Ekonomi ve IMF

Bazı iktisatçılar IMF'nin arkasından teneke çalarken bazıları da ucuz kaynağın elde kaçırılmasına hayıflanıyor.

17.07.2015 20:48:260
Paylaş Tweet Paylaş
Ekonomi ve IMF


MALİ KURAL YETMEZ
Esasında hükümet de bu endişelerin farkında. Son zamanların gözde konusu mali kural da işte bu endişeleri gidermeyi amaçlıyor. Mali kural, bütçe açığının bir kurala bağlı olarak değişmesini içeriyor. Bu kurala göre ekonominin büyüdüğü dönemlerde bütçe açığı azaltılırken ekonominin resesyonda olduğu dönemlerde ise bütçe açığının yükselmesine izin veriliyor. Hükümet, bütçe açığındaki değişimi böyle bir kurala bağlayarak kamu maliyesine olan güveni arttırmayı planlıyor. Mali kural teorik olarak iyi ama kuvvetli bir bağlayıcılığı olmadığı için kamu maliyesi konusundaki endişeleri giderme konusunda işe yaraması zor görünüyor. Hükümetin istediği zaman bu kuralı askıya alabilme ihtimali güven oluşumunu engelleyeceğe benziyor. Mali kuralın istenen etkiyi yaratması ancak birkaç yıl boyunca sıkı sıkıya uygulanmasından ve bu ugulamanın zor koşullarda da test edilmesinden sonra mümkün olabilir. O zamana kadar ise kamu maliyesi konusundaki endişeler canlı kalmayı sürdürecek gibi. Sonuç olarak, ekonominin yola artık IMF’siz olarak devam etmesinin doğurabileceği bazı riskler var. Bu risklerin en önemlisini de eli serbest kalan hükümetin kamu maliyesinde dengeleri iyice bozması oluşturuyor. Ancak bir ekonominin sürekli IMF denetiminde yaşayıp gitmesinin de sakıncaları var. Eninde sonunda bu ekonomiyi kendi kendimize çekip çevirecek olgunluğa erişmemiz gerekiyor. Gelişmiş ekonomilere yakınsamanın yolu bu konuda rüştümüzü ispat etmemizden geçiyor.

63 YILIN YARISINI IMF DENETİMİNDE GEÇİRDİK
Türkiye’nin IMF ile ilişkileri oldukça eski ve de fırtınalı bir geçmişe sahip. 27 Aralık 1945’te kurulan IMF’ye 11 Mart 1947’de üye olmuş, üye olduktan sonra devalüasyon yapmanın zorlaşacağı düşüncesiyle de 7 Eylül 1946’da durduk yerde cumhuriyet tarihinin ilk büyük devalüasyonunu yapmıştık. Bu devalüasyon ise iyi neticelenmemişti. Dolayısıyla IMF ile ilişkilerimiz daha en başta kötü bir şekilde başlamıştı. IMF’nin kapısına ilk kez 1954-58 krizinin had sahfaya vardığı 1958 yılında düştük. 30 Temmuz 1958’de imzalanan 12 ay vadeli ilk stand-by anlaşması nisbeten başarılı olmuştu. Ancak bu çerçevede 4 Ağustos 1958’de tarihimizin ikinci büyük devalüasyonu yapıldığı için IMF yine toplumun hafızasına olumsuz bir figür olarak girmişti. 1960’larda IMF ile her yıl kısa süreli stand-by anlaşmaları yapıldı. Bu yıllarda IMF kredilerine ihtiyati bir dış kaynak gözüyle bakılmış, ne olur ne olmaz diye stand-by anlaşmaları yapılmış, tahsis edilen krediler de gerekli olduğu ölçüde kullanılmıştı. Türkiye’nin hem siyasi hem de ekonomik açıdan karanlık bir dönemine denk gelen 1970’li yıllarda ise IMF ile ilişkiler de pek iyi yürümedi. 10 Ağustos 1970’de yapılan tarihimizin üçüncü büyük devalüasyonu da yine bir stand-by anlaşmasıyla ilişkilendirildiği için IMF’nin itibarı biraz daha zedelendi. 1978’de imzalanan 24 aylık stand-by anlaşması daha bir yılı dolmadan iptal edildi. 24 Ocak 1980 Kararları’ndan sonra ekonomide istikrarın nisbeten sağlanmasından sonra ise 1990’lı yılların ortasına kadar IMF defteri kapandı. 1994 krizi sırasında imzalanan stand-by anlaşmasının 1995’teki erken seçim nedeniyle yarım kalmasından sonra IMF’yi yeni bir anlaşmaya ikna etmek pek kolay olmadı. Mali destek içermeyen yakın izleme anlaşması işte bu süreçte gündeme gelmişti. Yakın izleme anlaşmasının nisbeten başarılı olmasından sonra ise 22 Aralık 1999’da 36 ay vadeli bir stand-by anlaşması yapıldı. Döviz çapalı enflasyonu düşürme programını desteklemek amacıyla yapılan bu anlaşma yürürlükteyken 2001 krizinin yaşanması, IMF’yi iyice yerin dibine soktu. Bu anlaşmanın süresi daha dolmadan 4 Şubat 2002’de yeni bir stand-by anlaşması yapıldı. Bu seferki anlaşma ise gerçekten başarılı oldu. Uzun bir tereddüt döneminden sonra 11 Mayıs 2005’te imzalanan son stand-by anlaşması ise 10 Mayıs 2008’de sona ermişti. IMF ile ilişkilerimizin kronolojisine baktığımızda, üye olduğumuz dönemden bu yana geçen 63 yılın yaklaşık yarısını IMF denetiminde geçirdiğimizi görüyoruz. Üye olduğumuz tarihten bu yana tam 756 ay geçmiş durumda ve bunun yüzde 45’ine denk gelen 339 ayında IMF ile yapılmış bir anlaşma yürürlükteydi. Bu kadar uzun bir süreyi IMF denetiminde geçirmek onurumuzu kırıyor ama IMF’den ayrı kaldığımız her dönemin sonucunda bir krizin kapımızı çalması da kendimize olan güvenimizi büyük ölçüde yok etmiş bulunuyor. Bu nedenle IMF’den yine ayrı düşmemiz bazı iktisatçıları endişelendiriyor.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz