"Ekonomi Acil Serviste"

Türkiye ekonomisinin sağlıklı bir bünyeye sahip olmadığını uzun süredir biliyorduk. Yapılan check-up’lar ölümcül bir hastalığımız olmadığına işaret ediyordu ama önlem alınmadığı takdirde sakat veya...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Ekonomi Acil Serviste

Türkiye ekonomisinin sağlıklı bir bünyeye sahip olmadığını uzun süredir biliyorduk. Yapılan check-up’lar ölümcül bir hastalığımız olmadığına işaret ediyordu ama önlem alınmadığı takdirde sakat veya kötürüm kalmamıza yol açacak rahatsızlıklarımız olduğunu da gösteriyordu.

Siyasetçilerimiz bu gerçeğin farkına ilk kez 1997 yılında vardı. Şimdiki üçlü koalisyon hükümetinin iki ortağı, o zamanki üçlü koalisyon hükümetinin de ortağıydı. Mesut Yılmaz’ın başbakanlığındaki söz konusu hükümet, 1998 yılı başında üç yıl süreceğini öngördüğü bir tedavi programına başladı. Ancak dış dünyadan yeterli tıbbi desteği alamayan ve bölük pörçük önlemlerden oluşan bu tedavi programı, erken seçim hastalığımızın nüksetmesiyle ilk yılının sonunda yarım kaldı.

Masada kaldık

Seçim sonrası Bülent Ecevit tarafından kurulan hükümet, yeni bir tedavi programı hazırladı. Bu kez program iyi kurulmuştu. Dış dünyadan yeterli destek de sağlanmış, cerrah IMF göreve çağırılmıştı. Bu gelişmeleri gören ekonomistleri “Bu kez bu iş olacak” umudu sardı.

Ancak yine üç yıllık olarak öngörülen tedavi programı bu kez de 14’üncü ayında yarım kaldı. Oysa tedavi sonuç vermeye başlamış, yüzde 60’ın üzerinde olan ekonomideki enflasyon ateşi yüzde 20’lere kadar düşmüştü. Ancak ateşi düşüren döviz çapası ilacının dış dengede ortaya çıkan yan etkileri, hastanın psikolojik durumunu bozmuştu. Bu psikolojik etki tedaviyi üstlenen doktorlara da sirayet edince olanlar oldu. Döviz çapasından vazgeçilince hasta da ameliyat masasında kaldı.

Yaşanan bu gelişmeden sonra yapılan eleştirileri ikiye ayırmak mümkün. Bir bölüm iktisatçı, ameliyatı yapan cerrahın zaten çok yeteneksiz olduğunu ve hastalarını ameliyat masasında bırakmakla ünlü bulunduğunu söylüyor. Bir kesim ise tedavi programında öngörülen önlemleri almakta geciken hükümeti suçlu ilan ediyor. Biz bu ikinci görüşün daha doğru olduğu kanaatindeyiz. Ancak ortalık karıştığında IMF’nin yeterince serinkanlı ve basiretli davranmadığı da bir gerçek.

Ödemeler sistemi

Ancak nedeni ne olursa olsun ekonominin şu anda acil serviste olduğu gerçeği değişmiyor. Ekonominin yapısal sorunlarını giderecek tedavi programına yeniden başlamak için öncelikle acil servislik sorunları çözmek gerekiyor. Dünya Bankası Başkan Yardımcılığından gelip ekonomi gemisinin dümenine geçen yeni Devlet Bakanı Kemal Derviş de bunu yapmaya çalışıyor.

Çözülmesi gereken acil sorunları üç başlık altında toplamak mümkün:

* En acil çözülmesi gereken sorun ödemeler sistemindeki tıkanıklığın açılması. Son mali kriz sırasında kamu bankalarının özel bankalara olan borçlarını ödeyememesi ve neredeyse her banka hakkında batacak dedikodularının çıkarılması, bankalar arası borçlanma piyasasını adeta kuruttu.
Bankaların mümkün olduğu kadar nakit kalmaya çalışması paranın piyasadan da çekilmesine neden oldu. Güvensizlik nedeniyle çek ve senetle yapılan işlemler de azaldı. Bütün bunların üzerine dolar kurunun bir türlü istikrara kavuşmaması da eklenince alışverişler iyice azaldı.

Hiperenflasyon korkusu

Merkez Bankası’nın aldığı önlemler bu sorunu bir nebze giderdi gibi. Ancak tam anlamıyla çözülmesi için kamu bankalarının sürekli borçlanma ihtiyacını ortadan kaldırılması gerekiyor.
Bunun için kamu bankalarına, görev zararları karşılığı 16 katrilyon liralık iç borçlanma senedi verilmesi planlanıyor. Kamu bankaları bu senetleri Merkez Bankası’na vererek nakit paraya kavuşacak. Bu parayla borçlarını kapatıp sürekli borç bulmaya çalışmaktan kurtulacak. Söz konusu para özel bankaların eline geçtiğinde likidite sıkıntısı da sona erecek.

Ancak piyasaya çıkacak bu muazzam büyüklükteki para korku yaratıyor. Bu paranın piyasada kalması halinde bir hiperenflasyon sürecinin başlamasından korkuluyor. Buna meydan vermemek için, Merkez Bankası ve Hazine açacakları borçlanma ihaleleriyle bu parayı piyasadan geri çekmeye çalışacak.   

Kurlara müdahale yok

* Çözülmesi gereken ikinci acil sorun kurların bir türlü istikrara kavuşamaması. Doların hangi düzeye oturacağının bilinmemesi fiyat belirlemeyi zorlaştırıyor ve alışverişi azaltıyor.

Ancak ekonomi yönetimi kurların dengeye getirilmesi konusunda aktif rol almak niyetinde değil gibi. Merkez Bankası kurlarda aşırı dalgalanmalara izin vermeyeceğini açıkladı ama aşırı dalgalanmadan hangi düzeyi kastettiği konusunda bilgi vermedi. Anlaşılan geçen istikrar programı uygulaması sırasında kurları baskı altında tutmakla çok eleştirilen ekonomi yönetimi, yeni program öncesinde kurların piyasada kendi kendine dengeye oturmasını bekliyor.

* Üçüncü acil sorun ise faiz oranlarındaki aşırı yükselme. Hazine geçen yıl bu sıralarda yüzde 30’lardaki faiz oranlarıyla borçlanmaktaydı. Son yapılan üç aylık ihalede ise yıllık bileşik faiz yüzde 193.7 oldu.

İlk acil sorunun çözümü için uygulanacak yöntem bu sorunun çözümünü de sağlayacak. Kamu bankalarının yüklü borçlanma ihtiyacı ortadan kalktığında faizlerde gerileme başlayacak. 

Enflasyonla savaşa devam

Yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, bu acil sorunların çözülmesinden sonra sıra şu sorunların çözümüne gelecek:

* Şimdi rafa kalkan eski istikrar programı sayesinde yüzde 20’lere kadar düşürülen enflasyon, devalüasyon sonrasında gelen zamlarla yeniden yükselişe geçecek. Mart ayı için beklenen aylık enflasyon yüzde 10 dolayında. Bu beklenti gerçekleşirse, 12 aylık enflasyon oranı yeniden yüzde 30’lara yükselecek.

Hükümet kurları dalgalanmaya bıraktığı gün, artık bizzat enflasyonun çapa olarak alınacağını açıklamıştı. Ancak Türkiye’nin mevcut şartları, sadece para politikası uygulamalarını içeren enflasyon hedeflemesi sistemine geçiş için uygun değil. Bu nedenle yeni istikrar programında, enflasyonu düşürmek için, para politikası yanında maliye politikası da etkin olarak kullanılacak.

Ekonomi yönetimi, önümüzdeki birkaç ay enflasyonun yüksek çıkacağını kabullenmiş durumda. Yılın sonuna doğru aylık enflasyonun yüzde 2’lere ineceği umuluyor. Gelecek yıl ise enflasyonun yüzde 20’nin altına indirilmesine çalışılacak. Ancak Türkiye’de enflasyonla en yakın ilişkili büyüklük olan kurların serbest bırakıldığı bir ortamda enflasyonu geriletmek çok güç olacak.

Canlanma ne zaman?

* Yükselen faizler nedeniyle ekonomide başlayan yavaşlamanın durdurulması da ekonomi acil servisten çıktıktan sonra ele alınacak sorunlar arasında. Ekonomi yönetimi, acil sorunların çözümü için alınan önlemler neticesinde faizler düşünce ekonominin de canlanmaya başlayacağını düşünüyor. Kemal Derviş’in açıklamasına göre, ekonomide toparlanma yaz sonunda başlayacak. Ancak ekonomi yönetimi, bu toparlanmaya rağmen ekonominin bu yıl yüzde 2 dolayında küçülmesini bekliyor.

* Kamunun gelirleri ile giderleri arasında uyumsuzluk var. Bu durumun başlıca nedeni faiz ödemelerinin çok yüksek olması. İstikrar programı uygulaması geçen yıl faizleri düşürerek, bu yılki faiz ödemelerini azaltmış ve bütçe açığının düşürülmesi imkanını yaratmıştı. Ancak yaşanan mali krizler sonrasında faizlerin yükselmesi faiz ödemelerini yeniden artırdı. Ayrıca ekonominin yavaşlaması vergi gelirlerinin beklendiği ölçüde artmasını da engelleyecek. Bu nedenle bütçe açığı hedeflenenin üzerinde olacak.

Bu sorunun çözümü de orta vadeli. Kamu bankalarına görev zararları karşılığında verilecek tahvil ve bonolar, iç borç stokunda bir sıçramaya neden olacak. Ancak kamu bankalarının borçlanma ihtiyaçlarının ortadan kalmasıyla faizler düşünce, iç borçlardaki tırmanma duracak. Faizlerin düşmesi faiz ödemelerini de yeniden azaltacak. Böylece bütçe açığını azaltmak mümkün olacak.

Uzun vadede çözülecek sorunlar

Ekonominin sorunları bunlardan ibaret değil tabii. Ekonominin sağlığını bozan üç önemli sorun daha var; fiyatlar genel düzeyinde istikrar yok, büyüme oranı yeterince hızlı ve istikrarlı değil, gelir dağılımı çok bozuk.

Ancak bu sorunlar kısa veya orta vadede çözülebilecek türden değil. Bu sorunların çözümü için her şeyden önce enflasyonun düşürülmesi gerekiyor. Enflasyonun düşürülmesinden sonra, enflasyon hedeflemesi sistemine geçilecek ve para politikası etkin bir şekilde kullanılarak canavarın yeniden gemi azıya alması engellenecek.

Fiyat istikrarının sağlanması yerli ve yabancı yatırımları artıracak ve bu sayede hızlı ve istikrarlı büyüme oranlarına ulaşılması mümkün olacak.

Enflasyonun yenilmesiyle gelir dağılımındaki bozulma duracak. Büyümenin hızlanmasıyla ise gelir dağılımı düzelmeye başlayacak.

SEKİZ DEVALÜASYON ÖYKÜSÜ

Türk Lirası hayata gözlerini açtığı günden bu yana sık sık yabancı paralar karşısında ricat etmek zorunda kaldı. Geçen şubat ayına kadar, bu ricatların büyük boyutlu olanlarının sayısı yediydi. Hükümetin 22 Şubat’ta döviz kurlarını dalgalanmaya bırakmasıyla yaşadığımız devalüasyon, liranın tarihinde yaşadığı sekizinci büyük şok oldu.

Liranın son 60 yılda yaşadığı sekiz büyük şoku şöyle özetleyebiliriz:

* Liranın yaşadığı ilk büyük şok, 7 Eylül 1946 devalüasyonuydu. Esasında ekonomide bu devalüasyona neden olabilecek bir gelişme yoktu. Hem dış ticaret hem de bütçe dengesinde fazla söz konusuydu. IMF’ye üye olmadan hemen önce yapılan bu devalüasyonun en önemli gerekçesi, artık kur artışlarının bu kuruluşa danışılarak yapılabileceği yeni döneme avantajlı olarak girebilmekti. Ayrıca üzerinden fiyat ve miktar sınırlamalarının kaldırılacağı ithalatın çok fazla artması önlenmek istenmişti. Ancak bu amaçlara ulaşılamadı. İzleyen dönemde hem ihracat hem de ithalat arttı ama ithalattaki artış daha yüksek oldu ve dış ticaret dengesi açık vermeye başladı.

* 1958’de yapılan ikinci büyük devalüasyon ise ilkinin tam tersine bizim isteğimizle değil IMF’nin zorlamasıyla hayata geçti. Esasında devalüasyon gereği daha 1954’te ortaya çıkmıştı. Hükümet bu önlemi almakta isteksiz davranınca, ekonomi 1954-58 dönemini krizde geçirdi.
Rezervler eriyip ithalat yapmak iyice imkansız hale gelince IMF’nin kapısını çaldık. Yapılan yüzde 221.4’lük devalüasyon, ancak üç yıllık bir gecikmeden sonra olumlu sonuçlar vermeye başladı.

* 1970 devalüasyonu, Süleyman Demirel-Turgut Özal ikilisinin ilk teşrik-i mesaisiydi. Bu devalüasyonun gerekçesi de bir hızlı büyüme döneminden sonra gelen ekonomik durgunluktu. Alınan önlemler sonuç verecek gibiydi ama önce 1971 askeri müdahalesi sonra da 1973 petrol şoku işleri berbat etti.

* 1978 ve 1979 yıllarında yapılan iki devalüasyon, tıpkı sonuncusu gibi, Bülent Ecevit imzalıydı. Ödemeler dengesindeki açık nedeniyle zorunlu hale gelen bu devalüasyonlar bir işe yaramadı. Çünkü Ecevit gerekli iç ve dış desteği sağlayamadı.

* Demirel-Özal ikilisinin 10 yıl aradan sonra yaptığı ikinci devalüasyon olan 24 Ocak 1980 devalüasyonu, ekonomide yapısal dönüşümü amaçlayan bir istikrar programının parçasıydı. İlginçtir ki söz konusu ikilinin yaptığı bu ikinci devalüasyonu da bir askeri müdahale izledi. Alınan önlemler askeri müdahaleden sonra olumlu sonuçlar vermeye başladı ve 24 Ocak 1980 tarihi yeni dönemin miladı olarak ekonomi tarihimize yerleşti.

* Türkiye 1 Mayıs 1981’den itibaren günlük kur ayarlaması sistemine geçti. Bu sistemin devalüasyonları ortadan kaldıracağı sanılıyordu. Ancak hükümetler kurları dengeli götürmeyi başaramadı. Zaman zaman kurların baskı altına alınması, doların olması gereken değerin altında kaldığı kuşkusunu doğurdu. 1980 öncesinden kalan “Ya dövizimiz biterse...” korkusu da bir türlü ortadan kaldırılamadı. Döviz bulundurmanın da serbest bırakılması nedeniyle dış ticaret açığının her yükselmesinde ve ekonomideki her karışıklıkta dövize hücuma yaşandı.

* Bu hücumların en büyüğü 1994 yılında oldu. 1993 yılında cari işlemler açığının rekor kırmasıyla başlayan korku, hükümetin faizleri düşürmek için iç borç ihalelerini iptal etmeye başlamasıyla birleşince para dövize yöneldi. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri bu hücumu önlemekte yetersiz kalınca 26 Ocak 1994’te resmi dolar kuru yüzde 13.6 yükseltildi. Ancak yaklaşan yerel seçimler nedeniyle önlem almakta gecikilmesi dövize hücumun sürmesine neden oldu. Nihayet 5 Nisan 1994’te istikrar paketi açılırken doların resmi kuru yüzde 38.9 yükseltildi ve 1 dolar 32 bin liraya yaklaştı. İzleyen birkaç günde dolar 40 bin lirayı aştıysa da daha sonra düşüşe geçti ve 31-32 bin lira arasına yerleşti. Bu devalüasyon sonucunda ihracatta sıçrama yaşandı, ithalat ise geriledi. Ancak diğer olumlu sonuçların alınması, bir yıl sonra erken seçime gidilmesi nedeniyle gerçekleşmedi.

* Son devalüasyona nasıl geldiğimizi hepimiz biliyoruz. Ancak Merkez Bankası’nın elinde tarihinin en yüksek düzeyi olan 27.9 milyar dolarlık döviz rezervi varken neden erken havlu atıldığını pek anlayan yok. Bu devalüasyonun ekonomide ne gibi sonuçlara yol açacağı da henüz net olarak ortaya çıkmış değil.

İHRACAT NE ZAMAN PATLAYACAK?

Yaşadığımız devalüasyondan sonra 2001 yılına yönelik enflasyon, büyüme gibi ekonomik büyüklüklere yönelik beklentiler olumsuza dönerken, sadece dış ticaret konusundaki beklentiler iyileşti. Devalüasyon ihraç ürünlerimizin dolar cinsinden fiyatının ucuzlamasına, ithal ürünlerin ise TL cinsinden fiyatının pahalanmasına yol açacak. Bu nedenle ihracatta sıçrama yaşanması, ithalatın ise kısılması bekleniyor. Böylece geçen yıl rekor kıran dış ticaret ve cari işlemler açığının küçüleceği tahmin ediliyor.

Yandaki tabloda da görebileceğiniz gibi, kur artışlarının hızlanması gerçekten de ihracatı artırıp ithalatı kısabiliyor. Hızlı kur artışlarının yaşandığı 1981-84 dönemi ile 1994 yılında bu sonuçlar yaşanmıştı.

Ancak devalüasyonun ihracatı ne kadar zamanda ve ne ölçüde artıracağı çeşitli faktörlere bağlı. Bu faktörleri ve etkilerini şöyle sıralamak mümkün:

* Devalüasyonun ihracatı artırıcı etkisinin görülebilmesi için her şeyden önce kurların istikrara kavuşması gerekiyor. Çünkü fiyatı belli olmayan bir malın alışverişini yapmak mümkün değil. 1994’ün ilk beş ayında hızlı kur artışı yaşanmasına rağmen, kurların ne düzeyde oturacağı belli olmadığı için ihracatta sıçrama olmamıştı. Hatta nisan ve mayıs aylarında ihracatta düşüş görülmüştü.

* İhracatta sıçrama yaşanması için devalüasyon tek başına yeterli değil. Devalüasyonun bu sonucu vermesi için ihraç pazarlarımızı oluşturan ülkelerde ekonomilerin canlı olması da gerekiyor. İhraç pazarlarımızda ekonomik durgunluk yaşanması halinde talep düşük olacağı için, ihraç ürünlerimizin dolar cinsinden fiyatlarının ucuzlaması satışları artırmaz.

* İhraç pazarlarındaki talep durumu yanında, ihraç edilen ürünlerin talep elastıkiyeti de önemli. İhraç edilen ürünler, fiyatının düşmesiyle talebinin artması zor olan zorunlu gıda maddeleri gibi ürünlerden oluşuyorsa, devalüasyonun ihracatı artırma yönünde fazla bir etkisi olmaz.

* Yeni ihracat bağlantılarının kurulması için fiyat alınması, numune gönderilmesi gibi birtakım işlemlerin yapılması gerekir. Bu işlemlerin yapılması en azından 2-3 aylık bir süreyi alacağından, devalüasyonun ihracatı artırıcı etkisi de bu ölçüde gecikir.   

* Devalüasyon sonucunda ithal hammadde ve ara mallarının TL cinsinden fiyatlarının yükselmesi enflasyonu da yükseltir. Bu durum devalüasyon oranını geriletip olumlu etkilerinin azalmasına yol açar.
* İhraç edilen ürünlerin üretiminde kullanılan ithal girdilerin oranının yüksek olması da devalüasyonun getirisini azaltır. Çünkü bu durumda üretim maliyetleri de yükselir.

* Devalüasyonun olumlu etkilerini törpüleyen bir faktör de faiz oranlarının yükselmesiyle ortaya çıkar. Yeni ihracat bağlantılarını karşılamak için kredi kullanmak zorunda olan ihracatçılar, yüksek faizler nedeniyle, devalüasyon kazancının bir bölümünü borç verenlere aktarır.

Yukarıdaki faktörler göz önüne alındığında ihracatta bir sıçramanın yaşanması için en az 3 aylık bir sürenin gerekli olduğu söylenebilir. Kurların istikrara kavuşması gecikirse bu süre daha da uzayabilir.

Devalüasyondan sonra ihracatta yüzde 25 dolayında bir artış beklentisi oluşmuştu. Ancak en önemli ihracat pazarımızı oluşturan Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde ekonomilerin yavaşlamasının beklenmesi, ihracattaki sıçramanın beklendiği kadar yüksek olmayabileceğini düşündürüyor. Hükümet 2001 yılında ihracatı 31 milyar dolara yükseltmeyi hedefliyor.

Devalüasyon öncesinde bu hedefe ulaşmanın zor olduğu düşünülüyordu. Şimdi ise bu hedef ulaşılabilir hale geldi. Bu hedefe ulaşılması halinde ihracattaki artış yüzde 13.5 olacak.

ENFLASYON HEDEFLEMESİNE GEÇİŞ İÇİN ŞARTLARIMIZ UYGUN DEĞİL

Döviz kurunun dalgalanmaya bırakılmasıyla birlikte, 2000 yılı başından beri uyguladığımız istikrar programı da sona erdi. Ekonomi yönetimi şimdi yeni bir programın hazırlığını sürdürüyor. Eski programda çapa olarak döviz kuru kullanılmıştı. Yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, yeni programda döviz çapası uygulaması olmayacak. Enflasyon hedeflemesi sistemine geçilerek, çapa olarak enflasyonun bizzat kendisi kullanılacak.

Ülke deneyimleri

Dünya enflasyon hedeflemesi sistemiyle 1990’lı yıllarda tanıştı. Bu sistemi ilk olarak 1990 yılında Yeni Zelanda uygulamaya başladı. 1991’de Kanada ve İsrail, 1992’de İngiltere, 1993’te İsveç, Finlandiya ve Avustralya, 1995’te ise İspanya enflasyon hedeflemesi sistemine geçti.

Bu ülkeler enflasyon hedeflemesi sistemine geçmeden önce, bazı parasal büyüklükleri veya döviz kurunu çapa olarak kullanarak enflasyonist beklentileri kırmaya çalışıyorlardı. Bu uygulama istedikleri sonucu tam olarak vermeyince, direkt olarak enflasyonu hedeflemeye başladılar.

Sayfadaki tabloda görebileceğiniz gibi, enflasyon hedeflemesi sistemi bu ülkelerde başarılı oldu. Bu ülkelerin şartlarına göre yüksek sayılan enflasyon oranları, sistemin uygulanmaya başlamasıyla düşüş gösterdi. Enflasyon düştükten sonra, büyüme hızı da belirgin bir şekilde yükseldi.

Bize uygun mu?

Ancak daha önce bu sistemi uygulayan ülkelerin başarıya ulaşmaları, biz de enflasyon hedeflemesi sistemine geçersek kesin başarılı oluruz anlamına gelmiyor. Çünkü enflasyon hedeflemesi sisteminin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi için bazı şartların yerine getirilmesi gerekiyor.
Enflasyon hedeflemesi sistemine geçiş için aranan ilk şart Merkez Bankası’nın bağımsız olması. Çünkü enflasyon hedeflemesi sisteminde ağırlık para politikalarında oluyor. Para politikalarının enflasyon hedefine ulaşmakta etkin bir şekilde kullanılabilmesi için, hükümetin enflasyon hedefini belirledikten sonra aradan çekilip işi Merkez Bankası’na bırakması gerekiyor.

Hükümet yeni hazırladığı yasayla Merkez Bankası’nın bağımsızlığını artırarak bu şartı yerine getirmeye çalışıyor. Ancak esasında Türkiye’de bu konuda büyük bir sorun yok. Merkez Bankası 1994 yılından bu yana fiili olarak büyük ölçüde bağımsızlık elde etmiş durumda. Örneğin Hazine, Merkez Bankası’ndan ancak bütçe ödeneklerindeki artışın yüzde 3’ü kadar avans kullanabiliyor.

Merkez Bankası’na fiyat istikrarıyla çelişecek büyümeyi destekleme, tam istihdamı sağlama gibi görevlerin verilmemesi konusunda da Türkiye’de önemli bir sorun yok.

Ancak enflasyon hedeflemesine geçiş için gerekli görülen enflasyon düzeyi konusunda sorunumuz var. Literatürde enflasyon hedeflemesi sisteminin başarılı olabilmesi için enflasyon oranının yüzde 10’un altında olması gerektiği kabul ediliyor. Çünkü enflasyon oranı daha yüksek olduğunda sadece para politikalarını kullanarak enflasyonu düşürmek çok zor. Enflasyon oranı yüzde 19’ken enflasyon hedeflemesi politikasına geçen İsrail, ek olarak döviz çapası uygulamasını da sürdürerek enflasyonu düşürebilmişti.

Türkiye’de enflasyon oranı halen yüzde 30’un üzerinde. Bu nedenle para politikaları yanında maliye politikalarını da etkin bir şekilde kullanarak önce enflasyonu yüzde 10'un altına düşürmemiz, enflasyon hedeflemesi sistemine ondan sonra geçmemiz gerekiyor.

Enflasyon hedeflemesine geçiş için gerekli görülen, mali piyasaların derin olması ve bu piyasalarda devletin ağırlığı bulunmaması konularında da şartlarımız uygun değil. Türkiye’de mali piyasalar çok sığ. Enflasyonun doğrudan hedeflenmesi sistemine geçen ülkelerde yüzde 75 dolayında olan M2 para arzının milli gelire oranı, Türkiye’de yüzde 25’te kalıyor. Bu sığ piyasada devletin ezici ağırlığının olması da enflasyonun düşürülmesi yolunda para politikalarının etkin bir şekilde kullanılması engelleyecek bir faktörü oluşturuyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 


  

 

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz