Uzay madenciliği ne getirecek?

Geniş Açı’nın bu sayısını, Türk sermaye piyasalarının lider kuruluşu İş Yatırım’ın 20’nci kuruluş yıldönümüne ayırdık...

15 MAYIS, 20170
Paylaş Tweet Paylaş
Uzay madenciliği ne getirecek?

 60 MİLYON ASTEROİT VAR
Şimdi size güneş sistemimizdeki küçük gezegenlerden yani asteroitlerden bahsedeceğim. Dünyamızın etrafında geniş bir asteroit kuşağını var. Mars ile Jüpiter’in arasında. Bu asteroit kuşağı her yıl büyüyor ve kalınlaşıyor. Pek çok asteroidin de dünyaya çok yaklaştığını görüyoruz. Onlara “yakın dünya asteroitleri” diyoruz. Onların yörüngeleri de bizim güneş etrafındaki yörüngemize çok benziyor. Son 15 yıl içinde şu anda takip ettiğimiz asteroitlerin yarısından fazlasını son 15 yıl içinde keşfettik. Yani aslında uzayda çok fazla kaynak, çok fazla nesne var. Sadece yörüngelerini bilmiyoruz.

Bu asteroitlerle ilgili daha başka bilgilere de sahibiz. Mesela onların yüzeylerini tanıyoruz. İlk keşfedilen asteroit 200 yıl önce keşfedildi. Bunlar bir NASA uzay aracı tarafından görüntülendi. Bunların çapı yaklaşık 1.000 km. Yani çok büyükler.

Fotoğraflarına sahip olduğumuz bazı asteroitler ve kuyruklu yıldızlar görüyoruz. Bunların hepsi ya ziyaret ettiğimiz ya da yakınından geçip fotoğrafını çektiğimiz asteroitler. Bunların ne kadar büyük olduğuna dair fikir sahibi olmak zor olabiliyor. Bu asteroitlerden parçalar alınarak laboratuvarlara getiriliyor. Dolayısıyla bu konuda çok bilgi sahibiyiz.

Şimdi sizi birkaç istatistik vermek istiyorum. Güneş sistemimizde yaklaşık 60 milyon asteroit olduğu tahmin ediliyor. Biz bunlardan yaklaşık yüzde 1’nden daha azını keşfettik. Yaklaşık 600 bin kadarı keşfedildi. Bu asteroitlerin 15 bin tanesi dünyaya çok yakın geçen yörüngelere sahip. Bu asteroitlere gidip gelebilmek için gereken enerji, aya gidip gelebilmek için gereken enerjiden daha düşük. Bu yüzden kaynak geliştirmek için çok ilgi çekici hale geliyorlar.

Asteroitler hakkında çok fazla bilgiye sahip olmamızın bir nedeni de meteoritler yani göktaşlarıyla ilgili yaptığımız araştırmalar. Sizin “kayan yıldız” olarak gördüğünüz bu göktaşlarını bilim adamları topluyor. 50 binden fazla göktaşı toplandı. Laboratuvarlarda derin araştırmalar yapıldı. Nelerden oluştuklarını, yapılarını artık tam olarak biliyoruz.

Platin grubu metaller çok ilginç. Osmiyum, radyum gibi. Bu metaller bizim teknolojik toplumumuzda çok önemli bir yer tutuyorlar. İlaç sektöründe, tıp enerjisi sektöründe kullanılan elementler.

Bizim için bir sonraki adım demir, nikel ve kobalt olacaktır. Uzaya baktığımızda bunlar “uzay sınıfı paslanmaz çelik” olmuş durumdalar. Çok rahat kullanılabilen elementler oluyorlar. İlk peşine düşeceklerimiz bunlar. Nitrojen, karbon, oksijen, hidrojen ise çok aşina olduğumuz şeyler. Bunların tümü çok önemli elementler. Mesela su, bu elementlerden oluşuyor. Bu elementler hem bizler için gerekli, hem üretim için hem de hijyen için gerekli. Uzayda tabii ki yeni uygulamalar da devreye giriyor. Böylece su zararlı radyasyondan da koruyabiliyor. Daha da önemlisi su, uzay yakıtına, roket yakıtına dönüştürebiliyor. Hidrojen ve oksijen kullanılarak bunlar yapılabiliyor. Böylece uzay araçları için yakıt üretilebiliyor.

 
UZAYDA YAKIT MÜMKÜN MÜ?
Şimdi size uzayda yakıt sahibi olmanın neden bu kadar kritik ve hayati olduğunu bir örnekle anlatmak istiyorum. Diyelim ki Amerika’nın bir kentinden diğer kentine yolculuk yapıyorsunuz. Diyelim ki yol boyunca hiç benzin istasyonu yok. Bütün yakıtı yanınızda taşımanız gerekecek. Bu durumda başka şeyler taşımak için hiç yeriniz kalmazdı.

Bu durum uzayda çok daha büyük bir sorun haline geliyor. 1960’ların ve 70’lerin uzay yarışına baktığımızda, o zamanlar Mars’ı sömürgeleştirebileceğimizi düşünüyorduk. Ama yapamadık. Dünyanın yer çekimi kuyusuna kıstırılmış durumdayız. Burada kısıldık kaldık. Atmosferin ilk 300 bin kilometresini geçerken, 1 kg yükü taşıyabilmek için 50 kg yakıt kullanmak gerekiyor. Sadece 1 kg daha yakıtla sadece 300 km daha gidebiliyoruz. Ondan sonra sadece 2 kg daha gerekiyor. Uzayın her yerine 300.000.000 kilometre yol kat edebiliyoruz. Ama bu 4 kiloyu taşıyabilmek için, her bir kilo için önce 50 kilo yakıta ihtiyacımız oluyor. Bunlar katlanarak artıyor ve işte bu yüzden şu anda dünyadan çok da fazla uzağa gidemiyoruz.

Eğer bu yeni teknoloji uygulanacak olursa ve dünyadan uzaklaşmak için neredeyse hiçbir çaba ve enerji gerekmeyecek. Neyse ki roketler hidrojen ve oksijen de çok verimli bir şekilde çalışabiliyorlar. Elektrolize sudan bahsediyoruz. Asteroitlerde sonsuz miktarda bu elementleri bulabiliyoruz.

 
EL DEĞMEMİŞ MADENLER
Aynı zamanda buralarda çok yüksek kaliteli madenler de var. Hiç dokunulmamış, el değmemiş, çok kolay bir lokma olarak bizim ulaşmamızı bekleyen madenler… Asteroitlerde madencilik yapmak, Apollo projesindeki “ihtiyacımız olan her şeyi yanımızda taşıma” yaklaşımına kıyasla çok daha verimli bir sonuç doğurabilir. Bill Gates de ilk yola çıktığında nasıl bir pazarla karşı karşıya kayacağını bilmiyordu. Ama çok büyük bir fikri vardı. Biz de böyle büyük bir fikirle yola çıkıyoruz. 21. yüzyılın ötesine doğru giderken uzayın keşfini sağlayabilecek yeni bir malzemeden söz ediyoruz. Su molekülü kadar basit bir şeyden bahsediyoruz. Tüm mesele uzaya gidebilmek. Zaten ondan sonra geliyor.

Uzayda mesafe önemli değil. İnsanlar olarak dünyada “doğrusal mesafeleri” düşünüyoruz. Yani “X şehrine otomobille kaç saatte giderim?” veya “Kaç kilometre yol yaparım?” gibi. Dünyanın bir yüzeyi var. Alçak yörüngesi var. Onun daha dışında iletişim uydularımız var. Bunlar 38 bin kilometre gibi bir mesafede yerleşik. Daha dışında Ay var, Mars var ve asteroitler var…

Uzay bilimi açısından baktığımızda ise “enerji odaklı” bir mesafe anlayışı vardır. Uzayda gördüklerimiz aslında dönüşüm geçiriyor. Aslında enerji olarak bakıldığında uzaydaki her şey, uzaydaki diğer her şeye çok yakın. Yani enerjisel anlamda konuşursak, aslında uzak olan dünyanın kendisi ve dünyanın yüzeyi.

Bilim kurgu yazarı Robert Heinlein’ın dediği gibi “Dünyanın yörüngesine ulaştığınız zaman, aslında uzayda gidebileceğiniz her yerin yolunun yarısına ulaşmış sayılırsınız”.

Mesela Plüton’u ele alalım. Florida’dan dünyanın yörüngesine kadar kat edilen yolda kullandığımız enerjiyle, yörüngeden Plüton’a gitmek için kullandığımız enerji aynı.

Uzayda yerel kaynaklar kullanılabildiğinde, hammaddeler yaratılabildiğinde o zaman yolumuz açılacak. Rahatlıkla uzay yolculukları başlayacak. İşte Planetary Resources da bu çerçevede, bu fikirle kuruldu. Eğer uzayda bir ekonomi geliştirilecekse bu fikir üzerine kurulacak. 

Bunları fazla bilim kurgu buluyorsanız veya asla gerçekleşmeyecek şeyler olduğunu düşünüyorsanız, başka bir örnek vermek için tarihte biraz geriye gitmek istiyorum.

100-150 yıl öncesine doğru geriye gidip alüminyum madeninden bahsedelim. Alüminyum, daha önce dünya üzerindeki en nadir metaldi. Napolyon Bonapart, kabullerinde altın süslü tabaklarda misafirlerini ağırlarken, İngiltere kraliçesi güç ve ihtişamını göstermek için tamamen alüminyumdan yapılmış tabaklarda yemek yerdi. Yani alüminyum 1800'lü yıllarda dünyadaki en önemli zenginlik simgesiydi. Ama 50 yıldan kısa bir zaman içinde, 1870’lerde iki bilim adamı elektroliz yöntemiyle alüminyumu ayrıştırmayı başardı. Böylece fark edildi ki aslında alüminyum hiç de öyle nadir bir metal değilmiş. Hatta yeryüzü kabuğu üzerinde en bol bulunan metalmiş. Sadece bunu ayrıştırıcı teknolojimiz yokmuş… Bugün artık alüminyum her yerde. Cep telefonlarında, bilgisayarlarda, elektrik şebekelerinde hatta oturduğumuz koltuklarda.

Mağaraların içine girilirdi ve buralarda çok büyük volkanik sülfürlerin madenciliği yapılırdı. Sadece yüzde 4 oranında bakır çıkarılırdı. Gittikçe daha da zorlaştı işler. Öyle bir noktaya gelindi ki çok daha derin çalışmak gerekiyordu. Bir örnek vereyim. O yıllarda Utah’ta önemli bir bakır madeni vardı. Bingham Kanyonu Madeni. Dediğim gibi öyle bir noktaya gelindi ki, “Bingham’dan bakır çıkarılabilmesi için dağın yerinden oynatılması gerekir” deniyordu. O dönemde Guggenheim ailesi, bu madene yaklaşık 110 milyon dolarlık yatırım yaptı. Hatta bu yatırım sayesinde tanındılar. Orada daha önce bulunan dağ, oyularak yerinden çıkarıldı. Burası şu anda dünyadaki en büyük açık maden kuyularından biri. Aynı zamanda dünyadaki en büyük çukurlardan biri. Büyüklüğü, dünyaya yakın ortalama büyüklükteki bir asteroit kadar. Burada o yatırım yapıldı ve teknoloji sayesinde çok büyük bir bakır arzı dünyaya sunulmuş oldu. Daha sonraki arayış uzayda başladı. Artık yeni dünya keşfedilmişti. Petrol ve sanayi gelişmişti. Tüm bunlar aslında gezegeni değiştirdiler. Yine o yıllarda ABD’de “altına hücum” yaşandı. Bütün bunlar bugünkü tarihin başlangıcı diyebileceğimiz bir döneme denk geliyor.


PLANETARY RESOURCES NE YAPIYOR?

Planetary Resources da işte burada çok önemli rol oynuyor. Kendi teknolojilerini geliştiriyor. Neler yaptığınızı kısaca size anlatmak istiyorum. Öncelikle katlanarak artan teknolojilerden faydalanıyoruz. Cep telefonunuzun ömrünü uzun kılan teknolojiler bunlara iyi bir örnek. Buna, katlanarak artan teknoloji diyoruz. Daha hızlı işlem hacmi sağlıyoruz. Her şeyi daha düşük maliyetle, daha verimli ve iyi bir şekilde imal edebiliyoruz. Mühendislerimiz Seattle’da bir sonraki uzaya atılacak uydu üzerinde çalışıyorlar. Bunlar 10 cm genişliğinde 60 cm büyüklüğünde yaklaşık 20 gram ağırlığında uydular. 20 yıl öncesine göre çok gelişmiş durumdalar. Artık bu uyduları lüks spor araba fiyatına yapmak mümkün hale geldi. Biz bu uyduları kullanarak yeni teknolojiler geliştirebiliyoruz. Asteroitlerdeki malzemeleri ve kaynakları çok daha iyi ölçümleyebiliyoruz. Başlayacak doğru noktayı bulduktan sonra çoğu zaman şöyle bir soru geliyor bize. Asteroitte nasıl uzay madenciliği ya da maden arama yapabileceğiz? Nasıl yapacağınızı çok bilemezsiniz aslında. İlk önce kaynağı aramaya başlamanız gerekli. Ancak şunu söyleyebilirim: Büyük olasılıkla düşündüğünüzden çok daha basit bir süreç. Çok büyük enerji gereksiniminden ve makinelerden bahsetmiyoruz.

Astronotları da göndermiyoruz çünkü robotlar kullanıyoruz. Uzaktan kumanda edilebilen operasyonlar gerçekleştirebiliyoruz. Burada dünya üzerinde çok daha pahalıya mal olacak şeyleri uzaydan kullanabiliyoruz. Güneş enerjisini mesela faydalanabiliyoruz, oradaki suyu kullanıyoruz. Endüstriyel bir soğutucu kullanıyoruz. Bu makine, -270 dereceye kadar suyu buharından arındırıp saf buz elde edebilmek için. Burada aslında ileri teknolojiler gerekiyor gibi gözükebilir ancak bu teknolojilerin çoğu 20 yıl önceki teknolojiler. Biz mevcut teknolojileri kullanarak uzay madenciliği için ilk adımları atabiliyoruz. Asteroitlerdeki demir nikel ve kobalttan bahsettim. Bunlar aslında demir çağının eş değeri uzay çağında. Yani biz bunları alarak modern 3 boyutlu printing yapabiliyoruz. Burada bir demircinin çalışması gibi istediğimiz her şeyi asteroide 3D bir yazıcıdan bastırabiliyorsunuz. Roketin üzerindeki parçaları bir düşünün. Bunun uzaya fırlatılması için ne kadar büyük bir kuvvet gerekiyor. Ancak tüm bunları uzayda inşa ettiğiniz zaman bunu kendi ağırlığını desteklemesi için bir kuvvete gerek yok. İstediğiniz şekilde ve ebatta bunu yapabiliyorsunuz. Bir asteroitten temin edilecek demir ile dünyada 8 bin katlı bir bina inşa edebilirsiniz.

 
YASALAR NE DİYOR?
Biraz da mevzuattan ve politikalardan bahsedelim. Uzayda kaynak geliştirilmesiyle ilgili olarak nasıl bir mevzuat var? Bu konuda geçtiğimiz yıl çok büyük gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeler ABD’de başlayarak Birleşik Arap Emirlikleri’nde devam etti. Son dönemde Lüksemburg’da birtakım yasalar geçti. Bu 3 ülkede yasalar oluşturuldu. Açık ve net bir şekilde bölge olarak bir asteroidi tespit edebiliyorsunuz. Oradan bir parça alıp bunun sahibi olabiliyorsunuz. Bunları mümkün kılan yasalar çıktı. Bu sayede yatırımcılar bu alanlara daha rahat yatarım yapabiliyor. Yatırımlarının geri döneceğini biliyorlar.

Yine önemli bir olay da bizim şirketimiz için geçen ay yaşandı. Lüksemburg Hükümeti ile uzay madenciliği için 25 milyon Euro’luk bir girişim başlatıldı. Lüksemburg bir merkez haline gelecek. Avrupa’ya bu teknolojiyi yaymaya başlayacaklar. İnsanların belki Lüksemburg gibi küçük bir ülkeden beklemeyeceği bir atılım bu ancak finansal bir çalışma. 30 yıl önce Lüksemburg’da çelik sanayi düşüşteydi. Medya sektörü yükseliyordu. Onlar o zaman uydu teknolojisini bir fırsat olarak gördüler. Bir uydu sayesinde en yüksek noktadaki radyo kulesinden bilgi alışverişi yapılabilmesi için yatırım yaptılar. Burada aslında ilk iletişim şirketi kuruldu. SES şu anda en büyük uydu iletişim şirketi dünyada… 70’ten fazla uydu işletiyorlar. Yine Intel’in de genel merkezi Lüksemburg’da yer alıyor. Yani 1980’lerde uydu teknolojilerinde başlattıkları öncülüğü, 2010’lu yıllarda asteroitlerle devam ettirmek istiyorlar.

Son bir hatırlatmada bulunmak istiyorum: Aslında uzaydaki en önemli kaynak biziz. Sınırsız refahın insanoğlu için devam etmesini istiyorsak, yapabileceğimiz en iyi şey büyümeye uzayda devam etmek. Herkesin hayatını uzaydaki kaynakları kullanarak daha da iyileştirmek.


UZAY MADENCİLİĞİ NASIL MÜMKÜN OLACAK?
Uzay madenciliğinin geleceği ve ekonomik izdüşümü üzerine düzenlenen özel oturum, ilgiyle izlendi. Chris Lewicki’nin özel sunumunun ardından gerçekleşen panelde, uzay madenciliği, yatırım fırsatları ve yasal boyutuyla ilgili merak edilenler masaya yatırıldı. Lewicki’ye, İş Yatırım Uluslararası Piyasalar Müdürü Şant Manukyan eşlik etti.

Şant Manukyan: Güzel sunum için çok teşekkürler Chris. Şimdi panelimize ve sonrasında da soru-cevap kısmına geçebiliriz. Öncelikle şöyle bir soruyla başlamak istiyorum. Chris, kendini bir Kristof Kolomb gibi görüyor musun? Çünkü buradaki temel fikir aslında aynı. O dönemde de sınırlı kaynaklar vardı. İnsanlar bu sınırlı kaynaklarla gerçekten başka yerlere ulaşmaya çalışıyordu. Şimdi de sizin benzer bir fikriniz var. Larry Page gibi isimler kurucularınız arasında.

Chris Lewicki: Evet aslında tıpkı Kristof Kolomb gibi diyebiliriz. Gemileri aslında biz icat etmedik. Ancak onları çok iyi kullanmayı biliyoruz. Yine İspanya Kraliçesi Isabella gibi biz de çok şanslıydık, vizyoner kişiler tarafından finanse ediliyoruz. Şirketimizin faaliyetleri destekleniyor. Ancak Kolomb’un tersine benim hayatımı tehlikeye atmam gerekmiyor.  Ancak yeni yerlerin keşfedilmesi büyük bir fırsat sunuyor aslında. ABD’nin keşfinden beri en büyük keşif bu olabilir. Artık kaynakların bitmesi söz konusu değil. Tam aksine, çok fazla kaynak var. Sadece buna ulaşmak için teknolojiye ihtiyacımız var.
Şant Manukyan: Chris işin özüne gelelim. Dinleyicilerimiz arasında maden konusunda yatırımcılar var. Bu konuda fırsatlar ve tehditler nelerdir?
Chris Lewicki: Geleneksel kaynaklar gibi ya da enerji yatırımları gibi fırsatlar var. Teknolojinin ilk başlarında çok fazla risk alan kişiler oluyor. İnsanlar bu riski alıyorlar çünkü kazanacakları çok şey oluyor. İlk avantaj bu aslında. Çok güçlü bir şekilde doğru teknolojiyi bulduğunuz anda çok hızlı ilerleyeceğiz. Ekonomiyi de buraya çok hızlı yönlendireceğiz.
Şant Manukyan: Dünyanın ötesindeki yaşamla ilgili ne düşünüyorsun?
Chris Lewicki: Rakamlara baktığımız zaman çok da meşhur bir denklem var. Yani mevcut yıldızların ve gezegenlerin sayısını aldığımız zaman bunu milyarlarca ve milyarlarca galaksiyle çarptığınızda ve yine milyarlarca sistemle çarptığınız zaman uzayda başka bir hayat olmaması imkansız. Ancak tabii ki biz onlarla irtibata geçtik demiyorum. Çünkü yaptığımız şeyi sadece 50 yıldır iyi yapıyoruz. 50 yıl da zaten dünyanın tarihi açısından çok kısa bir dönem. Belki bir yerde birbirimizi ıskalamış olabiliriz onlarla. 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz




Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.