret edilen siloların temellerini atmıştı. Ortaya sadece prim peşinde koşan güvenilmez yöneticiler çıkmıştı. Kendi kazançlarını artırmanın derdine düşmüş pazarlamacılar, ellerindeki piyasa gücünden bir tekel olarak faydalanmaya çalışarak Amerikan Kongresi'nin antitröst yasaları sıkılaştırmasına neden olmuştu. Üretim mühendisleri kendi fabrikalarını birer hükümdarlık alanı olarak görerek kendi yanlarında çalışanlara serf muamelesi yapmaya başlamış ve sendikaları bir araya gelerek yeni iş gücü yasalarının çıkması için çalışmaya mecbur bırakmışlardı. Bankaların desteğini arkasına almış finans yöneticileri ise sermaye yeterlilik oranları bozuluncaya kadar borç/özkaynak oranlarını yükseltmiş ve kahredici bir finansal kriz vuruncaya ve ardından gelen Büyük Buhran günlerine kadar sadece beklemişlerdi. Ardından bankacılık düzenlemeleri dayatılmıştır. Buradaki ilişkiler bariz bir şekilde ortaya serilmiş olmasına rağmen 1980'li yıllarda aynı deneyimi yeniden yaşadık. Sonuç yine ölümün eşiğiydi. Her iki örnekte de yoldan çıkmışlık söz konusuydu. Yöneticiler tek bir baskın kriter olan kendi performansları üzerinden ödüllendiriliyordu ve bu kriter o derece net bir şekilde tanımlanmış, o derece objektif olarak ölçülebilir, yönetimde o derece faydalı ve o derece güvenilirdi ki geri besleme döngüsü çok işe yaramıştı. Evrimci biyoloji kavramlarında doğal ayıklanmanın cinsel ayıklanmaya ters düştüğü durumlar vardı. Toplum, yani şirketlerin içinde yaşadığı ortam, temsili değerleri uygunsuz buluyordu ve sermayenin daha geniş bir kriter kapsamında tahsis edilmesi için ısrar ediyordu. Oysa Brown tarafından temelleri atılmış ROE bileşenlerinin peşinden çılgıncasına koşulmaya devam ediliyor ve ROE kontrolsüzlüğü sürdürülüyordu. Büyük Buhran sadece kıt özkaynaklardan getiri sağlama ihtiyacını artırıyor ve o günler önemli bir sorun olmamasına rağmen motive eden duyarlıkla ölçülebilen performans belirleyicilerin odağını daraltıyordu. İnsanlar 1930'lu yıllarda beklendiği üzere Büyük Buhran'ın nasıl çıktığına şaşırmıyordu. Belki de asıl şaşırtıcı buldukları, bir cevap sunabilecek herhangi bir ekonomik ölçüm sisteminin olmayışıydı. ABD Ticaret Bakanlığı'nın görevlendirmesiyle Ulusal Ekonomik Araştırmalar Dairesi'nden Simon Kuznets, Senato'ya Ulusal Gelir ve Ürün Hesapları (NIPA) adı altında bir rapor sunmuştu. Onun önerileri sayesinde genel bir GSYİH (Gayrisafi yurtiçi hasıla) ölçümü sağlayabilecek bir altyapı oluşturulmuştu. İşte o günden bu yana 70 yıldır bizim ekonomimizin nasıl performans gösterdiğini bu NIPA araştırmalarından öğreniyoruz ve o artık dünyanın dört bir köşesinde ekonomik ölçümlerde kullanılan bir model hizmeti görüyor. Winston Churchill, şöyle bir gözlemde bulunmuştu: "Önce biz binaları şekillendiririz, sonra onlar bizi şekillendirir." Aynısı bizim performans ölçümlerimiz için de geçerlidir. Bugüne kadar GSYİH ve kişi başı GSYİH konularına devasa bir politik ağırlık verildi, ancak değer yaratmanın diğer pek çok yönüne çok az önem verildi. Suç, eğitim, sağlık ve mutluluk gibi kavramlara göre sıralamalar daha yeni yeni yapılıyor ve halen kimsenin aldığı prim miktarında belirleyici değiller. Dünya ekonomilerinin performanslarını takip eden endekslerde, ABD genellikle finansal olmayan boyutlarda ilk 10'a girme başarısını gösteremiyor. Ancak GSYİH temelinde ilk sıralarda yer almayı sürdürüyor. Hatta günümüzde finansal ölçüm daha da ileri giderek kurumsal seviyede düşünceleri ve eylemleri şekillendiriyor. ABD'li ve az sayıda olsa da G7'li şirket liderleri, 1980'li yıllardan, yani ekonomik değer analizleri ve serbestleştirmelerle dolu onlarca yıllık süreçten bu yana ROE'ye bir başarı kriteri olarak bakmaya daha fazla odaklanıyor. Oysa işin global boyutunda iki neden yüzünden değer ölçümü yeni bir çağın eşiği olarak görülüyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz